İçeriğe geç

Kıyametin Külleri

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Kıyametin Külleri

Bölüm 1

GİRİŞ

Kapı açılıp babam işten döndüğünde, elinde o poşetleri görmeyi beklemiyordum. Çünkü onu hep delici çekiciyle görmüştüm. Ama bu sefer elinde dışları parlayan rengârenk torbalar vardı. Gerçi elindekiler torba denemeyecek kadar güzeldi.

​Dış yüzeyleri ışıldıyordu. Bana aynaları hatırlatmışlardı. Sonra içime kötü bir his yayıldı. Babama baktım. Yüzündeki o sakin tebessümü görünce birazcık rahatlasam da onun her zaman böyle olduğunu biliyordum. Taş madenlerinde çalışmasına rağmen asla somurtmazdı; elinden geldiğince gülerdi.

​Onun yüzünü öylece izlerken babam elindeki poşetleri yere koyup arkamdan gelen kardeşlerim için kollarını açtı. İkiz kardeşlerim Ali ile Asya ona doğru koşarak yanımdan geçtiler ve babam onlara sıkıca sarıldı. Ben de onlara doğru yürürken annem kucağında en küçük kardeşim Mert’le mutfak kapısında belirdi.

​Kundağı yavaşça sallayarak babama baktığı sırada ikiz kardeşlerim yaldızlı paketleri hunharca yırtmaya başlamıştı. Kavga etmemeleri için yanlarına gittiğimde göz ucuyla annemi izledim.

​Yeni doğum yapmış biri için bile fazla yorgun duruyordu. Gözaltları kararmış, gece karası saçlarına aklar düşmüştü. Garip olan durum ise annemin babamla fısıldaşmalarında iki çocuk daha yapması gerektiğini söyleyerek hafif bir iniltiyle ağlamasıydı. Üstelik babam ona çözüm bulacağını söylemesine rağmen...

​Bir süre babamın neyden bahsettiğini düşünerek annemle ve bebekle ilgilenmesini seyrettim. Sıkıldığımı fark ettiğimde dikkatim yerdeki pakete hayranlıkla bakan kardeşlerime kaydı. Şaşkınlıkla seyrettikleri şeyin bir düello bilekliği olduğunu görünce kendimi gülümsemeden alıkoyamadım.

​Yere çömeldim ve ikizlerle birlikte gece yatana kadar o poşetleri karıştırdık.

​...

​Babam üç gündür eve gelmiyordu. Sebebini bilmiyordum ama annemin bizden sakladığı gerçekler olduğuna emindim. Çünkü kavga etmişlerdi ve annem kaç gündür konuşmuyordu.

​Onun için endişelenerek bakışlarımı ona çevirdim. Duvarın dibine kıvrılmıştı. Uyuyor gibiydi ya da dinleniyordu. Her iki seçenekte de yemek yapacak sıhhati yoktu. Yine de birinin kardeşlerime bakması lazımdı. O yüzden dışarıya yemek almak amacıyla çıkmaya karar verdim. Ne de olsa bu havadaki yağmurun duracağı yoktu. Karşımda duran küçük tahta sandıktan plastik yağmurluğumu çıkardım.

​İkiz kardeşlerim her şeyden habersiz ellerindeki hediyelerle oynarken annem minderde duvara dönük yatmaya devam etti. Mert ise odanın köşesinde örgü bir sepetin içinde uyuyordu. Kapıya doğru yaklaşıp Ali ve Asya’ya çorba tozu alacağımı söyledim ve yağmura çıktım.

​...

​Kıytırık bir çorba tozuna yirmi kredi ödemiştim. Üstelik annemin sevdiği türden bile değildi. Suratımı asarken şimşek kara bulutların arasından kükreyerek göğü inletti. Kafamı kaldırıp sislerle kaplı, neon ışıkların yandığı gökyüzünü inceledim. Örümcek ağını andıran elektrik kabloları, yön ile mekân tabelaları göze çarpıyordu. Tabii bir de sabah kahvaltımıza benzeyip küflenmiş ekmeği akla getiren dükkân duvarları vardı.

​Biraz daha ilerleyerek yokuşu inmeye devam ettim; ta ki babamın çalıştığı maden fabrikasının kestirme patikasını bulana dek. Yolumdan sapıp dar yola girerken ilerideki bazı konuşmaları duyabiliyordum; gölgeler bir belirip bir kayboluyordu.

​Onlara görünmeden hızlı adımlarla hareket ettim. Küçük işleme fabrikasının metal örgülerinin yanına geldiğimde kokunun ağırlığı midemi bulandırıyordu. En az kardeşimin çorapları kadar beterdi. Sadece bu da değildi; fabrikanın her tarafında yoğun gaz tabakaları vardı. Neredeyse katılardı. Hatta fiziksel bir şekilleri bulunuyordu. Tahminimce buradaki toksik madde formları belirli bir seviyenin üstündeydi.

​Elimi korkmadan paslanıp kızıl renk almış örgüye koydum. Yağmurda elektriği kestiklerini daha önce babam söylediğinden rahattım. Diğer tarafa geçerek küçük bir su birikintisine indim. Kirli su yüzüme sıçrayarak görüşümü bulanıklaştırsa da içeride çaresizce yanan sarı lambayı ve çatıda tüten bacayı görebiliyordum.

​Ayakkabılarım çamura batıp çıkarken küçük kıpırtıların olduğu, kapısının ağzı açık bırakılmış girişe yürüdüm. İçerideki fısıltılar artıp koku dayanılmaz seviyeye ulaşınca arkama dönüp gitme isteği arttı. Fakat hemen ardından gelen çığlık, dünyanın sesini birkaç saniyeliğine kesti.

​Babamın feryadı kulaklarıma tahtaya batan bir çivi gibi saplanırken ayaklarım gayriihtiyari kapıya kaydı. Midem eğilip bükülürken eşikten geçtim ve alt kattaki iki adamın bağırtıları eşliğinde metal merdivenlere yöneldim.

​Adamların ayak sesleri arkamdan beni takip ederek nefesimi kesecek gibi oldu. Elimi kalbimin üzerine koyarak tırmanmayı sürdürdüm. Son kata yaklaştığımı hissederek gayret ettiğimde ikinci defa babamın sesini duydum. Sonraysa sadece kötü bir koku algıladım.

​Ne olduğunu anlamaya çalışarak merdivenin son basamağını çıktığımda iki adamla göz göze geldim. Bana umursamazca, belki biraz da sinirlenerek baktılar.

​Ben ise merdivenin başında öylece dikildim. Hareket etmek benim için kökleri toprağın dibine inmiş bir ağaç kadar zordu. Cesaretimi toplayıp iki adım attığımda o devasa kazanın içinde bir şey gördüm. Tuhaf... Korkunç... İğrenç...

​Babamın delici çekici o yeşil sıvıda yüzüyordu. Boğazıma bir yumru yerleşirken zihnim o gerçeği bozuk bir kaset gibi söyledi, söyledi ve söyledi.

​Bedenim titreyip arkamdan enseme sertçe vurulunca uykuya dalmadan önce o ana dair tek bir gerçek ruhuma kazınmıştı: Babam çaresizdi ama ben olmayacaktım.

Bölüm sonu

2 yorum