Yorum yapıp, puan vererek bana destek olanlara çok teşekkür ederim. ❤️
🇹🇷
Yine her yerimde ağırıyla uyandım. Bir kaç haftadır hep aynı şekilde uyanıyordum. Geceleri ağrı kesici içtiğim için rahat geçiyordu ama gündüzleri çok kötüydü.
Hastanede yatalı 2 ay olmuştu, ben taburcu olmak için can atıyordum ama Mete bi türlü rahat bırakmıyordu. İyileşene kadar burada durmamı söylemişti ve Mert'in bunu onaylaması daha da canımı sıkıyordu.
"Evvvvet! Dünyanın en güzel ablası, nasılsınız?" diye Mete girdi odaya her zamanki enerjisiyle.
Gülerek göz devirdim.
"Aişa İstanbul'a uçmuş. Tedavisini orada devam edecekmiş. Ona ev falan ayarlanmış ve eğitim için de okuma yazma öğrenmesi için özel bir eğitim alacakmış."
Onun durumunu sormak için göndermiştim. Çok şükür 1 buçuk saatin ardından gelebilmişti. Aişa'nın ona verilen maddelerden dolayı bağımlı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu yüzden özel bir tedavi almıştı haftalarca.
Mete yanıma gelip bir zarf uzattı.
Ters bakışlar attım zarfa. "Ne bu?"
"Senin dev adamdan!" dedi tripli bir şekilde.
Benim dev adam mı? Alp miydi? E peki neden kendi gelmek yerine bir mektup bırakmıştı? Neredeydi? Görmeye gelemicek kadar değersiz miydim onun için?
Öyle olsaydı ama Mete getirmezdi mektubu. Çünkü Alp'ten hiç haz etmiyordu. Alp olduğu için değil, benim sevgilim olduğu içindi. Tabi hala öyleyse. Eğer evlenirsem onu bırakırım diye düşünüyordu. Yanılıyordu, ben en zor zamanımda bile ona baktığım gibi en güzel zamanlarımda da yanında olmaya devam edecektim. Tabi her ergen kardeş gibi triplere giriyordu kendi kendine beyfendi.
Elim varmıyordu zarfı almaya. İçinde yazanlar beni çok korkutuyordu. Eğer umduğunun aksine şeyler yazarsa yıkılabilirdim. Oysa bir erkek için kendime bunları yapmamalıydım.
Alp farklıydı ama, geç de olsa yıllardır kanayan yaralarımı gören ilk kişiydi. Yaralarım bedenimde olmadığı için açıp gösteremedim kimseye, ama o içimi görmüştü. Hemde en derinini, şimdi onu kaybetmek istemiyordum.
Zor da olsa aldım zarfı, açıp aldım kağıdı. İlk cümlesi her şeyi açıklıyordu oysa ama içimde hala bir kuşku vardı. Bunca zaman yanımda olmamasına bir anlam katamadığımdandı belki de bu şüphem.
"Kızıl Kurt'um,
İki hafta oldu güzelim, sen uyanmayalı, seni görmeyeli, duymayalı... Baban bana özel görev verdiği için gidiyorum, ama her gün Mete'den haberlerini alacağım. Uyandığını görmeden gitmek istemiyorum ama biraz zor gibi. Sana güvenen çok insan var. Hasta olup ama yine de huzurla yatan çocuklar, sen varsın diye huzurlular. Sakatlıkları yüzünden hayallerinden geri kalan çocukların tek umudusun sen. Bu yüzden yaşamaya devam et küçük savaşçı.
Kara komutan"
Gözümden bir yaşın aktığını hissettim. Ama bu üzüntüden değildi, yoğun özlem ve duygusallıktandı.
Gözyaşımı sildiğini hissettim Mete'nin. "Aa hadi ama! Ben sen ağla diye mi getirdim bunu?! Geri ver o zaman!" dedi kağıdı elimden almaya çalışarak.
Elimdeki kağıdı sımsıkı tuttuğum için başaramamıştı. Basit bir kağıt parçası olabilirdi ama benim için bir çok anlamı vardı. Bunca zaman beni bırakmamıştı, yanımdaydı, dibimdeydi.
Akan bir kaç gözyaşını da silip Mete'ye döndüm. "İki hafta diyor, ben 3 hafta yoğun bakımda kaldım ve 2 aya yakındır hastanedeyim. E bunca zaman neden vermedin bunu bana?"
"Benimle bi alakası yok. Melih abiye vermiş. E onun kafa da Leyla, unutmuş tabi. Bu sabah göreve gitmeden verdi." dediğinde Melih'e sövmeyi aklımın bir köşesine yazdım.
Bunca zaman ilişkimi sorgulattığı için acısını çıkaracaktım. Ben hastane köşelerinde aşk acısı çekiyorken, o ela gözlüsüyle güzel geçirdiği her vakti burnundan fitil fitil getirecektim.
Yazdığı şeylere tekrar baktım. Neden bu kadar az yazmıştı ki! Onun tutan mı vardı sanki. Mesela ben neden hastanedeyim onu yazabilirdi! Dağ ayısı! Özlemiştim ona dağ ayısı demeyi, karşısına geçip benden bilmem kaç metre uzun boyuna sarılmayı, göreve gitmeyi... Metre derken biraz abartmış olabilirdim tabi.
"Ne kadar daha sürer görevi?" diye sorarken buldum kendimi.
Cevap gelmeyince bakışlarımı Mete'ye kaldırdım. Başı havaya kalkmış, ters bakışlarla yatağın yanındaki koltuğa yerleşti. "Geri gelmeyecekmiş! Ben o kafası bal kabağına benzeyen kızı görmek istemiyorum artık dedi!" Bu çocuğun aptallığı beni öldürecekti.
"Mete!" dedim uyararak.
Başına gelecek olanı anlayıp normal haline geri döndü. "Üf tamam be! Gelecekmiş yakında ama ne kadar yakın bilmiyorum."
Onu gerçekten çok özlemiştim. Her gün arıyor muydu ki? Yoksa sadece boş olduğu vakitlerde mi arıyordu. Yemek yiyor muydu? Uyandığımdan haberi var mıydı?
"Her zaman mı konuşuyorsunuz?" dedim belki onunla konuşma imkanım olur diye.
"Yok, o arıyor. Bende söylüyorum sonra kapatıyor."
Şansımı zorladım biraz. "Ben aramadıkça, arama dedi mi?"
"Yooo, bir şey demedi."
Kocaman gülümsedim. Eğer böyle bir şey demediyse arayabileceğim anlamına geliyordu. Elime telefonumu aldım ve onu aradım. O sırada Mete yaptıklarımı sorguluyordu.
"Ne yapıyorsun?"
"Onu arıyorum." dedim kısaca.
Tripli bir şekilde önüne döndü. Ben kadın başıma ömrüm boyunca bu kadar trip atmamışımdır. Onu umursamayıp Alp'i aradım. Çaldı, çaldı kapandı. Tam tekrar arayacaktım Mete'nin söyledikleriyle durdum.
"Başka bir numaradan arıyor beni." Salak çocuk. Aptal. Ne diye beni uğraştırıyordu ki.
"E versene numarayı Mete!"
"Olmaz!" dedi başını tekrar havaya dikip bu sefer üstünlük göstergesi yaparak.
Elimde olsa ağzına çakardım şu an. "Nedenmiş o?" siye sordum bıkkınlıkla.
"Ben gizli konuştuğum kişilerin numaralını mı vereceğim sana? Ne münosebo!" Umuyordum ki elimde kalmazdı günün sonunda. Daha da sinirlendim.
Derin bir nefes aldım ama sinirim dindirmedi. Bu yüzen dişlerimi sıka sıka konuştum. "Meteciğim, canım benim, kurban olduğum! Numarayı verir misin yoksa," dememe kalmadan telefonundan rehberi açıp gösterdi.
Sinirli anlarımda bulaşmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Rehberinde 'zalim enişte' diye kaydetmişti Alp'i. Gülümsemeden edemedim. Mete kolay kolay kimseyi hayatına sokmazdı. Alp'i sevmemiş olsaydı bırak mektubu getirmeyi, evde beraber uyuya kaldığımızda kendinden iki kat büyük olmasına bakmadan postalamıştı bile Alp'i. Belki bu yazdığını Alp samimi bulmayacaktı ama Mete'nin sevgi dili buydu.
Aradım sabırsızca. Yine çalıp çalıp kapandı. "E açılmıyor bu!" dedim sinirle.
Mete, "İki kere ara." deyince tekrar aradım.
Bu sefer tek çalışta açıldı. "Ne var?!" dedi kalın sesi. Uykudan uyanmış olmalıydı.
Gözlerimin dolmaya başladığını hissettim. Konuşmaya çalışıyordum ama ağzımı bile açamadım. Sadece onu dinlemek istedim.
"Kimsin lan sabah sabah?!" dediğinde öfkelenmişti. Kaşlarının çatık olduğuna kalıbımı basardım.
Yutkundum, konuşmam gerekiyordu yoksa yüzüme kapatabilirdi. "Selam." dedim ne diyeceğimi bilemeden.
Sessizlik çöktü. Daha sonra tekrar konuştu. "Sen kimsin?" dedi yutkunarak. Oysa sesimden tanımış olmalıydı. "Kızıl Kurt?" dediğinde sesi kısık çıkmıştı.
Tanımıştı. Sadece yanlış duyduğunu düşünmüş olmalı. "Alp, iyi misin?"
Arkadan kadın sesi geldi. Ne dediği anlaşılmıyordu ancak Rusça konuştuğu kesindi.
Alp, kahvaltıya inmeyeceğini belirtti Rusça. "Çok vaktim yok güzelim. Gizli görevdeyim. Sadece bana iyi misin onu söyle." dediğinde yüzüm asıldı. Onunla uzun uzun konuşmayı umuyordum.
"İyiyim ben. Ne zaman geleceksin Alp?"
Derin bir iç çektiğini duydum. "Geleceğim. Senden tek ricam aklındaki saçma sapan düşünceleri at ve beni bekle." dedi ve tam kapatacakken durdu. "Kızıl Kurt?"
Ben olduğumu onaylayan bir mırıltı çıkardım. "Hım?"
"Böyle şeyler benlik değil ama bil diye söylüyorum. Sen benim için sevdiğim kadından daha ötesin." deyip kapattı.
Galiba onun dilinde seni seviyorumdu bu. "Bende seni seviyorum..." diye mırıldandım.
Mete, "İğrenç!" diye bağırdığında onun yanımda olduğunu hatırladım.
Biraz dinlenmeye ihtiyacım olduğunu söyleyip gönderdim onu odadan. Gerçekten de dinlenmem gerekiyordu, belki bedenim değil ancak zihinim çok yorgundu.
Alp'in yazdığı mektubu aldım elime. Kara komutan yazısının üstüne çizik atıp, yerine Kara böcüğüm yazdım. Böyle daha hoştu, hem Kara komutan ismi fazla resmiydi.
🐺
Etraftaki insan ordusundan başım dönüyordu artık. Çok şükür eve geçmiştim, 3 ay sürmüştü hastane odasında geçirdiğim saçma sapan vakit. Eve yeni geçtiğim için de konu komşu kim varsa geçmiş olsuna gelmişti.
Gül ve Nazlı halimin farkındaydı ancak ellerinden bir şey gelmiyordu. Nazlı bi ara kovmaya kalkışmıştı ancak ben engel oldum. Komşularla pek anlaşamıyordu. İlk geldiği zamanlarda, hala da olduğu gibi Talat onu eve bırakıyordu. Ben olmadığım bir günde dedikoducu tayfaya kurban gitmişti. O günden beri hiçbiriyle samimi değildi.
"Ay bana gına geldi! Gitmek bilemediler meymenetsizler!" diye söylendi Nazlı. Sessiz konuştuğu için ben duymuştum ama diğerleri duymamıştı.
Yengem bitmek bilmeyen çayların son postasını getirmişti. Çünkü artık ona da gelmiş olmalı ki Nazlı'nın yapamadığını o yapmıştı. "E ziyaretin kısası makbuldür değil mi hanımlar? Bence biz hastayı rahat bırakalım artık." dedi hiçte samimi olmayan bir gülümsemeyle.
Hepsi bir ağızdan kınamaya başladı. "Aa iyilik yapıp geçmiş olsuna geldik, kovuluyoruz resmen!" dedi Figan. Benle yaşıt, Sibel teyzenin kızıydı.
Arzu abla, "Bir kovulmadığımız kalmıştı zaten!" deyip kalktı.
Diğerleri de bu tür şeyler söyleyip kalktı. Tam hepsi çıkarken Firuze abla, dedikodu tayfasının baş elemanı, kalabalığın arasından sıyrılıp yanıma geldi. "Kız, şu dağ gibi çocukla görüşüyor musunuz?"
Bu sefer Nazlı girdi araya. "Aaa yeter ama!" deyip kaldırdı ve dış kapıya sürükledi Firuze ablayı.
Hepsi komşularla ilgilenirken, ben haftalardır girdiğim depresyonlu halime geri döndüm. Ne göreve gidebiliyorum, ne de sevdiğim adamı görebiliyordum. Kahrol hayat!
Açtım telefondan en güzel arabesk şarkımı. Müslüm Gürses, Hasret Rüzgarları çalmaya başladı. Bir süredir bu şarkıda takılı kalmıştım.
Ben daha şarkının başında moda girmişken Gül girdi salona. "Ay bu yine girdi depresyona! Bence biz göndermemeliydik misafirleri." dedi bıkmış bir halde.
"Hasret rüzgârları çok erken esti
Savrulduk, sevgilim, dertlerden yana
Zamansız dökülen yapraklar gibi
Ayrıldık, sevgilim, doymadım sana
Zamansız dökülen yapraklar gibi
Ayrıldık, sevgilim, doymadım sana"
Ben şarkıya bağıra bağıra eşlik ederken, hepsi başıma dikilmiş kızgın bakışlar atıyordu.
Müziğin sesi kesilmişti ama ben bozuntuya vermeden söylemeye devam ettim. Başımı kaldırdığımda Mete'nin kapattığını gördüm. "Hala yeter bence! Ben daha büyümeden aşk acısı çekiyorum!" dedi bilmiş bilmiş.
"Sen ne anlarsın beni yer cücesi! Zaten hiçbiriniz anlamıyorsunuz!" dedim ağlamaya yakın. Başımı yastığa gömeceğim sırada kundaklar içindeki Uraz'ın başında siyah bir peluş ayı gördüm.
Bu sefer gerçekten ağlamak istiyordum, evren bana oyunlar oynuyordu resmen. Daha da efkarlanıp müzik değiştirdim.
"Ne böyle senle ne de sensiz
Yazık, yaşanmıyor çaresiz
Ne bir arada ne de ayrı olmak imkânsız
Hiç sebepsiz
Ne hayallerle, ümitlerle
Mutlu olmaktı dileğimiz
Suçlu ne sensin ne de benim
Şimdi sensizim, sen de bensiz"
Diyordu Sezen Aksu'nun Tükeneceğiz şarkısı. Çok da doğru diyordu. "Söyle Sezen abla, söyle. Beni bir tek sen anlıyorsun zaten." dedim yanımdaki halden anlamaz insanlara karşı. "Bak şimdi sensizim, sen de bensiz diyor. Tam da beni anlatıyor."
Yengem telefonumu alıp komple kapattı. Ardından beni kolumdan tutup kaldırdı. "Yeter! Hasta falan dinlemiyorum ben, git bakkala 3 tane ekmek al. Hadi, hadi!" dedi kışkışlar gibi.
"Çok güzel, kendi evimden de kovuluyorum." dedim artık gerçekten ağlayarak. "Ben bu hayatı yaşayacak ne yaptım?"
Yengem kolumu çimdikleyince dahada ağladım. Ağıtlarım şiddetlendikçe şiddetlendi. "Sanki cami havuzuna bıraktık. Alt tarafı ekmek al dedik, Burak'ı gönderecektim ama sen git hava al. İhtiyacın var belli ki."
Mecburen gitmek zorunda kaldım. "Sizin aşka saygınız kalmamış. İçiniz çürümüş sizin, içiniz!" diye kınayarak bağırıyordum arkadan.
Yaralıydım ben. Yaralı yaralı beni ekmek almaya gönderiyorlardı. Ama salya sümük halimi gören olmasın diye ağlamama evde devam etmeye karar verdim. İki apartman aşağıdaki bakkala gittim.
"Asena bacım, geçmiş olsun." dedi hemen bakkalcı Mesut abi.
Geçmiyor abi. Bir gelmek bilemedi kafasını kırdığımın dağ ayısı. O telefonda konuştuğumuzda gelen kadın sesinin de hesabını soracaktım ona!
Ekmek dolabını açtım ancak yengemin kaç tane almamı istediğini unuttum. Bu yüzden 6 tane aldım. Ardından tezgahın yanında arası çilekli yoğurtlu çikolata gözüme çarptı. Çilekle aram pek iyi değildi ama çok tatlı duruyordu. Yada benim tadım yoktu. "Ee nasıl oldu?" diyen Mesut abiye çevirdim bakışlarımı.
"Ney nasıl oldu abi?"
Yüzüme şaşkınlıkla baktı. "E bacım, nasıl yaralandın?"
Sen ondan mı bahsediyordun. E baştan söylesene be abi. Biz burada sevdiğimiz adama olan hasretimizi çekiyoruz senin dediğine bak.
"Oldu işte." dedim, detay veremezdim çünkü.
Parayı verip çıktım. Tam eve doğru ilerlerken aklıma çikolatayı almadığım geldi. Boş verip ilerledim. Abi kaybetmişti, eğer dikkatimi dağıtmasaydı fazladan para kazanacaktı. Oh olmuştu.
İleride bir adamın, yanındaki kadına bağırdığını gördüm. Normal bir vatandaş gibi yolumu değiştirip uzatabilirdim ama askerdim ben. Elimdeki poşetleri mahalledeki çocuklarla oynayan Burak'ın yanına bıraktım.
Sakince ilerliyordum ki adam elini kaldırdığını görünce hızlandım. "Hop, hop! Ne yapıyorsun sen?!"
Eli havda bakışları bana döndü. "Sana ne oluyor? İşine bak sen!" diye tersledi.
"Benim işim bu zaten! Bırak kadını!" dediğimde yanlarına varmıştım. Kadını kolundan tutup arkama çektim.
"Kardeşim ruh hastası mısın? İki tokatlık canın var zaten, çık git!" deyip elini kadına uzatınca, elini yakalayıp ters çevirdim. Aynı anda sırtından iteleyip duvarın önünde diz çöktürdüm. "Bırak beni! O benim karım, sen karışamazsın!" dedi acı içinde.
"Öncelikle ben senin kardeşin değilim! Dediğin gibi karınsa sende ona koca olacaksın, ama bunun için önce adam olmayı öğrenmelisin ki olmayan sikinle bu imkansız. Son olarak," deyip tuttuğum elinin sert bir hareketle bileğini kırdım. "Bir daha bir kadına elini kaldırırsan, bu sefer bileğini kırmakla kalmam!"
Acı içinde bağırdı. Az bile yapmıştım ama sırtımdaki dikişler daha tam olarak iyileşmedi. Zorlayamazdım. Hem bu aklını başına getirirdi.
"İstersen seni emniyete götüreyim?" dediğimde kadın başını hızla sağ sola salladı.
Muhtemelen adamın ona yapacaklarından korkuyordu. Biraz daha üsteleyince, "ben kocamı seviyorum!" diye bana karşı geldi. Manyak karı! İyilik yapalım dedik, bir dayak yemediğimiz kaldı.
Çok şükür eve vardığımda, yemek yiyip odama çekildim. Yanımda Uraz'ın siyah peluş ayısını da aldım. Kap karaydı, sadece ağız ve ayak kısımları bejdi.
Ona sarılıp yattım yatağıma. Her akşam, sabah gelir diye erken uyuyordum. Tabi bunda ilaçların da katkısı olabilirdi ama olsun belki uyanınca Alp gelirdi bu sefer.