İçeriğe geç

KIZIL BIÇAK

Bölüm 1 · 28 dk okuma

KIZIL BIÇAK

Bölüm 1

ANILAR

Cesaret, unutmamaktır. Mutluluk denen şeyin ise ne kadar geçici olduğu, insanları huzursuz eder. Daima mutlu kalmak isterler. Kimisi, geçmişteki geçmişteki yaraların vicdan azabıyla hayatını adeta kuru bir zindana çevirir. Ama bazıları vardır ki, geçmişi söküp atar bedeninden ve ruhundan. Hatırlamak istemez. Hiçbiri yaşanmamış gibi davranır. Oysa bilmezler, geçmişi atmaya çalıştıkça geçmiş sana daha sıkı tutunur. Çünkü insan neyden kurtulmak isterse, bir ömür onunla yaşar. Bu yüzden asıl cesaret, kurtulmaya çalışmak yerine onlarla yaşamaktır. Belki bir ömür, belki bir ecel. Elimdeki kanlı bıçağı temizliyordum. Sadece bir kaç dakika önce toprağa bir beden kavuşturmuştum. Oysaki fazla direniş gösterdiğinden dolayı kolumda bir sızı hissediyordum. Öldürürken ısırılmıştım. Ama çok umurumda değildi. Zaten bunun için pek vakti olmamıştı. Bir kaç güne geçecek bir ısırık iziydi. Bu kocaman, terk edilmiş ve şehirden bir kaç dakika uzakta bulunan depoda daha önce iki kişiyi öldürmüştüm. Bu gün öldürdüğüm kişi ile bu sayı üçe ulaşmıştı. Yirmi altı yaşındaydım ve on dokuz yaşımdan beri seri katildim. Bundan dolayı geceleri uyuyamadığım falan yok. çünkü hayat beni bu hale getirdi. Zaman beni acımasızlaştırdı. İçimdeki o küçük çocuğu aldı ve evirip çevirip bana bu kadını verdi. Annem ben on iki yaşımdayken kalp krizi geçirip öldü. Babam ve ben kaldık. Babam bana asla annemin yokluğunu hissettirmedi. Onunla büyüdüğüm için ona benzedim. O da seri katildi. Ama bundan asla şikayetçi değilim. Yıllar geçti. Babam gibi bir seri katil oldum. Üstelik o beni hiç engellemeye filan çalışmadı. Aksine, bana yardım etti. Çünkü iyi bir aile ortamında yaşamış olmama rağmen korkunç bir çocukluk geçirdim ve o bunu çok iyi biliyordu. Teyzem... O lanet kadının bana yaşattıkları beni bu hale çevirmişti. Çocukluğumu çalmıştı benden. Travmalar bırakmıştı. Çocukluğumun kara lekesi olmuştu. Masumluğumu çalmıştı benden. Bana olan bu nefreti ise annem ve babamdan kaynaklanıyordu. ... "İllaki bu adama mı gideceksin yani Nara! Sen beni çıldırtmak mı istiyorsun?" Nadir bir görüntüydü. Gelinlik içinde, bembeyaz kumaşlarla sarmalanmış, genç ve güzel bir kadın ile karşısında ona bağıran ablası. Şarap kızılı saçlarını gerginlikle düzelterek ablasına baktı Nara. "Abla neden bu kadar taktın sen? Seviyoruz biz birbirimizi. Dyran iyi bir adam." Nara'nın yumuşak tonunun aksine Ablası Canel, büyük bir öfkeyle ve sert bir ses ile kesti havayı. "Savunma bana o adamı! Hakimin sen Nara! Hiç mi görmüyorsun!" Ardından sakinleşmek adına derin bir nefes aldı. "Bak ablacığım. Bu adamda var bir şeyler. Gerçekten hiç haz etmedim. Dinle beni. Annemle babamdan bana kalan son kişi sensin. Senin de zarar görmeni istemiyorum ablacığım." Nara daha fazla dayanamadı. "Abla yeter ama artık! Seviyoruz birbirimizi dedim sana! O iyi biri dedim! Lütfen yapma bunu daha fazla. Düğün günümü burnumdan getirmek mi istiyorsun sen?" Canel, bu çıkış karşısında afallamıştı. Yutkundu ve derin bir nefes aldı. Öfkesini yutmaya çalıştı ama sesinde bariz bir kin vardı. "Evleneceksin yani o adamla," dedi daha çok kendine hatırlatır gibi. Nara, sadece başını aşağı yukarı salladı. Canel bunu görünce gözlerine bir nefret kondurarak arkasını döndü. Kapıyı sertçe çarparak oradan ayrıldı. Nara ise öylece kalakaldı. Yutkundu ve gözlerine hücum eden yaşlara hakim olmaya çalıştı. Aynaya baktı. Nadir koyu mavi gözleri parladı. Babasından almıştı o gözlerini. Nara annesi ve babasının karışımıydı adeta. koyu mavi gözlerini babasından, şarap kızılı saçlarını ise annesinden almıştı. Oysa Canel'da bunlar yoktu. Canel, babasının kahverengi saçlarını, annesinin de siyah gözlerini almıştı. Canel kardeşini kıskanıyordu. Ama kardeşiydi sonuçta. Nara'nın evleneceği adam olan Dyran da bir şeyler sezmişti. Garip bir adamdı Dyran. Nara'dan başka kimse ile fazla konuşmazdı. Soğuk bir adamdı. Buz gibiydi. Hatta korkunçtu. Ama Nara'ya karşı en ufak kötülüğü olmamıştı Dyran'ın. Nara'ya gerçekten aşıktı. Delicesine. Yine de Canel, bunu kabullenemedi. Dyran'a güvenemedi. Nara'yı defalarca kez uyardı. Ama Nara dinlemedi. O Dyran'a aşıktı. Vazgeçemedi. Şimdi düğün günüydü. Hazırlanmayı bitirmişti. Birazdan aşağı inecekti. Ablası son kez uyarmıştı Nara'yı. Dinlemedi Nara. Aslında en doğru kararı gerçekten vermişti. Ama ablasının yapacaklarını kestiremiyordu. Ne yapacaktı ablası? Kararlı biriydi. Vazgeçeceğini düşünmüyordu Nara. Tek çare olarak derin bir nefes aldı. Ardından aşağı inme vakti geldi. Gelinliğinin eteklerini kavradı ve daha rahat yürüyebilmek adına hafifçe yukarı kaldırdı. Ardından kapı açıldı ve akışlar eşliğinde kapıdan çıkıp Dyran ile göz göze geldi. Gülümsedi Nara ve Dyran. Yıllar içinde yaşayacakları şeyleri bilmeden. ... Yedi yıl sonra Nara ve Dyran'ın altı yaşında bir kızı vardı. Annesinden aldığı şarap kızılı saçları ve babasından aldığı simsiyah gözleri ile Nora. Nora Estell. Meraklı bir kızdı Nora. Bir kardeşi de olmadığı için her şeyi annesine ve babasına sorardı. Aslında Nora'nın bir kardeşi olacaktı. Ama doğduğunda ölmüştü. Doktorlar ölüm nedeninden emin olmadıkları için net bir şey söyleyememişlerdi. Nara ve Dyran bir süre yas tutmuş, sonra kızları Nora için tekrar toparlanmışlardı. Bu süre içinde Nara'nın ablası Canel, sadece bir kaç kez gelmişti evlerine. Onda da Dyran ile ya hiç konuşmamış, yada soğuk bir şekilde selamlaşmıştı. Nora'yı gördüğünde ise ona karşı sıcak bakmamıştı. Aksine, nefret ile bakmıştı. Nara, bunu fark etmişti ama bir şey söylememişti. Oysa ki Canel nasıl, Dyran'da kötü bir şeyler hissettiyse Nara'da ilk kez ablasında kötü bir şeyler hissetti. Kızının, Canel'ın yanında güvende olmadığını hissetti. Ama bir şey söylemedi. Sonuçta Nora'nın ne suçu vardı ki? O sadece masum bir çocuktu. ... Aradan geçen bir kaç yılın ardından Nora, on yaşında bir kızdı. Akıllı bir kızdı Nora. Anne babası ile arası çok iyiydi. Ama teyzesini asla görmek istemiyordu. Teyzesi geleceği zaman arkadaşlarının yanına gitmek istiyordu yada odasından çıkmıyordu. Nara ve Dyran bunu fark etmişlerdi. Ama nedenini sormuyorlardı çünkü Nora her seferinde geçiştiriyor, cevaplamıyordu. Bir gün yine Canel'ın eve geleceğini duyan Nora, hemen annesinin yanında bitmişti. Nara, kızının önünde diz çöktü ve kendisininkilerin kopyası olan şarap kızılı saçları okşadı. Ama ona kalmadan kızı konuştu. "Anne. Ben bu akşam babamla birlikte lunaparka gidebilir miyim?" Dyran, fark etmişti kızının tedirgin davranışını. Yerinde yavaşça doğruldu ve dikkatli gözlerle kızına bakmaya devam etti. Nora ise annesine bakıyordu. Nara, Dyran'a kaçamak bir bakış attı. İkisi de farkındaydı. Nora'nın Canel'dan korktuğunu görüyorlardı. Ama buna bir anlam veremiyorlardı. Yine de Nara önüne dönüp kızına gülümsemeye çalıştı. "Tabii ki gidebilirsin kızım." Nora'nın saçlarını okşadı. Nora, odasına gittikten sonra Nara, Dyran'a ilerledi. Tam dibine oturdu. Dyran ise sağ kolunu eşinin omuzuna doladı ve onu kendine yasladı. "Dyran," dedi Nara Dyran'ın göğsüne başını yaslarken. "Nora'yı konuşturman gerek. Bir şey var ve bunu bilmemiz gerek. Bende ablama soracağım." Nara, Dyran'ın gözlerine baktı. "Tamam mı?" Dyran, derin bir iç çekti Nara'nın gözlerine bakarken. "Tamam. Endişelenme sen." Nara'nın saçlarına minik bir öpücük bıraktı. ... Akşam, Nora ve babası Dyran, Lunaparktaydılar. Nora, teyzesinden uzak bir yerde olmanın huzuru ve rahatlığıyla babasının elinden tutmuş, lunaparkta ilerliyordu. Dyran'ın bakışları birkaç saniye kızında oyalandı. Ardından Gözleri, oturacak bir yer aradı. Ve buldu. "Nora. Gel kızım." Nora'yı yanında ilerletti ve gidip banklardan birine oturdular. Nora bir kaç saniye ne olduğunu anlamadan öylece baktı. Ama iş ciddiydi. Dyran, kızının elini tuttu. ardından elinin tersine yumuşak bir öpücük bıraktı. "Konuşabilir miyiz?" Nora başını aşağı yukarı salladı. Dyran ise derin bir nefes aldı ve direkt olarak konuya girdi. "Teyzenden neden bu kadar uzak duruyorsun?" Nora hemen gerildi. Gözlerini kaçırdı. Elini geri çekti. Etrafa baktı. Bu da bir şeyler olduğunun net kanıtıydı. "Nora'm," dedi Dyran, yine kızının dikkatini çekmek içinelini tuttu. Nora, babasının gözlerine baktı. "Anlat bana güzelim. Neden korkuyorsun o kadından. Sana ne yaptı. Anlat bana seni koruyayım." Nora tekrar elini çekti. Ardından kazağının kollarını daha çok aşağı çekti. Dyran bunu görünce içini küçük bir endişe kapladı. Hemen kızının koluna uzandı ve ona bir şey yapma fırsatı bırakmadan kazağının kollarını yukarı kaldırdı. Kalbi binlerce parçaya ayrıldı. Kızının kollarında yara izleri vardı. Dyran bir an ne yapacağını bilemedi. Öylece bakakaldı izlere. Bunları gerçekten o şeytan kadın mı yapmıştı? Bakışları izlerin her birinde dolaştı. Çoğu morluklardan ibaretti. bazıları koyu, bazıları hafif morluklardı. Kapanmış, ama izi kalan birkaç iz daha gördü. Kızı ne kadar zamandır böyle sessizce acı çekiyordu? Kazağının kollarını tekrar aşağı indirerek yaraları örttü ve bıraktı. ardından iki eliyle kızının saçlarını okşadı. Gözleri yanıyordu. Ama ağlamadı. Güçlü olacaktı. "Benim güzel kızım," dedi alçak bir sesle. "Bunların hepsini teyzen mi yaptı?" Nora ise babasına bakamadı. Başını aşağı yukarı sallamakla yetindi. Utanıyordu aslında anlatmaktan. Bu yüzden bu kadar süre saklamıştı. Korkmuştu. Teyzesi onu korkutmuştu. Dyran, kızını kendine çekip sımsıkı sarıldı. Nora'da daha fazla dayanamadı ve yüzünü babasının göğsüne gömerek gözlerinin eşiğindeki yaşların düşmesine izin verdi. tutamadı kendini daha fazla. Dyran, Nora'nın titreyen omzunu hissedince ona daha sıkı sarıldı. Her zaman yanında olacağım, diyordu bu sarılma. Dyran, kızının ağlaması bitene kadar bekledi. Sabırla bekledi. Hiç şikayet etmeden kızını teselli etti. Ardından konuştu. "Anlat bakalım bana güzel kızım. Başka ne yaptı o sana?" Nora, babasına iyice gömülerek konuştu. "Kilitledi beni." Dyran'ın içini büyük bir endişe dumanı sardı. Ve öfke... Ama onun konuşmasına kalmadan kızı tekrar konuştu. "Siz yokken eve geliyor. Bana bağırıyor, saçlarımı çekiyor, beni dövüyor, beni bodruma kilitliyor, siz gelmeden öncede çıkıp gidiyor. Bana vuruyor sürekli. Zarar veriyor bana. Bağırıyor sürekli, tehdit ediyor beni. 'Gebertirim seni,' diyor bana." Dyran şok olmuştu. "Nora'm..." Tekrar kızının eline uzandı eli. Dikkatli bir şekilde kavradı ve dudaklarına götürüp tekrar minik bir öpücük bıraktı. "Özür dilerim Nora'm. Seni koruyamadım." Bunun üzerine Nora'nın gözleri tekrar doldu. "Deme öyle," dedi ondan aldığı ama şuan dolu olan siyah gözlerle babasının gözlerine bakarken. Ve tekrar sarıldılar. Doya doya. ... Ve ben, şuan yirmi dört yaşına gelmiş olan Nora Estell, artık o küçük çocuğun intikamını alıyordum. On iki yaşımda başlamıştım bu işe. İlk öldürdüğüm ise çocukluğumun katili olan teyzemdi. Ben onu öldürdükten yaklaşık bir ay sonra annem kalp krizi geçirerek öldü. Bizden ayrıldı. Ama teyzemi öldürdüğüm için pişman değildim. Asla hem de. Yalnız olduğum bir zamanda evimize geldiğinde onu öldürmüştüm. Ardından Babamın, annem öldükten sonra evin bodrumuna koyduğu sobada teyzemin bedenini yakmıştım. Evet. Babam öldürdüğü kişileri yakmak için soba almıştı. Ardından o sırada eve babam gelmişti ve birlikte teyzemin küllerini gömmek için ormana gitmiştik. Weryst ormanı. Ülkenin en büyük ormanıydı. Ve orman üç bölüme ayrılıyordu. Ormanın birinci bölümü benim en sevdiğim bölümlerden biriydi. Ve kesinlikle ormanın en canlı bölümüydü. Koyu yeşil, uzun uzun ağaçların olduğu, insanın içini açan bir yerdi. Üstelik burası Weryst ormanının en büyük bölümüydü. Genelde buraya pek fazla dolaşmak için gelen olmazdı çünkü ağaçlar çok uzun ve her tarafta çalılar vardı. Kaybolmak mümkündü. Ama ormanın görüntüsü gerçekten hayatımda gördüğüm en güzel görüntülerden biriydi. Koyu yeşil ağaçlar ve çalılar, buraya hafif vahşi bir görünüm veriyordu. Ormanın içinde sadece iki araba yolu vardı. Onun haricindeki yollar patikalardan ibaretti. Çok serin bir yer olduğu için birkaç tane yazlık ev vardı. Ama hepsi birbirinden uzaktı. Muhtemelen ormanın görüntüsünün bozulması istenmediği için evler birbirine uzak yapılmıştı. Ormanın ikinci bölümü halkın her zaman kullanmayı tercih ettiği yerdi. Piknik alanı olarak kullanılıyordu ve buradaki ağaçlar birinci ve üçüncü bölümdeki ağaçlara göre daha kısaydı. İkinci bölüm, ışık aldığından güzel bir görünümü vardı. buradaki ağaçlar genelde açık yeşil tonlarında. Birçok çiçek buluyor. ben oradaki pembe çiçekleri çok seviyorum. Oraya fazla gitmişliğim yok ama bir keresinde annem, babam ve ben birlikte piknik yapmaya gitmiştik. Orada babamla birlikte dolaşırken görmüştüm pembe çiçekleri. Çok fazlalardı. Çok hoşuma gitmişti. Neşeyle babama göstermiştim. Benim orada bir fotoğrafımı çekmişti. Arkamda pembe çiçekler, önde kırmızı bir tulum giymiş, kızıl saçlı ben. O fotoğrafı çok severdim. Bulutlu havada çekmiş olmamıza rağmen en güzel çıktığım fotoğraflardan biriydi. Bulutlu havaları da çok severdim ben. Yağmur yağarken canım önüne oturup dışarıyı izlemeyi de. O pembe çiçekleri hayatım boyunca sevdim. Hatta kendime birkaç tane pembe çiçek aldım. Pembe çiçekler bana birkaç şeyi birden hatırlatıyorlardı. Umut, sevgi, mutluluk, saflık, masumluk, iyilik... Belki de bunların çoğu bende olmayan şeylerdi ama yine de seviyordum. Hatta birkaç tane pembe çiçek almıştım bu yüzden. Pembe çiçekli tokalarımda vardı. Kimse bilmezdi. Arada takardım. Hatta babam bazen özel günlerde bana pembe çiçekler alırdı. Pembe güller, pembe laleler, pembe sümbüller, pembe zambaklar. Hayatımı renklendirdi. Bu yüzden ormanın o bölümünü severdim ama annem öldükten sonra sadece bir kere gittiğimi hatırlıyorum. Son olarak, ormanın üçüncü bölümü ise ormanın en ıssız, kurak ve karanlık yeri. Oraya genelde kimse gitmeyi tercih etmez çünkü orman resmen gri. Hayatımda gördüğüm en karanlık orman. Oraya sadece ben ve babam gibiler gider. Genelde ceset gömmeye falan gideriz. Ülkedeki bir çok seri katil bunun için burayı tercih eder. Neyse ki daha önce yakalanan olmadığı için orayı hala gizli bir şekilde kullanabiliyoruz. Ama ormanın o bölümü resmen mezarlık gibi. Yürürken ayağının altında bir ceset gömülü olması mümkün. Hatta ben bir keresinde bir ceset gömmek için yeri kazarken kazdığım yerden başka bir ceset çıkmıştı. Sorgulamadan üstünü kapattım ve başka yere gömdüm. Muhtemelen başkası gelip onu öldürmüş, sonrada gömmüştü. Ülkede çok fazla manyak vardı ve herhangi birisi yapmış olabilirdi bunu. Halkın, ormanın üçüncü bölümüne gitmeme sebeplerinden birisi de, orada vahşi hayvanların olduğunu düşünmeleri. Hayvanların orada yaşadığını sanıyorlar ama hayır. Orada çok az hayvan yaşıyor. Orası kurak ve ıssız. Hayvanlar yaşamak için ormanın üçüncü bölümünü değil, birinci bölümünü tercih ederler. Orası resmen cennet gibi onlar için. Yeşil, canlı, büyük ve serin. Hatta, ben daha önce orada birkaç tilkiyle karşılaşmıştım. Tilkileri severdim. Güzel hayvanlardı. Düşüncelerimden sıyrılarak bıçağımı çantama koydum ve saçlarımdaki tokamı çıkararak saçlarımı omuzlarımdan aşağı serbest bıraktım. Genelde saçlarımı açık tutardım. Ama birini öldürürken yada başka ciddi bir şey yaparken gözümün önüne gelmesini ve sorun çıkarmasını istemediğim için bağlardım. Bu gün topuz bağlamıştım. Açtığımda saç diplerim acıyordu ama eve gidene kadar ilgilenemezdim. Sol elimi kafama attım ve hafifçe bastırdım. Haddinden fazla acıyordu. Yine de fazla umursamadan depodan çıktım. Akşam saatleri olduğu için, arabalar ve yürüyen birkaç aileden başka pek kişi yoktu. tek başına olan tek kişi bendim ama sorun değildi. Kendi başımın çaresine bakmayı uzun yıllar önce öğrenmiştim. Eve gittiğimde garip, tanıdık bir koku karşıladı ben. Kan kokusu. "Baba?" diye seslendim. "Bodrumdayım kızım!" İçime bir rahatlık çöktü. Bodruma ilerledim. Babam, sobaya bir ceset atıyordu. Elinde ise bir çift eldiven vardı. Cesedi sobaya attıktan sonra ateşi açtı ve yaktı. "Baba, bu kim?" diye sordum sessizliği bozarak. "Evsiz serserinin biri. Para istedi. Vermeyince de üstüme atladı. Ben öldürmesem o beni öldürecekti." Öfkeli bir nefes verdim. "Bu evsizlerin sayısı iyice arttı. Gitgide tehlikeli de olmaya başlıyorlar. Bunlar hakkında bir şeyler yapılmalı artık." "Biz bir şey yapabilsek koşa koşa gideceğim ama kimsenin umurunda değil gibi." Babam birkaç saniye bana baktı. "Senin işin nasıl gitti?" "Küçük bir ısırıkla atlattım." Kaşları çatıldı babamın. "Bakayım." Kolumu ona uzattım. Bakışları ısırık izinde dolaştı. "Önemli bir şey değil. Zaten ısırmak için fazla zamanı olmadı." Babamın dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı. Hafif azarlar bir tonda konuştu ama alaycılığı gözle görülür bir biçimdeydi. "Ben sana boğazından kesmemeni söylemiştim. Bak, zombi ısırmış gibi görünüyor." Bunun üzerine kahkaha attım. "Zombi ısırmış gibi mi görünüyor?" Babamda kıkırdadı. "Evet. Kesinlikle Öyle görünüyor." "Baba," dedim bu kez daha ciddi ama yumuşak bir tonda. Onun da ifadesi yumuşadı. "Evet, Nora'm?" Küçüklüğümdeki gibi paytak adımlarla yanına gittim. Ardından gözlerine bakıp gülümsedim. "Lunaparka gidelim mi?" Bu ifademe önce yumuşak bir şekilde güldü, sonra kahkaha attı. "Şimdi buna kime cevap veriyormuş gibi cevap vermeliyim? Küçük Nora'ya mı, yoksa Nora Estell'a mı?" Bunun üzerine bende gülmüştüm. "Bilmem. Hangisini daha çok seviyorsan ona cevap ver." Babam, dudaklarında tebessümle bana bakmaya devam etti. "İki kızım yok ama sanki iki kızım varmış gibi davranıyorsun. Gerçekten kendini kendinden mi kıskanıyorsun, Nora'm?" Babamın koluna sarılmıştım. Buna asla dayanamazdı. "Sanırım biraz öyle oldu, değil mi?" Birkaç saniye daha baktı bana. "Sen var ya, ölümüm olacaksın, kızım. Bu hareketlerin bir gün beni öldürecek bak, baştan söyleyeyim." Güldüm. "Neden?" Bana baktı. "Annende sürekli böyle yapardı. Yemin ediyorum, gözlerinde mavi olsa kopyası olacaksın." "Annemin gözleri çok güzeldi. Hep kıskanırdım küçükken. Benim gözlerim neden mavi değil diye üzülürdüm." "Hatırlıyorum. Annenin başının etini yerdin 'ben senin gözlerinden istiyorum' diye." Yüzümü buruşturdum. "Fazla ısrarcı bir çocuktum, değil mi?" "İşimize de yaramadı değil, ısrarcılığın." Tek kaşım havalandı. "Nasıl?" "Israrcı bir kişiliğin olmasaydı şuan burada olmazdın. Teyzen yaşıyor olurdu, hatta belki ben onun yaptıklarını çok daha geç öğrenirdim. Onun sana yaptığı şeylerden güçlü bir şekilde kaçamazdın." "Kaçtım da yaradı mı sanki? Yine de bir sürü yara vardı vücudumda." Babam gözlerimin içine baktı. "Ama bütün bunları sen bitirdin. Kolay değildi kızım. Ben bile ilk cinayetimi on sekiz yaşımda işlemiştim. Sen daha on iki yaşında yaptın bunu. O yaşlarda çocuklar voleybol oynamayı öğrenme derdindeyken sen tek başına ceset yaktın. Bunun ne kadar büyük bir şey olduğunu görebiliyor musun? Tabii ki seni o yaşta böyle bir şeyin içine sokmak istemezdim. Ama seninle gurur duymuştum. Belki de hastalıklı bir düşünce ama bizim yaşamımızda öldürmekten başka çare yok, kızım. Bunu sen çok iyi biliyorsun. Yani ısrarcı çocukluğun yüzünden utanmana gerek yok." Son cümleyi söyledikten sonra güldü babam. "Lunaparka gitmek istiyorsun ha?" Başımı aşağı yukarı salladım. Aslında amacım oraya yeni yapılan aletlere binmekti. Ve öyle yerlere tek başıma gitmeyi sevmezdim. Sıkıcıydı. Babamla gidersem daha güzel oluyordu. "Tamam. Hazırlanmaya gidiyorum. Sende başka bir şeyler giy." Gülümserken başımı aşağı yukarı salladım. Arkama dönüp merdivenlere yöneldim ve çıkmaya başladım. Ardından odama gittim ve dolabımı açtım. Gri bir uzun kollu crop aldım. Altına ise siyah bir kargo pantolon aldım. Ardından üzerimdekileri çıkardım ve seçtiğim kıyafetleri üzerime geçirdim. Siyah kot ceketimi de üzerime geçirdim ve odamdan çıktım. Birkaç dakika sonra babamda geldi. O da beyaz bir kazak, siyah bir kot pantolon ve siyah deri ceket giymişti. Birlikte evden çıktık ve babamın arabasına binip gitmeye başladık. ... İnsanların aletlerde attığı çığlıkların sesi kulağıma ulaştığında, çoktan lunaparka gelmiştik. Babam etrafta gezdirdi bakışlarını. "Boşuna çığlık atıyorlar. Korkulacak hiç bir şeyi yok aslında." Başımı aşağı yukarı salladım, çünkü bende aynı fikirdeydim. Korkan binmesin yani! Binip birde Yavaş çalıştır, abi! diye bağırıyorlar. Binenlerde de keyif kalmıyor. Ayrıca hiçbiri o kadar da korkutucu değil. Ben tek olduğumda sıkılıyorum. O yüzden ya babamla gelirim, yada tanıdığım bindiğim aletlerde tek oturan kızların yanına otururum. Tek oturursam da önümdeki yada arkamdaki kişilerle sohbet etmeye çalışırım ama çoğunlukla hepsi çığlık attığından bu pek mümkün olmaz. Babamın sesini duyunca düşüncelerimden sıyrıldım. "Ben gişeden kart alıp geliyorum, Nora." "Tamam, baba. Bekliyorum ben." Babam gişeye giderken ben uslu uslu bekledim. Etrafa bakındım, insanların bağırışmalarını dinledim. Rüzgar, hafif bir esintiyle saçlarımı savurup geçti. İçimi güzel bir hava doldurdu. Ama tabii ki keyfim asla olduğu gibi güzel kalmadı. Çünkü ben kimdim. Nora Estell. Yani, bu ne demek oluyordu? Keyfim bozulacaktı. Üç kişilik bir erkek gurubunun bana doğru gülümseyerek geldiğini gördüm. Üzerime alınmamak adına umursamadım. Tam arkamı dönüp gidecekken neşeli, zayıf ve nazik bir erkek sesinin, "Hanımefendi," dediğini duyunca içimden küfür ettim. Sonra daha nazik bir tavırla onlara baktım. "Evet?" Üç erkek yanıma geldi. Biri, koyu kahverengi saçlı ve aynı renk gözleri olan, kassız ama sıska olmayan, bıyığı veya sakalı olmayan, benimle ortalama aynı boyda ama biraz daha uzun görünen bir adamdı. Üzerinde yine koyu kahverengi bir deri ceket, içinde beyaz bir tişört, ve siyah bir paraşüt pantolon giymişti. Bana seslenenin bu olduğunu varsayıyordum. Bir diğeri, sarı saçlı, yeşil gözlü, yuvarlak yüz hatları olan, küçük kaydırak burunlu, diğerlerinden biraz daha uzun bir adamdı. Bunun da sakalı veya bıyığı yoktu. Üzerinde koyu yeşil bir kot ceket vardı. Altında ise siyah kot pantolon. Yüzü ifadesizlik ve hafif sırıtık karışımı bir ifadeye sahipti. Diğeri ise aralarında en kısa olanıydı. Benden birkaç santim kısa olduğunu tahmin ediyordum. Saçları açık kahverengi ve kıvırcıktı. Gözleri ise siyah. Çenesi, diğerlerine göre daha sivriydi. Onun üzerinde ise sadece siyah bir tişört, altında ise yine siyah bir pantolon vardı. yüzünde eğlenen bir gülümseme vardı. En baştaki adam çapkın bir gülümsemeyle elini bana uzattı. "Ben cassian." İstemesem de elini sıktım. Sarışını işaret etti. "Jace," diğerini gösterdi. "Silas." Zoraki bir şekilde gülümsedim. Cassian, tekrar konuştu. "Yalnız mısınız acaba?" Boş boş gözlerimi kırpıştırdım. Bu konu nereye gidiyordu böyle? "Babam ile birlikte geldim." "O anlamda demedim. Yani, erkek arkadaşınız var mı?" Şimdi anlaşıldı sizin amacınız. Derin bir nefes aldım. "Hayır, yok." Jace ve Cassian, gülümsedi. "O halde, bir gün bize eşlik edebilirsiniz diye düşünüyorum. Zevkli şeyler yapabiliriz." Önce dişlerimi sıkarak gülümsedim. Onlar da bunun üzerine güldü. ama sonra ben birden ciddileştim. "Ebeniz eşlik etsin size. pezevenkler." Birden ciddileştiklerinde arkamı dönmüş gidiyordum ki bir anda kolumu tutup beni engellemek gibi bir hatada bulundular. Sinirli bir kıkırtı kaçtı dudaklarımdan. dönüp tekrar onlara baktım. Dudaklarımda hala yarım bir gülümseme vardı. "Ne var?" Silas, ilk kes konuştu. "Hangi cürretle bizimle böyle konuşuyorsun?" "Ne? Erkek arkadaşım yok diye hemen cıvıyıp böyle tekliflerde bulunan birine daha iyi ne diyebilirdim ki? Gayet yakışan bir küfürdü bence." Kolumu tutan elin sıkılaştığını hissettim. Jace'di kolumu tutan. Tam bir hamle yapacaktım ki babamın sesini duydum. "Ne oluyor burada?" Sıçtım mı, yaşadım mı? Kesinlikle yaşadım. Şuan sinirden köpürmüş gözlerle tam olarak, kolumu tutan Jace'e bakıyordu. Ama tabii bu kadar sinirin hayırlı olmadığını biliyordum. Kolumu çekip kurtarmayı denediğimde Jace daha sıkı tutup beni kendine çekti. Pardon da bu ne cesaret? "Bıraksana kolumu, aptal." Jace, sinirli bir şekilde gülümsedi. "Şimdi değil, küçük hanım." Laflara bak! Ben sana göstereceğim şimdi küçük hanım'ı. bakalım kimmiş küçük. "Sen istedin." Diğer elimle benimkini tutan kola uzanıp, büyük bir güçle kıvırdım. Kırılmadı muhtemelen, ama beni bırakmasına yetti. Ama bana yetmedi! Burnunun direğine sert bir yumruk geçirdiğimde bu sefer kırıldığından emindim. Burnuna uzanarak birkaç adım geriye sendeledi. Bunun üzerine Silas, babama, Cassian ise bana yöneldi. Eyvallah, der gibi başımı salladım. Ardından bende Cassian'a doğru yürüdüm. Karşı karşıya geldiğimiz anda bana vurmak için kalkan kolu tuttum ve diğer tarafından yanağına sert bir yumruk geçirdim. Acıyla sendelediğinde ise beklemeden karnına sert bir tekme attım. Bu sefer geriye, sırt üstü düştü. Yanına diz çöktüm ve suratına sert yumruklar atmaya başladım. Bir tane, bir tane daha, bir tane daha ve bir tane daha. Sadece birkaç saniye için babama baktım. O da fena iş çıkarmamıştı. Silas'ın burnu kanıyordu. "Fazla ileri gitme baba." "Çok geç, Nora. Zaten o Alex piçinden sonra beni durduramazsın." Alex eski sevgilimdi. Umursamadığım, piç herifin tekiydi. İşime geri dönecekken bu kez ben, yanağıma yediğim bir yumrukla bir an sendeledim. Bir an için kulaklarım çınladı. Ama bu, çok uzun sürmedi. Hemen toparlandım. Önüme döndüm. "Ulan şerefsiz, hala akıllanmıyorsun değil mi?" Bu kez, arkadan Cassian'ın koyu kahverengi saçlarını kavrayıp kaldırdım ve sertçe yere çarptım. Bunun üzerine birkaç saniye tepki gelmedi. Ama durmadım. Sinirliydim amına koyayım! Bir şeyleri yumruklamam gerekiyordu! Şimdi bu yüzü dağıtmaktan başka çarem yoktu. Bu arada etrafımıza insanlar toplanmış, hepsi şaşkın, bazıları korkmuş bir ifadeyle bizi izliyordu. Umursamadım. Hiçbir zaman umursamamıştım. Cassian'ın yüzüne art arda yumruklar indirdim. Babama fazla ileri gitme demiştim ama bu kez ben kendimi kaptırmıştım. Ama tam o sırada saçlarımdan birinin çektiğini hissettim. Dudaklarımdan acılı bir ses çıktığında arkamı dönüp bakmaya çalıştım. Jace'di bu. Kırılan burnu az gelmişti sanırım. Ama tam ben hamlemi yapacağım sırada babam Jace'in sol beline sağlam bir tekme geçirdi. Bunun üzerine Jace'in, beni bırakmasını ummuştum ama umduğum gibi olmamıştı. Ve böylece bende onunla birlikte yere düşmüştüm. Ama tabii ki boş durmadım. Geriye uzandım ve bende onun saçlarını yakaladım. Onun gücü, aldığı darbelerden dolayı azdı ama benim ki daha çoktu şuan. Birden sıkıca çektim ama saçların elimde kalması ve Jace'in acı çığlığıyla bir an afalladım. Adamın saçını yolmuştum lan! Ama bu beni rahatsız etmedi. Aksine kurtulduğum için daha çok saldırabilirdim. Elimdeki saçları yere attım ve elimdeki saç diplerinden ve adamların yüzlerinden bulaşan kanları umursamadan Jace'in karnına sert bir tekme daha geçirdim. Şimdi hepsi yerdeydi. Babam ve ben ayaktaydık. Tam biraz daha dövmek için, ben Cassian'a, babam da Jace'e yönelmiştik ki ikişer polis bizi geri çekti. Arkaya baktığımda iki polis arabası geldiğini gördüm. İçimden küfür ettim. Bir polis bir kolumdan, diğeri diğer kolumdan beni tuttular. Babamı da aynı şekilde. Normalde karşı çıkabilirdim ama sinirimi şimdilik atmıştım. Bu yüzden karşılık vermeden beni tutmalarına izin verdim. Şu görüntü ile karşı karşıyayken direnmeyecektim. Beni tutan polislerin biri kadındı. Bana baktı. Gözünde öfke görmediğimde şaşırdım. Aksine, gururlu bir ifade vardı ve sanki gülmemek için zor duruyordu. "Bunu neden yaptınız?" dedi beni polis arabasına doğru götürürken. "Bana uygunsuz teklifler bulundular ve rızam olmadan bana dokundular." Kısa bir açıklamaydı. Ama yeterliydi. Bunun üzerine kadın polis, birkaç saniyeliğine manzaraya baktı. Üç, yaralı adam, hafif yaraları ile güçlü bir şekilde ayakta duran baba ve kız. Göz ucuyla babama baktım. Polis arabasına bindiriliyordu. O da polislere direnmemişti. Zaten bizim için en iyisi buydu. Ben daha iki yada üç saat önce ceset gömdüm lan! Ve şimdi bir kavga için karakola gidiyordum. Hayat gerçekten garipti. Bende pek hasar yoktu. Sadece yanağımın üst kısmında bir acı ve zaten ağrıyan saçlarımda büyük bir sızı hissediyordum. Bende polis arabasına bindim. Kadın polis, soluma, diğeri sağıma oturdu. Ben ortada kendimi küçük çocuk gibi hissediyordum. Ortama yabancı olduğumda öyle oluyordu. Aslında karakollara pek yabancı değildim ama sadece birkaç kez gitmişliğim vardı. Orada, öldürmüş bulunduğum teyzemin eski kocası çalışıyordu. Callen Rokue. Şehir karakolunda polisti. Teyzemden ayrılma sebebi ise bendim. Evet. Bendim. Teyzemin bana yaptığı korkunç şeyleri öğrendikten sonra ona asla güvenemedi. Onunla kurduğu çocuk hayallerinden tamamen vazgeçti ve ondan ayrıldı. Teyzem öldükten bir, iki yıl sonra ise başka bir kadınla evlendi. Şuan mutlu bir evliliği olduğunu hatırlıyordum. İki çocuğu vardı. Bana ise çok yardımı dokunmuştu. Kendince, teyzemin bana yaşattıklarını telafi etmek istiyordu. Birkaç kez ona, kendini kötü hissetmemesini, hiçbirinin onun suçu olmadığını söylemiştim ama o yine de bana yardımcı olmaktan vazgeçmemişti. Mesela, babamın, işini büyütmesinde yardımcı olmuştu. Birkaç kez, babamın işi çıktığında beni okula götürüp, getirmişti. Hatta bana silah kullanmayı bile öğretmişti. Bunu aslında ben istemiştim. Seri katil olduğum için şaşırtıcı olsa bile, benim, askerlere karşı büyük bir hayranlığım var. Çok severdim. Hatta birkaç kez asker olma hayali kurmuştum. Ama neticesinde, ben bir katildim. Kimse bilmese bile, seri katilken asla vicdan azabı duymazdım ama buna rağmen asker olsam sanırım vicdan azabından uyuyamazdım. Bu yüzden bu fikirden vazgeçmiştim. İçimde bir çocukluk hevesi olarak kaldı. Elimdeki kana baktım. Bir kısmı, Cassian'ın, yumrukladığım yüzünden, bir kısmı ise, Jace'in saçlarından bulaşmıştı. Ama ben daha fazla bu kanla dolaşmak istemiyordum. O sırada, yanımdaki kadın polis, sanki içimi duymuş gibi bana bir ıslak mendil uzattı. Teşekkür ederek aldım ve ellerimi sildim. Ardından, ıslak mendili ne yapacağımı düşünüyordum ki araba durdu. Gelmiştik. Arabadan indim ve hemen dibimdeki çöp kutusuna attım. Kadın polis solumdan, diğeri sağımdan koluma girdiler ve beni içeri götürdüler. Diğer arabadan da babamı çıkarıp aynı şekilde arkamızdan getiriyorlardı. Aradan geçek küçük dakikaların ardından, komiserin önündeydik. Bizi bıraktılar. Babam ile yan yana durduk. Komiser, önce ikimize de dikkatlice baktı. Beni baştan aşağı süzdü ama rahatsız edici değildi. "Neden böyle bir kavga etme ihtiyacı duydunuz?" dedi ifadesiz bir ses tonuyla. Hemen atladım. "Bana uygunsuz tekliflerde bulundular." Komiser birkaç saniye bana baktı. "Başka?" "İstemediğim halde bana dokundular. Bunu yapmasaydım daha kötüsünü de yapabilirlerdi. Kimsenin can güvenliği yok buralarda." Haklıydım. Hem de sonuna kadar. Komiser de bunu kabul etmiş gibi başını aşağı yukarı salladı. Sonra babama döndü. "Siz neden kavgaya dahil oldunuz?" Babam ise kendinden emin bir şekilde duruyordu. Çenesinin hemen altında küçük bir kesik vardı. Sağ yanağında ise bir morluk. Siyah ve koyu kahverengi karışımı saçları dağılmıştı. "Üç kişi, kızıma karşı böyle davranırken nasıl kalabilirdim, komiserim? Kızıma vurdular. Kızımın saçını çektiler. Öylece durup beklemem." Komiser, tekrar başını aşağı yukarı salladı. Sonra ikimize tekrar uzun bir bakış attı. Tam, bir şey söyleyecekken kapı açıldı. Gördüğüm yüz ile birkaç saniyeliğine şaşırarak baktım. Callen'dı bu. Bakışlarımız kesiştiğinde bir süre birbirimize baktık. "Nora?" dedi soru sorar gibi. Sonra babama baktı. Aynı şekilde onunla bakıştılar. Ortamda hafif bir gerginlik oluşmuştu yada ben, sessizlik yüzünden öyle hissediyordum. Babam ve Callen, iyi anlaşırdı. Ama gereğinden fazla yakınlıkları yoktu. Callen, babamı küçük bir baş selamıyla karşıladı. Babam da aynı baş hareketiyle karşılık verdi. Komiser, önce bana, sonra babama, sonra Callen'a baktı. "Tanıyor musun onları?" diye sordu Callen'a. Callen, başını aşağı yukarı salladı. "Eski eşim, onun teyzesiydi." Ortamda yine gerginlik oluştu. Ya da bana öyle geldi. Teyzemi öldürdüğümden olabilir miydi acaba? Etraftaki yoğun sessizlik, beni rahatsız ediyordu. Az önce beni tutan kadın polis, konuştu. "Sosyal medyaya çoktan düşmüş." Doğrusu bunu beklemiştim. İnsanlar medya çılgınıydı. Basından bile hızlılardı. Çekeceklerini tahmin etmiştim. Ama o an Cassian'ın yüzünü yumruklamaya çok odaklandığımdan insanlara bakmak veya kameraya poz vermek aklıma gelmemişti. Komiser, videoyu izledi. Bir ara, dudaklarında varla yok arası bir gülümseme belirdi sanki ama geldiği hızla kayboldu. Videoyu izleyince bize baktı. "Birazdan buraya alacağız onları. Tekrar sorun çıkmamasını umuyorum." Duruşumu dikleştirdim. Ses çıkarmadım ama onlar bir şey yapmadığı sürece benim zaten tekrar kavga etmeye niyetim yoktu. Aradan birkaç dakika geçti. Callen'a durumu kısaca özetledik. O da bize yardımcı olacağını söyledi. Ne zaman olmamıştı ki zaten. Birkaç kez, okulda ve dışarda bulaştığım kavgalarda da yine bana yardımcı olmuştu. Karakolluk işlerde bana hep o yardım ederdi. İyi biriydi. Bizimle bu kadar yakın olmamalıydı ama yine de ona minnettardım. Biz seri katildik. Polislerin belası. Aradan geçen kısa bir sürenin ardından kapı açıldı. İçeri giren görüntü karşısında gülümsememek için yanağımın içini ısırdım. Üç adet sıfad-ül eşgal gelmişti. En başta babamın eseri olan Silas. Tişörtü yer yer yırtılmıştı. Kıvırcık saçı, iyice dağılmıştı. Dudağının kenarı, aldığı yumruklardan olsa gerek hafifçe kanamıştı. Gözünün altında ise koyu bir morluk vardı. Alnında da biraz kan vardı. Babam ile fazla boğuşmuş gibi duruyorlardı. Silas'ın yanında Cassian vardı. Yüzü resmen dağılmıştı. Evet. Onu yumruklarken biraz zıvanadan çıktığım için olan ona olmuştu. Resmen yüzü dağılmıştı. Yanakları, çenesinin köşeleri ve alnı hep morluklar içindeydi. Muhtemelen, kafasının arkası da şişmiştir. Vah vah, dedi içimden bir ses. Gülmemek için tuttum kendimi. Cassian'ın hemen yanında ise Jace vardı. Saçına sargı bantları takılmıştı. Doğru ya! Saçını yolmuştum! Üstelik belini bükerek yürüyordu. Muhtemelen aldığı tekmeler yüzünden beline bir şeyler olmuştu. Ayrıca, burnu pansumanlıydı. Oh olsundu. İyi olmuştu. Komiser, gelen tiplere baktı. İyice baktı hatta. Sonra dönüp bana baktı. Gülümsedi. Ardından, Jace'e bakarak, eğlenen bir ses tonuyla konuştu. "Sadece on beş dakika içinde iki kişiden bu dayağı yemeyi nasıl başardınız? Dinliyorum." Üçü bakıştılar. Jace konuştu. "Komiserim bu normal bir dayak değildi. Yemin ederim, bir an öbür tarafa gittim geldim, neredeyim ben, burası neresi dedim. bu ne asker dayağı gibi." Hemen sonra, Cassian konuştu. "Komiserim gerçekten öyleydi. Ben bir an kimden dayak yediğimi ayırt edemedim. Dedim, acaba bizi etraftaki erkeklere şikayet etti de onlar mı dövüyor beni? Ben bu dayağı küçükken yüzüne resim çizdiğim babamdan bile yemedim!" Gülmemek için alt dudağımı dişledim ama çok zordu. Bu arada, babam ve Callen'ın da sırıttıklarını görebiliyordum. Muhtemelen onlar da kahkaha atmamak için büyük savaş veriyorlardı. Komiser de sırıtmasına engel olamamıştı. Ama hemen ifadesini toparlayıp ciddileşti. "Ee, şikayetçi misiniz o halde?" Önce, üç çift göz bize döndü. Ciddileştim. Cassian ve Jace'den ses çıkmadı. Muhtemelen onları iyi korkutmuştum. Ama, ardından Silas konuştu. "Şikayetçiyiz, komiserim!" Babamdan yediği dayak yetmedi sanırım buna. Bir topta ben atayım çıkarken. Callen konuştu. "Komiserim. Ben, Dyran ve Nora ile konuşabilir miyim, dışarıda?" Komiser, önce tereddüt etti ama sonra başını hafifçe aşağı yukarı salladı. Callen, önden yürürken babam ve ben onu takip ettik. Babama baktım, çünkü ne olduğunu anlamamıştım. Ama onun da pek bildiğini söyleyemezdim. Bunun üzerine önüme döndüm ve ilerledim. Callen, bir kapının önüne gelince durdu. O durunca, biz de durduk. Kapıyı açtı. Önce babam geçti. Bende tam geçecektim ki birkaç adım sesiyle vücudumda çok yabancı bir ürperti oluştu. Arkama dönüp baktım. Bir adam, komiserin odasına doğru yürüyordu. Sırtı dönük olduğu için yüzünü göremiyordum ama simsiyah saçları vardı. Neden ürpermiştim. Bu bana çok yabancı bir şeydi. Birkaç saniye daha arkasından baktıktan sonra, Callen'ın seslenmesiyle içeri girdim. Callen, kapıyı arkamdan kapattı. Küçük bir odaydı. Bir masa, iki sandalye vardı. Callen, babama ve bana oturmamızı işaret ettiğinde oturduk. Bir süre kimse konuşmadı. Ortam derin bir sessizliğe büründü. Callen, sessizliği böldü. "Şikayetçi olmazlarsa sorun çıkmaz." "Cassian ve Jace sorun değil. Onlar korkuyor." babama baktım. "Baba sen bu Silas'ı pek dövmemişsin gibi. Yoksa cesaret edemezdi böyle." "Kızım, sen demedin mi fazla ileri gitme, diye? Bana böyle dedin bir de senin dövdüklerine bak." Arsızca gülümsedim. "Ama güzel dövmemiş miyim?" Babam ve Callen, güldü. Babam konuştu. "Ona ne şüphe." Birkaç saniye durdum. Düşüncelerimi didikledim. Ne yapabileceğimizi düşündüm ama bir sonuca varamayınca, tekrar başımı kaldırdım. "Ne yapacağız?" Callen, derin bir nefes aldı. "Sanırım, onları ikna etmekten başka çare yok." "İkan etmekten kastın ne Callen? Özür mü dileyeceğiz?" Callen, babama baktı. "Başka çaremiz yok gibi görünüyor." Babamla aynı anda resmen bağırdık. "İmkansız!" Callen, birkaç saniye ikimize de boş boş baktı. "Ne olmasını istiyorsunuz o halde?" "O Silas denen göteleği biraz da ben dövsem nasıl olur? Pek akıllanmamış sanki." "Tabii ki hayır, Nora." Öfkeli bir nefes verdim. Of! "Çok pardon ama ne bok yiyeceğiz o zaman?" Bakışlar, bana döndü. Callen, derin bir nefes daha aldı. "Gidelim. Ben konuşmaya çalışacağım onlarla." Bunun üzerine babam ve ben, birbirimize baktık. "Tamam." Yerimizden kalktık ve tekrar kapıya doğru yürüdük. Aynı şekilde çıkıp gittik. Bu kez önce ben, arkamda babam ve en arkada Callen vardı. Komiserin odasına geldiğimizde, Callen tam konuşacaktı ki komiser konuştu. "Nora Estell ve Dyran Estell gidebilirler." Birkaç saniye babam, ben ve Callen, boş boş göz kırpıştırdık. O sırada Cassian konuştu. Tonu ise şaşırmadığım üzere çekingendi. "Şikayetçi değiliz." Dudaklarımda varla yok arası beliren bir gülümsemeye engel olamadım. Bakışlarım Silas'a kaydı. İfadesiz bakıyordu. Sende varsın sırada artık. Ama bir süre bekleyeceğim, bunun için. Hemen bakarsam senin işine dikkat çekerim. Babam ve ben, Callen'a teşekkür ettikten sonra oradan ayrıldık. Eve giderken bir süre sessiz kalsak da dayanamayıp güldüm. "Bu Silas, biraz fazla salak sanırım." "Biraz mı?" "Sanırım fazla salak." Güldük. Sonra bir sessizlik oluştu. Normalde konuşmayı severdim ama bu kez konuşacak bir şey bulamıyordum. Bir anda aklıma gelen şeyle bakışlarımı eğdim. Babama kaçamak bir bakış attım. Elleri cebindeydi. İleri bakıyor, yavaş yürüyordu. Ve en sonunda tabii ki kendimi tutamadım ve, "Baba," diye bozdum sessizliği. Bakışlarını hemen, bana çevirdi. Sormamı bekleyen bir homurtu çıkardı. "Sence," dedim yutkunurken. "Annem, öğrenseydi ne yapardı?" Etrafta birilerinin olma olasılığı yüzünden olabildiğince üstü kapalı konuşmaya çalışıyordum. Babam, soruyu sezmiş olacak bir bir süre düşündü. "Muhtemelen, başta hayal kırıklığı yaşardı. Korkardı belki. Yanıma yaklaşmak istemezdi. Ama beni anlardı bence. Affederdi beni. Eminim." "Bende buna inanıyorum. Affederdi o. Teyzemi bile affetti. Seni de affederdi. İyilik meleği gibiydi o. Sana çok aşıktı. Ben bile hissedebiliyordum bunu." Babam, kıkırdadı. "Onun yeri benim için ayrıydı. Parmağı kesilse, bıçaklanmış gibi hissederdim. Canı acısa, canımdan can giderdi. Hatta bir keresinde çok net hatırlıyorum, teyzen annene vurmuştu. O zamanlar henüz evli değildik. Flört gibi bir şeydik. Çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. Annenle evlendikten sonra, teyzenin bize geldiği bir gün eline çay dökmüştüm. Tabii ki bilerek yapmıştım ama yanlışlıkla olmuş gibi davranmıştım." İçim kıpır kıpır oldu. Annemi özlediğimi hissettim. Bir yandan ise teyzemin kötülüklerini hatırlayınca yüzüm buruştu. Gıcık karı, diye geçirdim içimden. Derin bir nefes aldım. Duygularımı boşaltmaya çalıştım. Ama hala orada olduklarını biliyordum. Eve geldiğimizde babam bodruma ilerledi. Ben ise odama. Kıyafet değiştirme zahmetinde bulunmadan yatağıma uzandım. Yorgundum. Çok fazla. Her şey çok hızlı gelişmişti. Kendime daha fazla hakim olmadım. Olmak istemedim. Uykunun, bedenimi sarıp beni kendi boşluğuna çekmesine izin verdim. Aklımdaki bin bir düşünceyi ise bir süreliğine arka plana attım.

Bölüm sonu

3 yorum