Kael duvardaki gizli kapağı tamamen açtığında taşların arkasında dar ve karanlık bir tünel ortaya çıktı. Nemli hava yüzüme çarptı. Yeraltının kokusunu hemen tanıdım; küf, taş ve eski su kokusu. Velmora’nın altında bu tür tüneller çoktu ama çoğunu sadece lonca üyeleri bilirdi. Kael bana bakarak başını tünele doğru salladı. “Önce sen.” Hançerlerimi kemerime yerleştirip eğildim ve tünele girdim. Zemin taş ve topraktı, bazı yerlerde su birikmişti. Tünel o kadar dardı ki bazı yerlerde eğilmek zorunda kalıyordum. Arkamdan Kael de içeri girdi ve kapağı kapattı. Yukarıdaki sesler hemen kesildi. Birkaç saniye boyunca sadece ayak seslerimiz ve damlayan suyun sesi duyuluyordu.
Bir süre sessizce ilerledik. Tünelin duvarlarına yerleştirilmiş eski meşalelerin çoğu sönmüştü ama Kael kemerinden küçük bir yağ lambası çıkarıp yaktı. Sarı ışık dar tüneli aydınlattı. Gölgeler duvarlarda dans ediyordu. Kael birkaç adım arkamdan yürüyordu. Bir süre sonra sessizliği bozdu. “Seraphis seni bu kadar kararlı arıyorsa bu iyiye işaret değil.” Başımı çevirmeden cevap verdim. “Bunu zaten fark ettim.” Kael hafifçe homurdandı. “Sadece fark etmek yetmez. Nedenini de anlaman gerekir.” Birkaç adım daha attım. “O zaman anlat.” Kael cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. “Seraphis Tarikatı sıradan bir örgüt değildir. Onlar krallıklardan bile eskidir. Yüzlerce yıldır gölgelerde çalışırlar.” Kaşlarımı çattım. “Lonca bile onlardan korkuyor.” “Evet,” dedi Kael. “Çünkü onların amacı sadece güç değil. Onlar eski bir şeyi koruyor.”
“Ne gibi?” diye sordum.
Kael lambayı biraz kaldırdı. Işık taş duvarları aydınlattı. “Eldoria’nın eski büyülerinden birini.” Bu sözler ilgimi çekmişti ama aynı zamanda rahatsız ediyordu. “Bunun benimle ne ilgisi var?” Kael hemen cevap vermedi. Bu da hoşuma gitmedi. “Kael.” “Henüz emin değilim,” dedi sonunda. “Ama seni bulduğum yerde Seraphis sembolü vardı. Ve şimdi seni arıyorlar.” Bir süre sessizlik oldu. Ayaklarımızın su birikintilerinde çıkardığı ses tünelde yankılanıyordu. Sonunda konuşan ben oldum. “Yani onların bir parçası olduğumu düşünüyorsun.” Kael başını salladı. “Belki de bir parçasından fazlası.” Bu cevap içimde hoş olmayan bir his yarattı.
Bir süre daha yürüdük. Tünel giderek aşağı doğru eğilmeye başladı. Nem artıyordu. Uzaktan dalga sesleri duymaya başladım. Limana yaklaşıyorduk. Ama tam o anda Kael aniden durdu. Ben de hemen durdum. “Ne oldu?” diye fısıldadım. Kael lambayı biraz ileri tuttu. Tünelin ortasında yerde bir şey vardı. Bir gölge gibi görünüyordu ama hareketsizdi. Yavaşça yaklaştık. Bir adamdı. Siyah zırhlı. Göğsünde tanıdık sembol vardı. Seraphis. Adam sırtüstü yatıyordu. Zırhı kırılmıştı ve göğsünde derin bir yara vardı. Ama onu biz öldürmemiştik. Kael diz çöktü ve yarayı inceledi. “Kılıç darbesi,” dedi. “Ama bizimkilerden değil.” “Seraphis askerini kim öldürür?” diye sordum. Kael cevap vermedi ama yüzündeki ifade değişmişti.
Tam o anda tünelin derinliklerinden bir ayak sesi duyuldu. Çok hafifti ama ben duydum. Kael de duymuştu. Lambayı söndürdü. Bir anda karanlığın içinde kaldık. Nefesimi tuttum. Ayak sesi tekrar geldi. Yavaş ve dikkatli. Birisi bize doğru yaklaşıyordu. Hançerlerimi sessizce çektim. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışıyordu ama tünel neredeyse tamamen karanlıktı. Sonunda gölgelerin arasından bir siluet belirdi. Uzun boylu bir figür. Siyah bir pelerin giyiyordu. Yüzü karanlıkta seçilmiyordu.
Figür birkaç adım daha yaklaştı ve yerdeki ölü askere baktı. Sonra başını kaldırıp doğrudan bana baktı. Bunu nasıl anladığımı bilmiyorum ama bakışını hissettim. Bir an boyunca kimse konuşmadı. Sonra yabancı sakin bir sesle konuştu. “Demek gerçekten sensin.” Hançerlerimi biraz daha sıkı tuttum. “Sen de kimsin?” diye sordum. Adam hafifçe başını eğdi. “Beni tanımıyorsun. Ama ben seni tanıyorum, Liora Varyn.” Adımı duymak artık beni şaşırtmıyordu ama yine de hoşuma gitmiyordu. “Bu gece herkes adımı biliyor gibi.” Adam birkaç adım daha yaklaştı ama saldırmadı. “Çünkü seni arayanlar çok.” Kael karanlığın içinden konuştu. “Seraphis’ten misin?” Adam başını salladı. “Hayır.” “O zaman neden onların askerini öldürdün?” Adam kısa bir süre sustu. Sonra bana baktı. “Çünkü onların seni bulmasını istemiyorum.” Kaşlarımı çattım. “Neden?” Adamın cevabı kısa oldu. “Çünkü eğer seni yakalarlarsa Eldoria’nın kaderi değişecek.” Tünelde tekrar sessizlik oldu. Kael yavaşça lambayı yeniden yaktı. Sarı ışık yabancının yüzünü aydınlattı. Genç sayılmazdı ama yaşlı da değildi. Gözleri keskin ve dikkatliydi. Belinde uzun bir kılıç taşıyordu.
Adam bana baktı ve son sözünü söyledi. “Ve sen bunun merkezindesin.”
O anda içimdeki his daha da güçlendi. Seraphis Tarikatı’nın beni istemesinin nedeni sandığımdan çok daha büyüktü. Ve görünen o ki… bu işin içinde sadece onlar yoktu.
Tünelin derinliklerinden gelen zırh sesleri giderek yaklaşıyordu. Karanlıkta yankılanan metal sürtünmeleri Seraphis askerlerinin sayısının az olmadığını açıkça gösteriyordu. Kael lambayı söndürdüğü anda etrafımız tamamen karanlığa gömülmüştü. Sadece tünelin uzak ucundan gelen ayak seslerini ve damlayan suyun yankısını duyabiliyordum. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken hançerlerimi daha sıkı kavradım. Yanımda Kael’in ağır ama kontrollü nefesini duyuyordum. Birkaç adım ötemizde ise Arven duruyordu. Kılıcını çekmişti. Metalin hafif sesi karanlıkta kısa bir parıltı gibi hissettirdi. Ayak sesleri artık çok yakındı. Birkaç saniye sonra tünelin köşesinden zırhlı bir siluet göründü. Sonra bir tane daha. Ardından bir tane daha. Seraphis askerleri dar geçide dikkatli bir şekilde ilerliyordu. Önlerindeki asker elinde küçük bir fener taşıyordu ve sarı ışık taş duvarlara vuruyordu.
Kael bana çok hafif bir fısıltıyla konuştu. “Dar geçit bizim avantajımız.” Başımı hafifçe salladım. Bu tür tünellerde sayının önemi azalırdı çünkü aynı anda sadece birkaç kişi saldırabilirdi. Arven de bunu anlamış olmalıydı çünkü tünelin duvarına yakın durarak bekliyordu. Seraphis askerleri birkaç adım daha yaklaştı. Fenerin ışığı sonunda bize ulaştı. Önlerindeki asker bizi gördüğü anda bağırdı. “Buradalar!” O an hareket ettik. Kael ileri atıldı ve ilk askerin fenerini kılıcıyla parçaladı. Işık söndü ve tünel tekrar karanlığa gömüldü. Aynı anda ben sağ taraftaki askerin üzerine atladım. Hançerim zırhın altındaki boşluğu buldu ve adamın nefesi kesildi. Arkasındaki asker kılıcını savurdu ama dar tünel yüzünden hareketi kısıtlıydı. Eğildim ve hançerimi bacağına sapladım. Adam bağırarak yere düştü ve arkasındaki askerlerin ilerlemesini engelledi.
Arven ise sol tarafta dövüşüyordu. Kılıcı hızlı ve temiz hareket ediyordu. Bir Seraphis askerinin kılıcını savuşturduktan sonra dönüp adamın göğsüne sert bir darbe indirdi. Metalin çarpışma sesi tünelde yankılandı. Birkaç saniye içinde ilk saldırı dalgası durmuştu ama arkadan gelen askerlerin sayısı daha fazlaydı. Kael nefesini kontrol ederek geri çekildi. “Geriye!” dedi. Tünelin arkasına doğru birkaç adım attık. Seraphis askerleri yeniden düzenlenmeye çalışıyordu. Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sonra arkalarından biri konuştu. Ses sakin ama otoriterdi. “Yeter.” Askerler hemen geri çekildi. Ardından zırhı diğerlerinden daha farklı olan biri öne çıktı. Fener yeniden yakıldı ve sarı ışık yüzünü aydınlattı. Bu adam diğer askerlerden farklıydı. Zırhı daha koyu renkti ve göğsündeki yılan ve kılıç sembolü daha belirgindi. Gözleri doğrudan bana bakıyordu.
“Liora Varyn,” dedi sakin bir sesle. “Sonunda.”
İçimdeki huzursuzluk tekrar yükseldi ama bunu belli etmedim. “Bugün adımı söyleyen çok kişi oldu,” dedim. Adam hafifçe gülümsedi. “Çünkü senin kim olduğunu bilenler artık seni saklayamaz.” Kael kılıcını biraz daha kaldırdı. “Bir adım daha atarsan ölürsün.” Adam Kael’e kısa bir bakış attı. “Kael Draven. Loncanın eski avcısı.” Kael’in yüzü bir an için sertleşti ama konuşmadı. Adam tekrar bana döndü. “Bizimle gel, Liora.” Hançerlerimi kaldırdım. “Hayır.” Adamın yüzündeki ifade değişmedi. “Direnmek zorunda değilsin.” “Zorundayım,” dedim. Adam birkaç saniye boyunca bana baktı. Sonra başını hafifçe eğdi. “Yazık.” Elini kaldırdı ve askerlerine işaret verdi. Seraphis askerleri tekrar saldırıya hazırlanırken tünelin içindeki hava bir anda ağırlaştı. Kalbim hızlı atıyordu ama korku değildi. Bu tanıdık bir histi. Dövüşten hemen önce gelen o keskin odaklanma hissi. Kael yanımda kılıcını sıkıca tuttu. Arven ise bir adım öne çıktı. “Onu alamayacaksınız,” dedi. Seraphis komutanı kısa bir kahkaha attı. “Bunu deneyeceğiz.” Sonra askerlerine işaret verdi. Bir sonraki anda zırhlı askerler tekrar üzerimize doğru ilerlemeye başladı. Dar tünelde metal çarpışmaları yankılanırken aklımda tek bir düşünce vardı: Bu gece bitmeden Seraphis Tarikatı’nın beni neden istediğini öğrenmek zorundaydım. Çünkü içimde büyüyen o garip his bana tek bir şey söylüyordu. Bu savaş sadece kaçmakla bitmeyecekti. Bir gün onların karşısına gerçekten çıkmak zorunda kalacaktım. Ve o gün geldiğinde… av olan ben olmayacaktım.
