1.Bölüm: Vizyon İnsanlar iyiliğe ve kötülüğe göre hareket eden birer yaratıklar. Onları seçim yapmaya yönlendiren ise aileler ve düşünceler. Ama ya o düşüncelere biri sızsa ve aileleri yok etse. Siz insanlar mutlu olur musunuz? Bu kötülük mü? Hayır kahkahalar atmalısınız ve atacaksınız. ⚜️KIZIL KRALİÇENİN LANETİ⚜️ Boynuma saplanan dişlerle derin bir nefes aldım. Ama sanki nefesimi dahi kesen ve düşüncelerimi zehirleyen birşey vardı. Zaten karanlık olan gökyüzü daha da karardı. Gözlerim açıktı ama gördükleri dünya değişmişti. Her yerde ateşler vardı. Sonsuza dek sürecek bir yangına benziyordu.  Ateşlerin arasında ilerlerken sebepsizce gülümsüyordum. Sanki bu olanlar bana zevk vermeliydi. Ama ben gülümsesem dahi içimde bir yerlerde zevki hissetmiyordum. Sadece acı ve üzüntü vardı. Zihnimden gelen sesli kahkahalarla dururken etrafımda dönmüştüm. Ama kimse yoktu. Bu kahkahalar gerçekten zihnimden mi geliyordu? Yoksa bir rüyanın veya halüsinasyon'un içine mi çekilmiştim? "Anne, neler oluyor?" Yerdeki ölü bedene bakarken ki duyduklarımın hemen ardından kadının sımsıkı tuttuğu ele baktım. Küçük bir el vardı sadece. Bir çocuğa aitti ama çocuktan kalan tekşey eliydi. "Oğlum kaç." Bakışlarımı onlardan çekmeden geriye doğru iki adım attım. Ama ayağım bir bedene takılmış, sendeleyerek yere düşmemi sağlamıştı. Bakışlarımın takıldığım bedene dönmesiyle zihnimdeki sesler sustu ve başka birine ait tok ses zihnimde yerini aldı. "Bu lanet şeyler hepimizi yok edecek. Üstelik kan içi-" Devamı neden gelmemişti? Adamın susmasını sağlayan şey boynundaki diş izleri miydi? Hızla yerden kalkarken gök yüzüne baktım. Daha az önce kim olduğunu bilmediğim ve kim olduğunu bile bilmeyen bir yaratık beni göğe çıkarmış, uzun, sivri dişlerini boynuma saplamıştı. Benim bu lanet yerde ne işim vardı? Yerdeki bedenlerin hareketlenmesiyle yutkundum ama kıpırdayamadım. Çenem kasılırken derileri topraklaşarak dökülmüş bedenlere bakıyordum. Vücutlarındaki kıllar dökülmüştü ve bedenlerindeki tek yaşama belirtisi ayakta durmaktı.  Yirmiyi aşkın beden ayağa kalkarak yolun sonuna ilerlerken ben sadece duruyordum. Ama durmak mantıksızdı, geri gitmek de buna dahildi. Çünkü çıkmaz bir sokakta olmadığım sürece geri gitmek beni güçsüz yapardı. Derin bir nefes alarak, titreyen göğsüme ve ayaklarıma inat ettim ve ilk adımımı attım. Zamanla gerisi de gelirken tüm o cesetlerin peşinden ilerliyordum. Nereye gittiğimi dahi bilmeden. Geçen sürenin ardından şehri geçmiş ve ağaçların içine girmiştik. Ormanın sonunda taşlık bir dağ varken ben sadece kopan uzuvlarla süslenen merdivene bakıyordum.  Merdiveni görerek duran cesetlerle bende durdum. Bedenler ve gözler yavaşça bana çevrilirken, ben sadece merdiveni inceliyordum. Tüm o cesetlerin etrafımı sardığını hissetsem dahi kıpırdamadan merdivene bakıyordum. Çünkü benim için açık bıraktıkları tek yer merdivendi. Sol tarafındaki gölgeden beyaz silüetlerin aksine, sağ tarafta da siyah gölgeden silüetler vardı. Sanki bir teraziyi andırıyordu. Siyah gölgeler az daha ağır bassa merdivenin dengesi bozulacak gibiydi. Neydi bunlar iyilik ve kötülük mü? Farkında olmadan Türk'lerin izlediği şu Selena'ya mı girdim? "Selena nedir bilmem ama merdivenin sonunda göreceklerinin iyilikle veya kötülükle alakası yokken, merdivenin tam olarak bu iki şeyle alakası var." Sağımda beliren kırmızı gözlü, siyah saçlara sahip kızın teni ölü olduğunu belli edecek kadar beyazdı. Ellerini havaya kaldırarak sinir bozucu bir kahkaha attı. "Hayır, ben hiç yaşamadım ki öleyim." diyerek arkasını dönmüş ikinci adımının ardından saydamlaşarak yok olmuştu. Neler olduğunu anlamayı istemekle bilmek arasında çok fark vardı. Bir rüyada olup olmadığımı anlamak için tırnaklarımla omzuma ufak bir çizik attım. Kan vardı ama acı yoktu. Kaşlarımı çatarak merdivenleri koşar adımlarla çıktım ve dağın zirvesinden yerdeki kuru bedenlere baktım. Ufacık gözüküyorlardı ve ben bayağı yüksekteydim. Ama buraya çıkmam on saniyemi dahi almazken nasıl bu kadar uzakta olabilirlerdi. "Bu durumu müslümanların sırat köprüsüne benzetebilirsin. İyiliği çok olan hızlı geçerken kötülüğü fazla olan geçmekte zorlanır." Arkamdan gelen sert ama bir kadına ait olduğuna emin olduğum sesle yavaşça arkamı döndüm. Sadece sesiyle değil duruşuyla da gücünü belli ederken ona doğru bir adım daha attım. Bu hareketimle kahve hareleri kırmızılaşırken, benden bir adım uzaklaşmıştı. Gözüktüğü kadar güçlü değildi demek ki.  Hemen arkasındaki alevler harlanırken düşüncelerimden haberdar gibiydi. Sorularım vardı ama bunları aklımdan dahi geçirmedim. Çünkü eğer zihnimden haberdarsa sorularımı bilecekti ve eğer ona sormayı denersem cevap vermeyeceği konusundaki düşüncelerimde sadece bir histi. Güvensizlik. Karşımdaki beden bana hiç güven vermiyordu. Ve sanki gelecekte bir nedenden dolayı karşılaşacağız gibiydi. Öne doğru büzülen dudaklarına bakarak göz devirdim. Bir şeyler düşünüyor ve bunu belli ediyordu. Ama düşüncelerini bana anlatmıyordu. "Kim olduğunuzu veya neden bunlara dönüştüğünüzü sormayacağım. Sadece bana bunların başlama nedenini söyle ki bir şekilde haklı olduğunuzu düşüneyim." Dediklerimle öne büzülen dudakları gerildi ve yukarıya doğru kıvrıldı. Sağ dudağı gereğinden fazla havalanırken beni küçümsediğini anlamıştım. Ve bakışlarıyla dahi bana küçük bir böcek olduğumu söylüyordu. Ahh o böcek neler yapacaktı. Bu sefer o bana doğru adımlarken olduğum yerde durdum. Sağ elinin işaret parmağı ile çenemi kaldırırken beni ilginç birşey görmüşçesine incelemeyi kesmiyordu. "Çok garip. Benden etkilenmiyorsun." dedikleriyle bu sefer ben dudaklarımı büzmüş ve bakışlarının odağını düşürmüştüm. Ondan etkileneceğimi düşünürken benim onu araştırdığımdan da bir haberdi. Kızıl Kraliçenin Laneti arzuydu. Ama bu arzu ne içindi? Ona bir adım daha yaklaşarak gözlerini daha yakından inceledim. "Kızıl Kraliçenin Laneti. Lanet nedir ve ne zaman, neden oluşmuştur?" Sorumla duraksarken gülümsemiş ve benden birkaç adım uzaklaşmış, ateşten tahtına oturmuştu. Derin bir nefesi içine çekerken bakışlarını gözlerime çıkarmıştı. "On sekizinci yüzyılların sonunda yaşayan bir prenses varmış. Daha on dokuz yaşındaymış ve ittifak için evlenmesi, kendi diyarından daha da uzaklara gitmesi gerekiyormuş." konuşurken bana da küllerden bir taht oluşturmuş, devam etmek için oturmamı beklemişti. Oluşturduğu tahta oturarak devam etmesi için elimi salladım. Bu hareketimle ufak bir kahkaha atarak ellerini birbirine çarptı. "Evlenmiş. Ve ilk gecelerinde acı çekmiş. Kral ona çok kötü davranmış. İstemediği şeyler yapmış." Cümlesinin sonuna gelirken harlanan gözleri pek de iyi şeylerin olmadığını gösteriyordu. "Ertesi gün prenses şatodan kaçmış. Karanlık yolda tek başına üzerindeki kısa kıyafetlerle ilerlerken ne yapacağını bilmiyormuş. Ama zaten kaçamamış. Kral bulmuş onu ve bulduğunda krallığa değil yüksek bir yanardağın tepesine çıkarmış. Ve prensesi o yanardağa atmış." Anlattıklarıyla yutkunurken içten içe o krala lanetler okuyordum. "Atmadan önce ise insan olmayanların yaşamaya hakkının da olmadığını söylemiş. Kızı tetikleyen bu olmuş. Çok öfkelenmiş. Ateş'i dahi yaracak kadar. Yanardağın lavları dipten başlayarak kurumaya ve taşlaşmaya başlamış. En sonunda ise kızın ayak basabileceği yerde durmuş. Ateş kızı yakmamış. Kızın canını yakan tekşey insanlara güvenmesiymiş." Saçlarının uçları da kıvılcımlaşırken yerimde dikleştim. Gözlerinden yanağına doğru kayan lavla yüzüm buruşurken bunların ne tür varlıklar olduklarını düşünüyordum. "Kız saçlarını yarım ay şeklinde savurarak lavların içinde doğrulmuş. Ve etrafındaki askerlere dahi bakmadan tanrıya dua etmiş." Tahtından kalkarak ortaya geçmesiyle bende ayağa kalktım. Vücudundaki damarlar ateşten haritalara dönerken benim yapabildiğim tekşey, aldığım nefeslerle kendimi sakinleştirmekti.  Elleri havalandı. Gözleri daha da kaynarken, altımızdaki taşlar da çatlıyor, bana kızıl lavı gösteriyordu.  "Çektiğim acıları türüme yaşatanlara yaşatacağım. Her bir anını o silikleşmiş zihinlerine kazıyacağım. O nefret ettikleri yaratıklara dönüşmelerini izleyeceğim." Artık alevlerle oyalanmıyor, dans ediyordu.  "Onları lanetlendiğim gibi lanetleyeceğim. Bunun için yüz yıllarca hapsedilecek olsamda bunu diliyorum." O nasıl lanetlenmişti? Nasıl böyle bir şeye dönüşmüştü? "Merak mı ediyorsun, küçük? O zaman cevapları bende arama. Çünkü eminim ki o kadar efsane veya masalın içinde gerçek olan birşeyler vardır. Aynı hayatlarınızdaki bizler gibi..." Kendisini ve hayatımızı bir hikayeye mi benzetiyordu. O zaman kurgusal karakterden devam etmeliydim. Gözlerim tekrardan kararırken bedenimdeki kollarında çekildiği hissettim. Bedenimin yardığı rüzgarla titrerken aşağıya düştüğümü fark etmiştim. Daha az önce beni ısıran yaratık şaşkın gözlerle beni seyre dalmışken ben düşüyordum. O an yapılabilecek tek mantıklı şey dikkat çekmekti. Çığlık atarken onun veya başka bir türün bana yetişmesi için dua ediyordum. Aslında daha az önce ısırılmıştım. Dönüşmem gerekmiyor muydu? Kızıl yangını harelerin bana yaklaşarak yetişmesiyle kollarımı omzuna sardım. Elleri belimi sararken gözlerim kapanıyordu. Aniden kesilen adrenalin beni güçsüz düşürmüştü. Gözlerimi kapatırken birşeyi tekrarlamayı da unutmadım. "Bize yaptıklarınızı ödetmeden ölmeyeceğim." dememle, belimi saran kollar daha da sıkılaşırken benim kollarım tamamen güçsüzleşmiş, onun bedeniyle olan bağımı yitirmişti. 🩸 Andre Maximiliaan. Zihnimdeki her hücrenin titreşerek bana söyledikleri isim kime aitti? Başımı sağa çevirmemle, göğsümdeki elim güçsüzce yatağa düşmüştü. Hissettiğim tekşey yorgunluktu. Artık yalnız değilsin küçük. Duyduğum bu naif, heyecanlı ses kime aitti? Gözlerini aralarsan göreceksin. Sadece bir anlığına da olsa. Gözlerimin üstünde hissettiğim ağırlıkla baş etmeye çalışırken elimle yatağın üstündeki pikeyi toplamış sıktırmıştım. Canım yanıyordu. Ama yine de gözlerimi aralamayı başarmıştım. Karşımda benimle aynı yatağa yatan bir kız vardı. Gözleri kırmızı, teni beyaz, saçları siyahtı. Bana olan yakınlığından yüzünü tam göremezken hızla geri çekilmiştim. Geri çekilmemle silüet yok olmuş, uğultular kesilmişti. Aldığım hızlı nefeslerin ardından elimi göğsüme götürerek ayağa kalktım. Üstümdeki beyaz kısa kol yer yer kan olmuşken, omzumda da bir çizik vardı. Bir rüyada olup olmadığımı anlamak için tırnaklarımla omzuma ufak bir çizik attım. Kan vardı ama acı yoktu. Hatırladığım şeyle gözlerim kapanırken, elim alnımı ovalamaya başlamıştı. Gördüğüm şeyin öylesine bir rüya olmadığını biliyordum. Ve her ısırılan kişi geçmişten bir vizyon görürdü. Ben ısırılmayı en çok annemi tekrardan görebilmek için istemiştim. Ama gördüğüm şeylerin annemle en ufak bir ilgisi dahi yoktu. Hatırladığım yeni şeylerle gözlerim büyürken, gerçekliğini tartıyordum. Kızıl Kraliçe'yi görmüş ve lanetin nasıl olduğunu öğrenmiştim. Lanet olsun ki onunla konuşmuştum. Nedendi? Neden gördüğüm kişi kızıl kraliçeydi? Duyduğum inleme ve bağırış sesleriyle yataktan kalkarken etrafı incelemeye başlamıştım. Odadaki renkler siyah, gri ve beyazla sınırlıyken, tavana asılmış ayna, renkli vitray camlarla ve ışıklarla süslenmişti. Vitray camlarla tasarlanan şey zift rengindeki kanatlar ve kan kızılı rengindeki gözlere sahip bir kadındı. Yüzü net değildi. Ama bir anlığına da olsa tanıdık gelmişti. Yutkunurken telefonumla aynanın fotoğrafını çekmiş ve odadan çıkmıştım. Geldiğim koridorun aydınlık kısmına değil, seslerin geldiği yöne ilerlemiştim. Karanlığa. Hızlı ama sakin adımlarla merdivenlerden inerken, seslerin neden çıktığını düşünüyordum. Belkide bir yaratık vardı ve acı çekiyordu. Hayır bu saçma olurdu. Acı çektirmek için oluşmuşlardı, çekmek için değil. Tüm bunları iterek durdum. Asıl benim neresi olduğunu bilmediğim bu evde ne işim vardı? Şuan için en mantıklı ve cevaplanması gereken soru bu değil miydi? Başımı iki yana sallayarak merdivenlerden inerken telefonumun flaşını açmış, az da olsa karanlığı gidermiştim. Adımlarım daha da hızlanırken seslerin kaynağına iyice yaklaşmıştım. Öyleki duyduğum cızırtı seslerinin de elektrik akımına ait olduğunu anlamıştım. Kaşlarım çatılırken merdivenin sonunda durmuş ve flaşı da kapatmıştım. Ellerimdeki teri pantolonuma silerken merdivenlere oturmuş ve dinlemeye devam etmiştim. Bu sırada da daha az önce gördüğüm kız belirmiş, merdivende yanıma oturmuştu. Bu kız kimdi veya neydi? Asıl ben nasıl bu kadar sakindim? Gözlerim korku ve tedirginlikle genişlerken önüme dönmüş, yüzüme gelen saçlarımı kulaklarımın arkasına itmiştim. Ayartıcı diyorlar ve işimizde zaten bu. Siz insanların zihinlerini kirletmek. Madem düşüncelerimi anlayabiliyordu, sesli bir şekilde düşünmeme de gerek yoktu. Adın ne? Ayartıcı. Tekrardan aynı şeyi tekrarlamasıyla durdum. Ve merdivenin ilerisindeki hareketliliğe baktım. Bir seksen boylarında ve yirmi sekiz yaşlarında olduğunu düşündüğüm adam esmer saçlara ve yeşil gözlere sahipti. Birine bakıyor ve onunla konuşuyordu. Ama sanki konuştuğu kişi onu görmüyor gibiydi. Çünkü sesler vakit geçtikçe daha da yükseliyor, sertleşiyordu. İlk lanetlenenlerden biri o. Onu kraliçe dönüştürdü. Kraliçe'yi gören tek kişi olmadığım için rahatlarken yanımdaki kızı da inceleme fırsatı bulmuştum. İşinin aksine çok masum duruyordu. Ama bir ölü bile değildi. Ve vizyonumda o da vardı. Bana hiç yaşamadığını ve o yüzden de ölemeyeceğini söyleyen kişi oydu. Denge için ama görevi veya amacı ne bilmiyorum. Aldığım cevaplarla başımı sallarken ayağa kalkmış ve sinirle konuşan adamın yanına gitmek için hareketlenmiştim. Sakinleştiricek kişi de sinirli olursa, karşısındaki nasıl sakin kalabilecekti ki? Üçüncü adımımın ardından susarken, bana dönmüştü. Yanlarına gelmemi beklemiyor olacak ki sinirlenmiş, gözleri kırmızılaşmıştı. Onun gözlerindeki ışık daha da hafifken nedenini düşünmeden edememiştim. Ama öğrenmek için elimden gelen herşeyi yapacaktım. "Burada olmamalısın." Gözleri eski yeşilliğine dönerken beni de omuzlarımdan geriye doğru hafifçe itmişti. Sinir bozucu bir şekilde göz devirerek onu geçtim ve daha demin baktığı yere baktım. O tarafa döndüğüm gibi kafese çarpan bedenle kendimi geri çekmiş "Siktir!" diyerek de bağırmıştım. Yeşil gözlü adam bu hâlime gülerken ben hâlâ bedeni inceliyordum. Ellerinin üstündeki dişler, ellerindeki pençeler, kanatlar, sivri dişler ve yangın hareler. Hepsini içinde barındırıyordu. Onu beni ısırmadan önce görmüştüm. Ve o zaman dahi çok şaşırmıştım. Çünkü şimdiye kadar ki gördüklerimin hepsinde kemiğimsi dişler kanatlarda, omuzlarda ve başta oluyordu. Ama onda ellerinin üstündeydi ve istemsizce merak etmeme neden oluyordu. Derin nefeslerimin ardından şaltere doğru ilerlemeye başladım. Arkamdan gelen bedeni duyuyor ve hissediyordum ama umursamadım. "Ayartıcılar. Hepinizde oluyor mu?" Sorumla başını sallarken durmuş ve indirdiğim şaltere bakmıştı. Tekrardan kaldırmak için hareketlendiğini fark edince önüne geçtim ve bu sefer onu ben ittirdim. Ne yaptığımı biliyor ve kimsenin karışmasını istemiyordum. "Hepinizin sonu olacağımı söyledim, Andre. Bunu istiyorsan durma devam et." derken belimden silahımı da çıkarmış, kafesin içindeki bedene doğrultmuştum. Elimdeki silahı fark etmesiyle yavaşlarken kafese yaklaşmış ve silahı umursamadan eliyle tişörtümü tutmuş, beni kendine çekmişti. Artık aramızda bir kaç adım değil, kafes vardı. Ve kafese yaslanırkende araya elini koymuştu. Nedendi? "Neden?" Hırıltılı ve yorgun sesiyle yutkunurken kendimi geri çekmeye çalışmıştım ama ısrarla bırakmıyordu. "Bana bak. O günkü gibi bak bana. Korkusuz ve sanki istediğine ulaşmış gibi." Önce emri vermiş, ardından da açıklamıştı. Cevap vermek için araladığım dudaklarımla bir süre bekledim. Yangın hareleri bu hareketimle dudaklarıma çevrilirken, tişörtümü de aniden bırakmış, başını aramızdaki demirlere yaslamıştı. "Ne olduğunu söyle ki, hissedebileyim." dediklerimle kaşları çatılırken de gülümsemişti. Hareketleri birbirine çok zıttı. Ve ben zıt olan herşeyin uyumuna bayılırdım. Kaşlarının çatılışına, kısılan gözleri de eşlik ederken biraz beklemiş ve gözlerini de kapatmıştı. Gözlerini kapatırken düşünmeye de devam ediyordu. "Bilmiyorum." Fısıltılı çıkan sesiyle hareketlenirken kafesin kapısını açmış ve içeriye girmiştim. Kilit yalnızca kafesin dışından açılıyordu. Yani istediğimde buradan çıkamayacaktım. "Ne yapıyorsun?" Sinirli ve endişeli sesiyle duraksarken yere çöktüm ve duvara yaslandım. Endişesi beklediğim birşey değildi. Omuz silkerken "Neden sizin gibi olmadım?" diye de sormuş silahımı belime yerleştirmiştim. Bu sefer ki sorumla daha da sinirlenirken kendini karşımdaki duvara yaslamıştı. Fırlatmış da olabilirdi. "Bilmiyorum." İstediğim cevapları vermemesiyle bende sinirlenirken başımı sertçe duvara yaslamıştım. Acı vardı ama düşünmek istemiyordum. Gözlerimi bana bakmayan gözlerine çevirirken yangınlarının sinirden titrediğini de fark etmiştim. "Türünüzü bilmiyorsun, onu bilmiyorsun, bunu bilmiyorsun. Sen neyi biliyorsun, Andre Maximiliaan?" Sorarcasına değil, hakaret edercesine söylemiş ve biraz fazla yükselmiştim. Üstelik hâlâ insanken onu sinirlendirmem pek iyi şeylere yol açmayabilirdi. Ama o sinirlenmemiş, aksine muzurca gülümsemişti. "Arzular. Belkide istediğin bizi yok etmek olduğu için dönüşmemişsindir. Yani kraliçe neden sana güç versin ki? Ne de olsa istediğini yok edilmek değil, yok etmek." Sorusuyla dudaklarımı büzerken omuzlarımı silkmiş bilmediğimi belli etmiştim. "Senin arzun ne?" Yeni sorumla derin bir nefes alırken gözlerini kapatmış ve başını benim gibi arkasındaki duvara yaslamıştı. İki dakikada benden bezmişti. "Gurur." Verdiği cevapla alaylı bir kahkaha atmış, yüzüne bakmıştım. Kanatları siyah dumanlar çıkartarak yok olmuştu. Sakinleşiyor muydu? Karşısında bir insan varken. Arzu. "Benimle gurur mu duydun? Neden, ne yaptım ki?" Onun arzusu gururdu. Yani etkilendiği şey o muydu? Sorumla bu sefer gülen o olmuştu. Pençeleri ve dişleri de yok olurken tamamen insan olmuş gibiydi. Sadece yüzündeki kemiksilik ve gözleri kalmıştı. "Seninle neden gurur duyacağım. Aptal'dan bir farkın yoktu. O kadar ısırılmış cesedin içine girerken ne düşünüyordun? Isırılmayı mı? Evet, ısırıldın ama bize benzeyen en ufak bir tarafın yok." Sinirli konuşmalarıyla eski haline dönerken, rahatlamış bir nefes vermişti. Karşımdaki adamın siyah saçları ve mavi gözlerine bakarken düşündüğüm birşey yoktu. Yakışıklı yüzüne diyecek bir şeyim de yoktu ama heybetli bedenini o yaratıklardan biri olmasına bağlamıştım. Ta ki insan olan halini göresiye kadar. Çıplak bedenindeki dövmeleri es geçerek, gözlerine baktım. O da sanki bunu hissetmiş ve bana dönerek mavilerini, kahverengilerimle buluşmuştu. Denizi toprakla buluşturmuştu. Biraz daha dikkatli baksam o derin, sonsuz denizlerinde kaybolacağımı düşünmüştüm. Oysa daha az önce kahvelerimin buluştuğu hareler bir yangına aitti. Bu konuda bile zıttı. "Günlük hayatında bir işin var mı? Bu daireyi almak kolay değil." Konuyu değiştirmemle birlikte ayağa kalkarken kafese vurmuş ve varlığını tamamen boş verdiğim adamı çağırmıştı. "Severaino, bir daha bu kata kimse gelmesin." diyerek açılan kapıdan dışarıya çıkmış beni beklemeden çıkmış gitmişti. Ben onu tamamen boş verirken gülmemek için kendimi tutuyordum. Severaino. "Severaino ismin mi?" sorumla birlikte Severaino başını iki yana sallarken, yüzünü buruşturmuştu. "Daniel Severaino. Dan diyebilirsin." demesiyle gülerek "Soyadın varken mi? Bana Vitra diyebilirsin, hiç yanlış anlamam." demiş, kendimi tutamayarak gülmüştüm. Elimle omzunu sıvazlayarak merdivenlere yöneldim. Severaino'nun latince anlamı kıç'tı. Ve ailesi dalga geçer gibi adına Kıç koymuştu. Kimin kıçı, Severaino'ya layık görülmüştü? Aslında adamın kıç'ı da güzeldi. Sıkı ve biçimli duruyordu. Ne kadar da iğrençsin. Zihnimdeki isimsiz kızın geri gelmesiyle bir süre düşündüm. Bundan sonra yanımda olacak gibiydi ve ona bir isim bulmam gerekiyordu. Saçmalama, Alisa. Kapa çeneni Lisa. Pff, gidiyorum. Ona göz devirerek Andre'ye yetişmiş ve bir süre sırtını incelemiştim. Yürüken ellerini ceplerine sokmuştu ve bu hareketiyle gerilen omuzları, dikkatimi çekmişti. "Beni buraya getirmenin nedeni nedir?" Sorumla başını hafifçe bana çevirerek sırıtmış "Güzelsin." demiş, tamamen bana dönerek, merdivende durmuştu. Buna inanmamı falan mı bekliyordu? "Tamam." Diyerek onu geçmiş ve yürümeye devam etmiştim. O ise bir süre beklemişti. Ama hemen ardımdan gelen adım sesleriyle peşimden geldiğini anlamıştım. "Tamam mı? İltifat ettim ama siz bana karşılık vermediniz. Bu çok-" "Saygısızca mı?" Cümlesini keserek konuşmamla kaşları çatılırken ben ona alayla bakmış, yoluma devam etmiştim. Kuduruyor muydu? Lisa! Ben neyim ya? Senin hizmetçin falan mı? Zihnimden gelen sesle gülümserken Lisa'nın vereceği cevabı beklemeye başladım. Yani bunu düşünmek bile ondan istediğim şeyi belli etmekti. Bu ayartıcıların kötü yanı neydi ki? Gayette işe yarıyorlardı. Gülüyor ve içten içe kahkaha attığına eminim. Salak. Ne! Gülümsemem silinirken, hızla arkama dönmüş ve gerçekten de güldüğünü görmüştüm. Aramızdaki az mesafe nedeniyle irkilirken, dengemi sağlamak için iki üst basamağa çıkmıştım. "Rahatsız etmek istemem ama niye durdunuz?" Kibar sorusuyla karışan sadist sırıtışı sinirlemi bozarken sakin kalmak çok zordu. Suratıma çakabileceği yumruğun boyutunu tahmin ederek yumruk yaptığım elimi serbest bıraktım. Zira güzel olduğunu söylediği suratımı bozmak isteyeceğini de sanmıyordum ve burnumun yamulmasını da istemezdim. Burnum için bir servet ödemiştim. Gerçi eski burnumun kaydıraklığı için insanlar servet ödüyordu, bense bunu istemediğim için burnumu hafif düzleştirmiştim. "Sana ne! Ihm-ıhm. Severaino'yu merak ettim." diyerek kibar olmaya çalışırken o kibarlığını bana inat bozmuş başını hafif sağa çekerek kalçama bakmaya çalışmıştı. Kendimi gülmemek için sıkarken Lisa'nın da kahkalarını duymuş ve kendimi merdivene atarak döne döne kahkaha atmaya başlamıştım. Latince biliyordu veya Severaino'nun isminin anlamını merak etmiş ve öğrenmişti. "Se-" gülüşlerimin arasından konuşmak oldukça zordu. O yüzden konuşmak yerine gülmeye devam ettim. Aklıma geldikçe Severaino'yla dalga geçecektim. "Severaino ile dalga geçme gibi planların olmasın. Ne de olsa sen bir insanken o bir lanetli." dedikleriyle gülüşüm aniden kesilirken ona döndüm. Gözlerim hatırlattığı şeyle büyürken, farkında olmadan elimi merdivene vurmuştum. Yutkunurken ayağa kalkmış ve nefeslerimin arasından yukarıya çıkmak için hareketlenmiştim. Hem ben kendi kendimi ısırtmış insandım, bir lanetliden mi korkacaktım. Heh! "Ne yapabilirim? İsmini ben mi koydum sanki." diyerek yoluma devam ederken merdivenlerin yukarısından birkaç koşuşturma sesi gelmişti. Duyduğum seslerle dururken Andre beni kendine çekmiş, sinirle duvara yaslamıştı. "Nasıl buldular?" Fısıltılı ama öfkeli sorularıyla başımı iki yana sallarken merdivenin üstüne bakmıştım. Buraya geliyorlardı. Ve soruları bana değil, kendineydi. "Git. Geliyorlar." Beni aşağıya doğru itmesiyle ona döndüm. Gelenler kimdi? Onu dinlemek yerine kalabilir ve ne olduğunu kendimde öğrenebilirdim. Ama bu bir masal değildi ve ben de kurgusal bir karakter değildim. Ölüm riskim çok yüksekken ve neyle karşılaşacağımı bilmiyorken işler benim için haliyle zordu. Onu dinleyerek merdivenlerden yavaş adımlarla inmeye başlamıştım ki koluma sarılan pençeli ellerle durmak zorunda kalmıştım. Bakışlarım elin sahibine dönerken şaşkınlıkla geri çekilmiştim. Çünkü bu sefer ki hâlinin lanetlilerle bir ilgisi yok gibiydi. Başı tamamen kemikleşmişti ve teni kömürümsü bir renk almıştı. Başında iki tane uzun boynuzu varken yer yer bazı bölgelerinde de ufak çıkıntılar vardı. Ve benim dikkatimi çeken tekşey güneşi andıran sarımsı hareleriydi.  Lanetlilerin adını veya daha bir çok şeylerini bilmiyor olabilirdim. Ama bizzat bu dönüşümü araştırmıştım. O ısırılarak lanetlenmemişti. Birini korumak için laneti kabul etmişti. "Hîra Dağı'nın, saklı ormanına git. Biz lanetliler lanetin hikayesini okuyamayız ama belki sen okuyabilirsin." 🩸 ⚜️BÖLÜM SONU⚜️ Hepinize merhabaaaa. Bu lanetin kafanızı az çok karıştırdığını düşünüyorsanız eğer merak etmeyin çünkü zamanla herşey daha da açık hale gelecek. Biraz aceleyle yazdığım bir bölümdü. Belki bir sonraki bölümü göndermeden betimlemelerde ufak düzenlemeler yapabilirim. Ama çokta umursamayın. Konuda veya akışta herhangi bir değişiklik olmayacak. Birde bir önceki bölüm açıklamasını umursamayın ya. Ben sabırsız bir insanım. Eheheheh Andre Maximiliaan hakkında ne düşünüyorsunuz? Severaino hakkında ne düşünüyorsunuz? Ve sizce gelenler kimdi ve ne için gelmişti? Görüşmek üzeree 𓆝𓆟𓆞 Betül Sargın - Kızıl Arzu
Bölüm 1
Vizyon
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.