KANLI AY GÜNAHKÂR GÜNEŞ Bazı çocuklar kâbusların içinde sanki rüyadaymış gibi büyütülürken, bazı çocuklar ise rüyaların içinde kâbusları yaşardı. Bazıları ise rüyalarda kâbusları yaşardı. Ancak en korkuncu kâbusun içinde kâbusu tatmış ve tatmaya devam eden çocuktu.
Ve ben tam o çocuktum. Hâlâ nedenini bilmediğim şekilde çocukluğumdaki kâbusumun içerisine hapis olmuştum. Ne kadar büyüsem de kan, vahşet, kötü rüyalar, ihanetler, hançerler peşimi bırakmıyor, yakamdan düşmüyordu.
Saatlerce, günlerce, haftalarca, aylarca odama kapanmış gözyaşlarımı mutsuzluğuma ve yalnızlığıma arkadaşlık etmiştim. Umudumun tükendiği yerdeydim, kendimi sıradan birinin yıllarca çalışıp alamayacağı kadar pahalı olan elbiselerimle asmayı dahi düşündüm. Ta ki kulaklarımın işittiği en mantıklı cümlelere kadar...
“Eğer ki gerçekten bir şeylerin değişmesini isteseydin Tanrı’ya ettiğin duaların yanında çabalardın. Kılıcının kabzasını tutmadan savaşa çıkıp savaşı kazanamazsın. Kaderini değiştirmek için çabalamalı, kılıcını tutmalısın.” Çocukluk arkadaşım, çocukluğum, ailem, sırlarım, ruhum olan kişi olan manevi annemin oğlu Night bana bu cümleleri kurduğu zaman yıllardır dinmeyen gözyaşlarım dinmişti. O an anlamıştım ki ben bir savaşçı olmak için yaratılmıştım.
Süslü elbiseler, servetler, saraylar, pahalı yiyecek ve içecekler, prenses olmak... Hepsi sadece dışarıdan görüldüğünde güzel olan şeylerdi. Yoksa birde buz dağının görünmeyen tarafı vardı, en acı tarafı. Misal vermem gerekirse annemi neredeyse hiç hatırlamıyordum, yıllarca hem fiziksel hem de psikolojik işkenceye maruz kalmıştım, halkım tarafından ve diğer soylular tarafından bizzat dışlanıyordum, ailem beni öldürmek için adeta zaman kovalıyordu.
Babam beni hiç istememişti çünkü kendisi yüzünden ölen annemi ona hatırlatıyordum, bu da zaten yüreğinde kendisini kavuran vicdan azabıyla daha da haşır neşir olmasına sebepti. İki ağabeyim ve bir kız kardeşim anneleri yani üvey annem yüzünden benden nefret ediyordu, onları canım pahasına korumama rağmen. Üvey annem ise... Bahsetmeye gerek yok, bir dakika bile düşünmeden zehirli bir urganı benim boynuma dolayabilirdi ki, bunca zamandır nasıl yapmadı? Fakat annemin ölümünde parmağı olduğundan o ölüm ipi çoktan birinin boynuna dolanıp nefesini kesmişti, benim annemdi nefesi zorla elinden alınan kişi.
Şimdi ise tam buradaydım. Yarı bir vâristim, savaşçı bir prensestim, öksüz biriydim, genç yaşta olgunlaşmaya zorlanmış bir kız çocuğu şimdi ise bir kadındım. Üzerimde annemi tanımamamın, cümlesinin, belki iyi bir evlat değil miyim, sorusunun ağırlığı vardı.
Hissettiğim acımasız güneşin ışığıyla kapalı olan göz kapaklarım titredi, yorgunluk nefes alış verişlerimden bile okunuyordu. Bir hafta boyunca kanlı hançerler, kılıçlar, oklar havada uçuşmuştu ancak sonunda rahat sayılacak yatağımdaydım, peşimi bırakmayan vicdan azabımla.
Bedenim kıpırdandığımda görevde aldığım darbelerde yoğun bir acı hissettim, keskin ve soğuk bir acı. Büyük ihtimalle yeni morluklar oluşuyor, kesikler iyileşiyordu. Üzerimde kâğıttan belki de ince olan bembeyaz geceliğim tenimin soluk rengiyle karışıyordu.
Yavaşça gözlerimi araladığımda başımda gerginlikle beni izleyen bir çift masmavi, derin anlamlarla bakan gözle karşılaştım. Kendi camdan farksız olan su yeşili gözlerimi yorgunlukla kırpıştırdığımda, “Iris?” dedim. Sesim adeta, “Ben yorgunum!” diye haykırıyordu.
Nasırlı ancak aynı zamanda tam bir tezat olan pamuk ellerinden biri kalkıp yanağıma yerleştiğinde yanağıma onun avucuna gömdüm. “Kızım?” Annem. Iris benim dadımdı, bebekliğimden itibaren bana sadık şekilde, yorulmadan, bıkmadan bakan kişi olmuştu. Her şeyiyle bana bağlıydı, tıpkı benim ona nasıl bağlı olduğum gibi. Bir sabah onun ellerini hissetmesem ölürdüm, bunu en iyi şekilde biliyordum ki yaşamıştım da.
“Her yerin morluk dolu.” Kaşlarını çattı. Bütün görevlerden sonra azar zamanım olurdu, karga daha bokunu yemeden bana bir hafta içinde yediğim bokların hesabını soruyordu. “Dün gece Night seni saraya getirdiğinde her yerin kandı, attan düştüğünde bayılmışsın.” Uykusuzluktandır, demek istedim ama işaret parmağı ile göz altlarıma dokundu, hain morluklara. “Veya uykusuzluktan bayıldın.” Nasılda tanıyordu beni.
Yatakta doğruldum. Gözlerim odamın her yerinde gezindi, bakışlarımla odanın her detayını yalayıp yuttum. Odam belki paha biçilemezdi lakin duvarlarda hala çığlıklarım, ağlamalarım yankılanıyor, camlarda, aynalarda ve mücevherlerimde yaşadığım cehennem görünüyordu.
“Baban seninle görüşmek istedi, sabah erkenden kahvaltıya ortak salona çağırdı.” Babam? benim babam mı? Normalde beni saraydan sürgün etmek için üzerime sayısız iftira atan adam beni kahvaltıya mı çağırmış? “Yeni bir suikast planı olmasın?” diye sordum yataktan kalkmaya çalışarak ama vücudumda yoğun ağrılar vardı.
“Bilmiyorum anneciğim ama bunun olma ihtimali yüzünden senin yemeklerini ben hazırlayıp ben götüreceğim.” Onun elinden zehir olsa içerim, ona ne kadar güvendiğimi en iyi o biliyordu.
Hiç güvenmesem, gitmek istemesem de kafamı tamam anlamında salladım. Iris elini yanağımdan çektiğinde ve kalkmam için iki kolunu da öne uzattığında anlamaz gözlerle ona baktım. “Koskoca kralın karşısına bir paçavra gibi mi çıkacaksın?” Sorusu beni güldürmek içindi, gülümsüyordu ancak neşeden uzak gerginliğe yakın bir gülümsemeydi bu.
Ellerimle kollarını kavrayıp kendimi yukarı çektiğimde omurgamda ince ama haşin bir acı hissettim. İnlememi bastıramadım. Koskoca yedi gün boyunca bir köpek misali etrafta koşmuş, atlamış, avlamış, insan öldürmüştüm ve şimdi de bunun cefasını çekiyorum, harika!
Dadım benimle beraber geri geriye minik adımlar atarken yavaş olmaya çalışıyordu. Benim canım yanarsa onunda yanıyordu, biliyordum. Çoğunlukla maddi sıkıntı çeken herhangi halktan bir insanın evinden daha büyük olan odamdaki lavaboya girdiğimizde burası oldukça buharlı ve sıcaktı. Uyurken Iris duşu hazırlamıştı.
Havayı kaplayan sisten farksız olan buhar önce mermer duvarlara sonra da bize çarpıyordu. Apaçık yeşil gözlerimle banyonun ortasındaki duşa baktım, o da mermerdi, zarif gül işlemeleriyle doluydu ve bir insanın içene girip yatabileceği kadar genişti. İçi su ve onlarca papatya ile doluydu. Papatyaları çok severdim, hem beni rahatlatırdı hem de kaybettiğim masumiyetimi hatırlatırdı.
Iris beni yürütüp mermer küvetin önündeki tahta tabureye kalçamı koymama yardım etti. Gözlerimle teşekkür edip tenimde dans eden geceliğin eteğinin ucunu kavrayıp yukarı çektim. Bedenimden çekip çıkarttığımda bakışlarım ilk olarak dizlerime ilişti. Kesikler vardı, morluklar oluşmaya başlamıştı ve normal olarak acıyordu. Gözlerim yukarıya tırmandığında karnım, kollarım, göğsüm bacaklarımdan farklı değildi.
“Bir enkazdan farksız görünüyorsun.” dedi manevi annem. Ona baktığımda sağ elinde tahta bir kase ve sol elinde pamuklar vardı. Yanıma yürüyünce elindekileri duş alacağım yerin önündeki mermer sehpaya bıraktı.
Tekrar yavaşça ayaklandığımda sıcak su dolu küvete girdim ve rahatlamayı bekledim. Vücudum ve benliğim gevşedi, o kadar güzel bir histi ki tüm dünyanın kötülükleri o an yakamdan düştü sanki. Mavi gözlü kadın küvetin mermerine yasladığım kolumu kaldırıp papatya çağıyla ıslattığı pamukla tenimi nemlendirdiğinde huzurlu bir iç çekmekten kendimi alamadım. Şu an buna ne kadar ihtiyacım olduğun kanıtıydı bu. Tabii ki içimde hala babamla yiyeceğim yemeğin korkusu vardı ama umursamak istemiyordum. Hiçbir şeyi umursamak istemiyordum, kendimi bile.
✨️
O rahatlatıcı anlardan hiç kalmamıştı şu an. Dakikalardır masada çatal bıçak seslerinden başka bir şey duyulmuyordu. Bu içimdeki stresin, gerginliğin çok daha artmasına sebep oluyordu. Belki aylar belki yıllar olmuştu babamla yemek yemeyeli, oturup aynı yerde nefes almayalı.
Üzerimde derin lacivert kadifeden dikilmiş, bel hizasında gümüş ay desenleriyle bezenmiş, sırt kısmı gümüş çiçek motifleri ile süslenmiş bir elbiseydi. V şeklinde bir göğüs dekoltesi vardı. Alt kısmı yani elbisenin eteği yerleri süpürüyor, kolları bileklerime kadar uzanıyordu çünkü kollarım fena hırpalanmıştı. Bilek kısmımda elbiseye dikilmiş uzun simli ve beyaz tüller vardı.
Ay ışığı gibi parlayan beyaz gümüşimsi beyaz saçlarımı İris tepeden sıkı bir topuz yapmıştı. Küçük ama göz alıcı koyu lacivert mücevherlerle süslü olan tacım düşmemesi için sıkıca kafa sabitlemiştim. Başım ağrıyordu bu yüzden. Ayaklarıma geçirdiğim kristallerden yapılmış cam gibi olan topuklu ayakkabılar elbiseden sebep görünmüyordu. Keşke çıplak ayak gelseydim. Bunu yapardım!
Ortak salonun ortasında upuzun masada karşı karşıya oturuyorduk, o kadar uzundu ki masa neredeyse birbirimizi duyamayacaktık. Kendisi de benim giydiğim renkte lacivert bir takım giymişti. Kafasındaki altından tacı ise bana kıyasla oldukça gösterişliydi. Bulunduğumuz yerde bizim gibi gümüş, altın ve lacivert tonlarındaydı.
“Halkın durumu biraz can sıkıcı.” dedim ağız ucuyla bu ölüm sessizliğini bozarak. Dakikalardır tabağımdaki yemekle oynuyordum. Hayır, zehirli olduğu için korkmuyorum sadece iştahım kuş olup uçtu.
“Eirlys,” Babamın yorgun fakat otoriter sesinden yıllar sonra adımı duyduğumda sızlayan omurgamdan aşağı bir ürperti indi. Çenemi kaldırdım ve gerginlikten bulanan midemi yok saydım. “Efendim?” diye sordum cesaretli olmak isteyerek ama çekingen bir şekilde.
Babam yani diyarın en çok düşman görülen kralı; Kral Cyrus, çatalını tabağındaki domatese batırıp ağzına attı ve çiğnedi. Lokmasını yuttuğunda sandalyesinde dik bir pozisyona geçti ve onunla birlikte ben de doğruldum.
“Yarın eski krallığa on altı vârisle beraber sürgün edileceksin.” Dokuz kelimeyle nefesim kesildi, tükürüğümde boğuldum. Ancak tepkilerimi umursamadan konuşmaya devam etti. “Kanlı ay bu gece göğe yükselecek ve tam iki hafta sürecek.” Ölüm gelecekti. “Bu altı gün boyunca diğer krallıklarla aynı sarayda kalacaksın.” O kadar bunalıyordum ki üzerimdeki elbiseyi parçalayıp babama yedirmek ve onu susturmak istiyordum.
“Her krallıktan tek bir vâris seçilecek ve seçilen o vâris sensin. Birazdan git ve eşyalarını hazırla.” Bu kadardı. Sessizliğe gömüldü. “Neden ben?” diye sorabildim sadece. İstediğim tek şey bu soruma cevaptı. “Neden ben!” Sinirlerime hakim olamayarak sandalyemden öyle bir kalkıp öyle bir tabağı yere devirdim ki sandalye yere düştü, tabak parçalara ayrıldı ve babam afalladı.
Kendimden bile böyle bir tepki beklemiyordum ama mantık aramıyordum. “Neden beni seçtin? Neden senin için daha önemli olan evlatlarını seçmedin?” Onun cevap vermesini beklemeden kendi sorumu kendim cevapladım. “Çünkü gözünde halkındaki sıradan insanlar kadar bile değerim yok!” Bugün yüzleşmek vardı, susmak yoktu.
Babamda ayağa kalktığında ve bana doğru ağır ama öfkeli adımlarla geldiğinde çenemi kaldırdım. Bu sefer susmam, gerekirse kellem gidecek ancak susmayacağım. Adımları önümde bittiğinde tam gözlerine baktım, o an çok silik bir şekilde gözlerine kazınan pişmanlığı ve özrü gördüm? Sanırım. Sanırım çünkü hala var gibi gelmiyordu.
“Gitmeyeceğim! Ben burada kalıyorum!” Omuzlarımı geriye attım, sırtımı dikleştirdim ve çenemi daha da kaldırdım. “Hayatımı katlettin.” diye haykırdım şiddetle. Gözlerim doldu ancak nedeni hüzün değildi. Hüzünden uzak, acımasızlığa bir nefes kadar yakındı. “Annemi de öyle!” Bu cümle birçok duygu, kelime ve ruh barındırıyordu. Öyle ağırdı ki ben bile bir an dondum kaldım. İşte bundan sonra sağ yanağıma sert bir tokat yememle kafam sola döndüm. Bu tokat öyle bir gururumu kırdı ki ağzımdan gelen kan tokattın eseri değil, ölmüş gururumun kanıydı. Ben kendi gururumun, onurumun katiliydim.
Babam tokat attığı eliyle çenemi kavradığında rüyada gibiydim. Gerçeklik algım adeta yok olmuştu. “Sakın, sakın o kadın için beni suçlama!” Cümleleri söyledi ve çekip gitti. Benimle beraber sessizliğe gömüldü her şey. Bu hayat çok acımasızdı, çok hem de çok.
Yere çöktüm ve yanaklarımdan boynuma, boynumdan göğüslerime gözyaşlarımın süzülmesine izim verdim. Bu son kez çöküşüm olsun istedim ama cehennemin bana farklı planları vardı. Fakat şu bir gerçekti ki her bir çöküşüm daha sağlam bir doğrulmayla son buluyordu, her anlamda.
✨️
Yine doğruldum. Hayatım doğrulmak ve çöküş arasındaki ince çizginin arasındaydı. Kısacası ip üstünde yürüyordum.
Doğrulmak bazen güçsüzlüğü getirirdi, nedeni güçsüzlükte bazen kibri doğururdu. Kibir ise insanın çöküşü olurdu. En tehlikelisi ise kibirden burnunun ucundaki uçsuz bucaksız çukuru göremeyen insandı.
Çöküş ise bazen ciddi bir çöküşü getirirdi, bunun nedeni ise bazen insanın bir daha doğrulmak için kendince geçerli bir sebebi olmaz veyahut gerçekten bir sebebi olmazdı, işte bu mutlak bir çöküşün habercisidir.
Kalbimi yakıp kavuran bir yangın vardı, öyle ki küllerim dahi yanıyor, yanıyor ve yanıyordu. Saf acı ve çaresizlik hissediyordum. Lakin yanında hissettiğim cesaret, güç isteği bu iki duygunun yoğunluğunu azaltıyordu. Geçirmiyordu, azaltıyordu. Hiçbir şekilde duygularımı yaşamaktan kaçmadığım gibi bu kötü duygularımı da sonuna kadar yaşıyordum. Acılarım beni ben yapan şeylerdi.
Yediğim tokatla nevrim dönmüştü, saatlerce kendime gelememiştim, tek hatırladığım çocukluğumun bana sıkıca sarılması ve karşısındaki bir kral olmasına rağmen onu öldürmek istediğini bağıra çağıra söylemesiydi. Benim çocukluğum babasını çok severdi ama artık sevmiyordu. Artık çocuk değildim.
Aklım başıma tekrar konduğunda her şey bana detaylıca anlatılmıştı. İnatla anlamadığım için defalarca anlatmışlardı. Artık neler olacağını çok iyi biliyordum, ölümümü de dahil. Çünkü bu bir gelenek değil sessiz bir ölüm fermanıydı.
Perpai Krallığı ile düşman olduğumuz için sarayın arkasından, yön olarak Kuzey-Kuzeydoğu yönündeki iskeleden çıkacaktı gemi, tabii gece olacaktı bunların hepsi. Ardından Kuzeydoğu yönüne dönüp aşağı doğru inecektik. İstikametimiz eski Krallık Shi idi.
Geminin pruvasından gecenin karanlığını ve sessizliğini almış okyanusu izliyordum. Su o kadar soğuktu ki bir an kalbimi bu su ile yıkamak istedim.
Nippori Krallığının en eski ama en sağlam ve diyarda en fazla zafer kazanmış gemisi olan Yaşlı Anı ile seyahat ediyorduk. Adının Yaşlı Anı olmasının sebebi her zafer, her yeni macerada geminin yelkenine, dışındaki tahtasına o olaylarla alakalı semboller çizilip kazınmasıydı.
Örnek vermem gerekirse geminin yelkeninde büyük bir ahtapot sembolü vardı ama bu ahtapotun yedi kolu vardı. Öyle büyüktü ki kumaş parçası sadece o desenle kaplıydı. Yedi kollu olmasının sebebi yedi özgürlüğü temsil ederdi ve bu gemi tarihin en büyük ahtapotunu yakalamıştı.
Yedi sayısı yedi büyük günahı temsil ederdi, yedi büyük günahtan arınan her bir insan özgür, vicdanı temiz olurdu.
Kanlı Ay, içten ölümümü haber vermek istiyormuş gibi en tepede kızıl kızıl parlıyordu ve parlaklığı okyanusun hırçın dalgalarına çarpıyordu. Yosunun ve okyanusun tuzlu kokusu, geminin tahta kokusuyla birleşen hava huzur kokuyordu. Bu üçlü beni rahat hissettiriyordu.
Üzerimde aynı elbisem ve giysilerim vardı, tek farkım saçımdı. Hafif dalgalı saclarım rüzgârda dalgalandıkça içimi kaplayan huzur katlanarak artıyordu. Ellerimi yasladığım pruvanın altındaki masalları avuçlarımda hissettim resmen. Kim bilir hangi güçlü deniz askeri buraya tutunup kazandığı zaferden sonra gururlu bir nefes çekmişti ciğerlerine?
Kulaklarıma eklenen ince ıslık çalma sesiyle irkilerek omzumun üstünden arkama baktım ve o dudaklarımda ince bir gülümseme oluşmasına asla engel olamadım çünkü karşımda duran kişi Night’tı.
Sarı bukleleri alnına düşmüştü, dağılmıştı. Ben ona baktığımda her zaman parlayan açık kahve gözleri yine parlıyordu. Burnundan yanaklarına yayılan çiller buğday teninden ve karanlıktan dolayı hiç belli olmuyordu. İnce dudaklarında kendini beğenmiş bir sırıtma oynuyordu.
Zırhı ayın kızıllığında parlıyordu. Gövdesini saran zırh, ustalıkla dövülmüş cilalı çelikten yağılmıştı. Göğüs kısmında kabartma halde duran kraliyet armamız yani altı kanatlı melek sembolü oldukça belliydi. Omuzları genişti, üzerlerine işlenmiş altın kaplamalı motifler gücü ve kudreti sessizce anlatıyordu. Metal plakalardan oluşan kollar ve bacaklar hareket kabiliyetini engellemiyordu. Bu zırhı taşımak hem bedenen hem de ruhen bir disiplin ile güç gerektiriyordu.
Rüzgâr omuzlarından ayaklarına dökülen kan kırmızısı rengindeki pelerinini dalgalandırıyordu, tıpkı dağılmış saçları gibi.
Sürekli yalamaktan ve çatlamış dudaklarımı yaladım. “Night,” dedim sesimdeki samimiyeti gizleyemeyerek. Kendisi ile çok küçük yaşta tanışmıştım. Annesi Iris, korsan eşi tarafından Nippori Krallığına satıldığında o da mecburen annesiyle gelmişti. Normalde bir de ikizi varmış lakin babası onu esir almış, birbirlerini tanımadan ayrılmışlardı ki Night’ın ruhunu okuyabilen biri olarak yüreğinde yanan kardeş özlemini görebiliyordum.
Yanıma yürüyüp o da ben misali ellerini geminin burnuna yasladığında kafası soluna yani bana dönüktü. Ben de kafamı ona çevirdim. “Okyanus hırçın.” Sesi bana huzur veriyordu çünkü o benim ailemdi.
Kafamı onaylarcasına salladım. “Fakat sen daha hırçınsın Eirlys. Bunu yangın yerine dönen gözlerinden okuyabiliyorum.” dedi kendinden emin bir sesle ki yalan değildi, haklıydı. Kendimi koskoca bir krallığı yok edebilecek bir güçte hissediyordum.
“Yanıyorum. Belki anlayamazsın ama canım çok acıyor. Vicdanım, ruhum beni yakıp kavuruyor.” Ellerimi sıkıntıyla dalgalı saçlarıma geçirdim. Güvenle elini omzuma koyup sıktığında bu basit bir hareketti lakin bizim için yoğun anlam içeriyordu.
İki eliyle kollarımı kavrayıp beni kendine çevirdiğin ona baktım. Gözlerim doluyordu, kahretsin. Ağlamamalıydım. “Anlarım, neden biliyor musun?” Bilmiyorum anlamında kafamı salladığımda dolu gözlerimi görmemesi için aşağı baktım.
Sessiz durunca gece diyarlardan diyarlara seyahat eden kuşların, içimdeki hırçınlığın aynası olan dalgaların sesi daha duyulur oldu. Üzerinde durduğumuz Yaşlı Anı bir beşik gibi sallanıyordu, hissediyorduk.
Derin bir nefes aldığında, “Kardeşler hisseder canımın içi. Seni böyle gördükçe başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissediyorum.” dedi. “Eğer sana bir şey olursa bir kardeş kaybını daha kaldıramam.” Beni kendine çekip sıkıca kollarını doladı. Kendimi öyle güvenli hissettim ki tek dik durmam gerekmediği yer burasıydı herhalde.
Bu huzurla beraberinde gözlerimdeki yaşlar süzülmeye başladı. Artık ağlamamak için verdiğim çabayla başıma ağrılar giriyordu.
“Katlanamıyorum, dik durmak çok zor. Yoruldum. Yıkılma noktasına geldim.” Titrek nefeslerle kendimi açıklamaya çalıştım. “Ben varım,” dedi. Sesi acıyla titriyordu, nedeni ise beni böyle görmesiydi. “Ben olurum senin dik duruşun, yorulduğunda bana yaslan.” Hep öyle yapıyor ve yapacaktım da.
Ağlarken onun kollarında vücudum gevşemeye başladı. O da hiç bırakmadı beni, bırakamazdı ki zaten. On kere derin nefes alıp vermeye başladığımda geminin sallantısını unutmuş ve kendimi kâbusların içine yuvarlanmış buldum.
✨️
Bir hatayı, tek bir insan kaç kere yapabilir? Bir mi, iki mi, dört mü, on mu? Ben söyleyeyim, hep. Kendimden biliyorum çünkü. Daha küçücük bir kız çocuğuyken kardeşlerim beni bir köpekten farksız görmelerine rağmen her zaman onları korumaya çalışmıştım. Büyük hata... Kocaman ve kocaman bir hata.
Bir örnek daha, canımı hatırladıkça yakan bir örnek. Babamı sevmeye çalışmıştım. Evet, defalarca denemiştim. Dövdü, yine de denedim. Sövdü, yine de denedim. İftira attı, yine denedim. Öldürmeye çalıştı, yine denedim... Aslında bu kendime ettiğim en büyük hakaretti. Bir baba bu kadar kötü olmamalıydı...
Etrafa ağır şekilde ölüm kokuyordu. Acımasızca kan kokusu burun deliklerimden beynime hücum ediyordu. Ölüm korkusu ve kan kokusu ile yaşamanın çaresizliğini çok az kişi bilirdi ki ben de o çok az kişinin içerisindeydim. Kahretsin.
Gece nasıl bir cehennemden çıktığımı hatırlayamayacak kadar salaktım birkaç saattir. Tek hatırladığım Night’ın beni bu dünyadan korumak ister gibi tutmasıydı.
Nippori’den Shi’ye gitmemiz aralıksız on altı saat sürmüştü ki biz gece ikide çıkmıştık yola. Canım çıkmıştı, artık istediğim son şey o lanet krallığa gidip bana verecekleri odanın yatağında uyumaktı. Uyumuştum evet ama bir gemide ne kadar rahat uyunabilirdi?
İçimde, adeta ruhuma işleyen cinsten bir korku vardı, bu dışlanma korkusunun en saf haliydi. On doluz yıllık yaşamım boyunca acımasızca dışlanmıştım. Yarı kraliyet soyundan geliyordum, diğer yarımda tanımaya fırsat bulamadığım cariye annemin soyuydu. Bu durumum herkese göre öyle utanç vericiydi ki tüm krallıklarda benimle dalga geçerlerdi. Duymuş, görmüş ve yaşamıştım.
Bu kadar aşağılandım, bu kadar ezildim ve hâlâ yaşıyorsam... Acaba hâlâ umut var mı? Yoksa ben sadece inatla ölümü erteleyen biri miyim?
Yüksek ihtimalle ölümümü erteliyordum ama ölüm meleğinin soğuk ve ıslak nefesini ensemde hissediyordum.
Gün batımında Night ile ben atlarımıza binmiş, geminin demir attığı kuzey limanından krallığın ön kapısına yani güneye doğru hareket ediyorduk. Orman böceklerin sessiz uğuldamaları, kuşların nidaları, yaprakların hışırtılarıyla inliyordu. Huzurlu bir ortamdı ancak bu huzuru bozan hisler içimden taşıyordu.
Güneşin günârkarlığı ağaçların arasından sağdan bize vuruyordu. Üzerinde olduğum geçmişimden bile daha kara renge sahip olan atım Karaca, hızlı ama tempolu toynaklarıyla benim yönlendirmemle ilerliyordu kuru toprağın üzerinde. Giydiğim elbise, topuklu ayakkabım ve tacımla beraber ata binmem çok zor olmuştu. Night, kendi bana tamamen zıt renkteki bembeyaz atıyla arkamdan ilerliyordu.
Bileğimle hareket eden elbisemin tülüyle Karaca’nın yumaşacık ve kendine göre garip bir şekilde beyaz olan yelesine parmaklarımı geçirdim. Bu hoşuna gitmiş gibi kişnediğinde artık renk kalmadığını düşündüğüm dudaklarımda minik, şefkatli bir gülümseme oluştu.
Parmaklarım nazikçe havanın etkisiyle dalgalanan yelelerinde gezdirirken Night’ın eğlence dolu sesini duydum. “Bir at kadar değerim yok, alınıyorum.” dedi gülerken. Karaca sanki buna sinirlenmiş gibi burnundan ağır bir nefes verdiğinde genişçe sırıtmaktan kendimi alamadım. “Tanrım, kimse bana karşı koyamıyor.”
Kendi atı Akyaz ile beraber benimle aynı hizaya geldiğinde bakışlarımı yoldan ayırmadan, yüzümdeki aynı sırıtışla atımı sürmeye devam ettim. Eski saraya yaklaştıkça karmakarışık bir örgü gibi olan orman daha da karışıyordu. Ağaçların gövdesini zincir gibi kaplayan sarmaşıklar, atlarımızın ilerlemesini zorlaştıran dikenli bitkiler ve sivri taşlar, batan güneş... Hepsi hem korkunç hem de bana göre hoştu.
Karaca’nın ve Akyaz’ın nalının düzenli sesi, derilerinden gelen hafif ter ve saman kokusu, toprak kokusu, bitkilerin kokusu... Çok hoştu, iç ısıtan cinstendi. Artık neredeyse batan güneş, iki atında kestane rengi gözlerinde son kez ışıldıyordu sanki.
Uzun bir yürüyüşten sonra günahâr ışıklar tamamen sönmüştü ve biz ikimizde sarayı sonunda görmüştük. Giriş açıma Eski Krallık girdiğinde su yeşil gözlerim istemsizce tabak gibi açıldı.
Uğultulu ormanın kalbinde, yüzyıllardır zamanın unuttuğu bir taş yığını gibi yükseliyordu gri renkli kuleler. Sanki doğa, bu kaleyi unutmuştu da bizden kendine hatırlatmamızı istiyordu. Koyu yeşil ağaçlar, sivri çatılarla yarışır gibi göğe uzanıyor dallar taş duvarlara değecek kadar yaklaşıyordu.
Kalenin taşları sanki geçmişin günahlarının bedelini çekiyormuş gibi kararmıştı. Koyu kurşuni renkli çatılar, keskin uçlarıyla göğe acımasızca batıyor gibiydi. Kalenin etrafında dönen rüzârın uğultusu, eski bir büyüyü hatırlatıyordu. Her biri birbirine eşit yüksekliğe sahip olan dört kule, saraya asimetrik ancak görkemli bir siluet kazandırıyor, ortasındaki büyük çatı, dağılmış yapraklar gibi birbirine yaslanmıştı.
Giriş kısmındaki taş merdiven, yosun tutmuştu ve ahşap çift kanatlı kapının önünde, zamanın yavaşça aşındırdığı bir taş balkon duruyordu, teras gibiydi. Kaleyi çevreleyen taş duvar, aşağıdaki dar patikaya kadar uzanıyor, etrafında eski zamanlardan kalma bir hendeğin izleri silikçe seçiliyordu.
Ormanın ortasında, karanlıkta iç içe geçmiş bu yapı, bir masaldan fırlamış gibiydi. Ama bu masal mutlu sonla bitmiyor, aksine her köşesinde yarım kalmış dualar,, susmuş çığlıklar ve unutulmuş isimler taşıyordu. Bu saraya giren biri, sadece taş duvarlarla değil, zaman ve sessizliğin ağırlığıyla da yüzleşmeye mecburdu.
Benim ölümüm burada olacaktı, hissediyordum. Burada unutulmaz şeyler yaşayacaktım, biliyordum.
Karaca’ya bağlı olan eğeri daha sıkı tutup hızlanması için çekiştirdiğimde atım öncekinden hızlı bir şekilde yürümeye başladı. “Burası ürkünç derecede büyüleyici.” dedi Night, sesinde gerçekten bir etkilenme vardı lakin kısmen belli olan korkuyu sezebiliyordum.
Kafamı histerik şekilde onaylarcasına salladığım sırada atımla hızlı hızlı sarayın kapısına çıkan yokuştan çıkmaya başlamıştık. Akyaz kendisine zıt olan yelelerinin bozulmasına hep sinir olurdu ki şu an Night onun yelelerini dağıttığından öfkeli kişnemelerini duyabiliyordum.
Samimi şekilde kıkırdadığımda sonunda sarayın terasa benzeyen eski girişine gelmiştik. Yerler neredeyse erimeye yüz tutmuştu. Karaca, tiksinir gibi burnundan hırıltılı br ses çıkarttığında rahatlaması için beyaz yelesini okşadım. Night ise sonunda yanıma geldiğinde sırtımı dikleştirdim, o da dikleştirdi. Akyaz hâlâ burnundan soluyordu lakin benim atım çok sakindi.
İki kanatlı tahta kapı açıldığında bizi orta yaşlardan biraz daha yaşlı bir kadın karşıladı, arkasında iki tane demir adam diyebileceğim muhafız vardı. Çenemi kaldırdığımda kadını inceledim. Yılların yorgunluğu ile grileşmiş ve keçeleşmiş saçlarını sıkıca topuz yapmıştı. Teni kendi gibi soğuk duruyordu, hem soluk hemde bembeyazdı. Masmavi gözleri büyük bir ciddiyetle bana ve Night’a, hayır, bana bakarken ciddiyetle yanıyordu. Üstünde giydiği simsiyah elbisenin kumaşı bu sefalet yerinde olamayacak kadar güzeldi.
Otoriter, ciddi ama bana karşı olan alaycı sesi konuştu;
“Hoş geldiniz Eirlys Aiken.”
Haha, prenses dememişti. Neden? Çünkü öyle bir önem veriyordu ki sınıf ayrımına bu dünya, sen istersen imparatoriçe ol, soyunda bir soysuz varsa sen bir hiçsin.
