Geceyi seviyorum. Çoğu insan karanlıktan korkar ama ben korkmam. Çünkü karanlık benim saklandığım yer değil, benim silahım. Velmora şehrinin çatılarında diz çökmüş halde dururken soğuk rüzgâr yüzüme çarpıyordu. Uzun kızıl saçlarım rüzgârda savruluyordu. Bu saçlar yıllarca beni ele verdi ama artık değil. Artık insanlar beni fark ettiğinde genelde çok geç oluyor.
Aşağıdaki konağı izliyordum. Hedefim içerideydi. Adı Teren Malvek’ti. Zengin bir tüccar. Ama loncaya göre o sadece bir tüccar değildi. Krallığın sırlarını karaborsada satıyordu. Böyle insanların sonu genelde aynı olur. Ben.
Elimi kemerime götürdüm ve iki hançerimin soğuk metalini hissettim. Bu hançerler benimle yıllardır. Ustam Kael Draven onları bana verdiğinde henüz on iki yaşındaydım. O gün bana şöyle demişti: “Bir suikastçının en büyük gücü hız değildir, sessizliktir.” O zamandan beri sessizlik benim en iyi dostum oldu.
Derin bir nefes aldım ve ayağa kalktım. Konağın çatısı bulunduğum yerden birkaç metre uzaktaydı. Çoğu insan için zor bir atlayış olurdu ama benim için değildi. Birkaç adım geriye çekildim ve koşmaya başladım. İki adım, üç adım… sonra boşluğa atladım. Bir an rüzgâr kulaklarımda uğuldadı. Ardından ayaklarım diğer çatının kenarına sessizce indi. Hiç ses çıkmamıştı.
Pencereye yaklaştım ve içeri baktım. Teren Malvek büyük bir masanın arkasında oturuyordu. Ama yalnız değildi. Odada dört muhafız vardı. Lonca bana üç demişti. Yanlış bilgi. İçimden hafifçe gülümsedim. Bu işi biraz daha ilginç yapıyordu.
Pencerenin kilidini ince bir tel ile açtım. Kilit sessizce çözüldü. Pencereyi yavaşça araladım ve içeri süzüldüm. Ayaklarım yere değdiğinde kimse bir şey duymadı. En yakındaki muhafızın sırtı bana dönüktü. Yavaşça arkasına yaklaştım. Kalp atışını neredeyse duyabiliyordum. Hançerimi kaldırdım ve tek bir hareketle boğazına sapladım. Adamın gözleri büyüdü ama bağırmasına izin vermedim. Onu sessizce yere bıraktım.
Tam o anda başka bir muhafız bana baktı. Göz göze geldik. Bir saniyelik sessizlik oldu. Sonra hançerimi fırlattım. Bıçak adamın gözüne saplandı ve o yere düştü. Diğer iki muhafız hemen kılıçlarını çekti. İçlerinden biri bana doğru saldırdı. Kılıcını hançerimle durdurdum. Çelikler çarpıştı. Adam güçlüydü ama yavaştı. Geri sıçradım, masanın üzerine çıktım ve havada dönerken hançerimi boynuna sapladım. Adam yere yığıldı.
Son muhafızın gözlerinde korku vardı. Bana saldırmaya cesaret edemedi. Bu onun hatası oldu. Bir adım ileri attım ve hançerimi boğazına sapladım. Oda tekrar sessizleşti.
Şimdi geriye sadece hedef kalmıştı.
Teren Malvek sandalyede titriyordu. Yüzü bembeyazdı. Bana bakarken nefesi kesiliyordu. “Lütfen,” dedi titreyen bir sesle. “Sana para verebilirim.”
Yavaşça ona doğru yürüdüm. “Ben para için çalışmam,” dedim soğuk bir sesle.
Adam dizlerinin üzerine çöktü. “Lütfen… beni öldürme.”
Ama görev görevdir. Hançerimi kaldırdım.
Tam o anda kapı büyük bir gürültüyle açıldı.
Odaya siyah zırhlı askerler doldu. En az altı taneydiler. Zırhlarının üzerinde bir sembol vardı: bir yılan ve bir kılıç. Kalbim bir an için hızlandı çünkü bu sembolü tanıyordum.
Seraphis Tarikatı.
Askerlerden biri bana baktı ve gülümsedi. “Sonunda seni bulduk,” dedi. “Kızıl Gölge.”
Hançerlerimi daha sıkı tuttum. Bir suikastçı olarak birçok düşmanım vardı ama Seraphis Tarikatı farklıydı. Ve o an içimde kötü bir his oluştu.
Çünkü bu gece avcı olan ben değildim gibi görünüyordu.
Kapı kırılarak açıldığında içeri dolan siyah zırhlı askerlerin adımları taş zeminde yankılandı. Göğüslerindeki sembolü görür görmez içimde kısa bir huzursuzluk yükseldi. Bir yılan ve onu kesen ince bir kılıç. Seraphis Tarikatı. Bu isim loncalarda fısıltıyla konuşulurdu. Onların ortaya çıkması nadir olurdu ve ortaya çıktıklarında genelde birileri ölürdü. Çoğu zaman o kişi hedefleri olurdu ama bazen de karşılarına çıkan herkes.
Askerler hızla odaya yayıldı ve beni çember içine almaya başladılar. Hareketleri düzenliydi, sanki bunu yüzlerce kez yapmış gibiydiler. Hançerlerimi sıkıca tuttum. Böyle durumlarda en büyük avantajım hızım olurdu. Ama bu askerlerin bakışlarında korku yoktu. Bu hoşuma gitmedi.
Öndeki asker kılıcını çekti. Metalin sürtünme sesi odayı doldurdu. “Teslim ol,” dedi sert bir sesle. “Kaçacak yerin yok.”
Başımı hafifçe eğip odayı hızlıca değerlendirdim. Kapı kapalıydı, arkamdaki pencere kırık ama hâlâ çıkış için kullanılabilirdi. Fakat önümde altı asker vardı. Kolay olmayacaktı.
“Hayır,” dedim.
Sonra hareket ettim.
İlk askere doğru atıldım. Adam kılıcını kaldırırken ben çoktan zırhının boşluğunu bulmuştum. Hançerim koltuk altından içeri girdi. Adamın nefesi kesildi. Ama geri çekilmek zorunda kaldım çünkü diğer iki asker aynı anda üzerime geldi. Kılıçları havayı yararak savruldu. Geri sıçradım ve kılıçlar yere çarptı. Taş zeminden kıvılcımlar sıçradı.
Yan taraftaki masayı tekmeyle devirdim. Masanın düşmesi askerlerin bir anlık dengesini bozdu. Bu anı kaçırmadım. Masanın üzerinden atladım ve en yakındaki askerin boynuna hançerimi savurdum. Zırhın kenarından içeri girdi. Adam sendeledi ve yere düştü.
Ama diğerleri geri çekilmedi. Aksine daha hızlı hareket etmeye başladılar. İçlerinden biri masayı tek hamlede kenara itti. Tahta parçaları gürültüyle dağıldı.
Durum kötüye gidiyordu.
Kemerimdeki küçük kapsülü çıkardım ve yere attım. Kapsül patladı ve gri bir duman odayı doldurdu. Görüş neredeyse tamamen kayboldu. Askerlerin bağırdığını duydum. “Duman! Dikkat!”
Ama duman benim dostumdu.
Ayak seslerini dinledim. Sağ tarafımda birinin nefesini duydum. Sessizce arkasına yaklaştım ve hançerimi boğazına sapladım. Adam yere düşerken diğerleri yerimi fark etti. Bir kılıç karanlıkta üzerime savruldu. Son anda eğildim ama kılıcın ucu pelerinimi yırttı.
Duman yavaş yavaş dağılmaya başlıyordu. Üç asker kalmıştı. Ama içlerinden biri diğerlerinden farklıydı. Hareketleri daha kontrollüydü. Miğferini çıkardı. Sert yüzlü, keskin bakışlı bir adamdı. Gözleri beni dikkatle inceliyordu.
“Gerçekten sensin,” dedi.
Adımı söylemedi ama bakışları yeterince şey anlatıyordu.
“Liora Varyn.”
Bir an duraksadım. Adımı bilmeleri hoşuma gitmemişti.
“Beni tanıyor musun?” diye sordum.
Adam hafifçe gülümsedi. “Uzun zamandır seni arıyoruz.”
Bu sözler içimde soğuk bir his oluşturdu. “Niye?”
Adam kılıcını kaldırdı. “Çünkü sen anahtarsın.”
Ne demek istediğini anlamadım ama sormaya fırsat kalmadı. Adam bir anda üzerime saldırdı. Kılıcı diğer askerlerden çok daha hızlıydı. İlk darbeyi zor durdurdum. Çelikler çarpıştı ve kollarım titreşti. Bu adam sıradan bir asker değildi.
Bir adım geri attım. O da ilerledi. Kılıcı tekrar savruldu. Bu sefer yana atlayarak kurtuldum ama kılıç arkamdaki sandalyeyi ikiye böldü.
“Gerçekten hızlısın,” dedi adam. “Ama bu yeterli olmayacak.”
Cevap vermedim. Bunun yerine fırsat aradım. Adamın kemerinden küçük siyah bir bıçak çıkardığını gördüm. Bıçak hafifçe parlıyordu. Bu normal değildi. Büyü kullanıyordu.
Bıçağı bana doğru fırlattı.
Refleksle yana atladım. Bıçak duvara saplandı ve taş yüzey anında çatladı. İçimden sessizce küfrettim. Eğer o bıçak bana isabet etseydi büyük ihtimalle hâlâ ayakta olmazdım.
Adam tekrar saldırdı. Bu sefer durmadım. Pencereye doğru koşmaya başladım. Önüme çıkan askerin omzuna basarak kendimi yukarı fırlattım. Cam kırıldı ve kendimi dışarı attım.
Soğuk gece havası yüzüme çarptı. Çatının kenarına yuvarlandım ama hemen ayağa kalktım. Arkamdan askerlerin bağırışlarını duyuyordum. Ama durmadım. Koşmaya başladım. Bir çatıdan diğerine atladım. Rüzgâr saçlarımı savuruyordu.
Velmora’nın çatılarında koşarken aklımda tek bir düşünce vardı. Seraphis Tarikatı neden benim peşimdeydi?
Ama asıl rahatsız eden şey adamın söylediği sözlerdi.
“Sen anahtarsın.”
Ben sadece bir suikastçıydım. En azından şimdiye kadar öyle sanıyordum. Ama içimde kötü bir his vardı. Çünkü o adam bunu söylerken yalan söylemiyordu. Ve bu gece ilk kez birinin beni gerçekten aradığını hissetmiştim.
Bu his hoşuma gitmedi.
Çünkü bir avcı için en kötü şey av olduğunu fark etmektir.
