İçeriğe geç

Kıyamet Soluğu

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Kıyamet Soluğu

Bölüm 1

Kıyamet Soluğu

1. Bölüm – Sessizlikten Önce

Bir şehir ölürken nasıl ses çıkarır?

İstanbul, sabahı olmayan bir geceye gömülmüştü. Radyolar susmuş, telefonlar sessizliğe teslim olmuş, sokaklar nefes almayan bir boşluğa dönüşmüştü. Gökyüzü griydi, ama yağmur yağmıyordu. Sanki bulutlar bile yukarıdan olan biteni izlemekten korkuyordu.

Arda, Kadıköy'deki terk edilmiş bir apartmanın beşinci katındaki mutfağa sinmiş, nefesini tutarak pencerenin arkasından dışarıyı gözlüyordu. Gözleri, sokağın köşesinde hareketsiz duran iki bedene takıldı. Önce ölü sandı, sonra biri başını hafifçe çevirdi. Ses yoktu. Sadece o çürümüş bedenlerin sinir bozucu kıpırtısı. Dirilenler yine sokaktaydı.

Arda'nın elinde paslı bir bıçak vardı. Bir zamanlar meyve kesmek için kullanılan o küçük bıçak, şimdi tek silahıydı. Yan dairede ablası Elif ve on dört yaşındaki kuzeni Miraç sessizce bekliyordu. Onlara söz vermişti. “Sizi koruyacağım,” demişti. Ama içten içe biliyordu; bu söz, çürüyen bir dünyanın ortasında çok hafif kalıyordu.

Aşağıdan bir çığlık yükseldi. Genç bir kadının sesiydi. Anlık, çaresiz ve ölümcül. Arda başını pencereye dayadı. Bağıran kişi bir saniyede sustu. Ya zombiler yakalamıştı… ya da daha kötüsü.

“Ne oldu?” diye fısıldadı Elif, arkasından yaklaşırken.

“Sessiz ol,” dedi Arda. “Henüz bizim için gelmediler.”

Miraç içeri girdi, elinde bir defterle. Üzerinde çocukça çizimler vardı. “Rüyamda gördüm,” dedi. “O adam yine gelmişti. Siyah gözlü. Diyor ki: 'Ölüler, yaşayanlardan hesap soracak.'”

Elif, kardeşinin başını okşadı. “Bu sadece kabus,” dedi. Ama sesi titriyordu.

Dışarıda adımlar çoğalıyordu. Hırıltılar, boğuk sesler, metalin betona sürtünme sesi… Birileri yaklaşıyordu.

Arda bıçağı sıktı.

Şehir ölmüştü. Ama onlar hâlâ nefes alıyordu. Ve bu, birilerinin hoşuna gitmiyordu.Kapının kilidi, tıpkı şehir gibi, eskiydi. Arda üçüncü kez kontrol etti. Zaten içeriden çıt sesi bile duysalar tetikteydiler, ama bazı şeyleri tekrar etmek, korkuya karşı en etkili panzehirdi. Elleriyle tokmağı yokladı, sabitlediği sandalyeyi biraz daha itti. Göz ucuyla Elif’e baktı. O, Miraç’ı kucağına almış, sessizce dua okuyordu.

Sokakta adımlar netleşmişti. Dört ya da beş tane... Belki daha fazla. Camın hemen dışındaki elektrik direği artık ışık vermiyordu, ama bir silüet belirdi. Uzun boylu, kambur. Başını yan yatırarak pencereye doğru yaklaştı. Görmemişti belki, ama hissetmişti. Dirilenler çoğu zaman kördü, ama ses ve kokuya karşı keskin bir içgüdüleri vardı. Ve en korkuncu, bazıları… daha fazlasını hatırlıyor gibiydi.

Arda bıçağı sırt çantasına geri soktu, yerine sessizce çekmeceden aldığı tornavidayı çıkardı. “Çıkmamız gerekecek,” dedi kısık sesle.

Elif başını kaldırdı. “Nereye?”

“Alt katta jeneratör var. Su bidonlarını da orada bırakmıştım. Yakında hiçbir şey kalmayacak. Ya şimdi çıkarız, ya da burada açlıktan ölürüz.”

Miraç fısıldadı: “Ama dışarıda onlar var.”

Arda cevap vermedi. Onlara doğruyu söyleyemeyecek kadar yorgundu. Korkuyordu. En az Miraç kadar. Ama o, ağlayamıyordu artık. Gözyaşlarını çoktan yutmuştu.

Binanın içindeki merdiven boşluğu loştu. Elektrik haftalardır yoktu. Ay ışığı, kırık camlardan içeri süzülüyordu. Arda sessizce kapıyı araladı. Gıcırtı yapmaması için menteşeye sabun sürmüştü daha önce. Küçük detaylar hayat kurtarırdı.

Adımlarını sayarak indi. Beşinci, dördüncü, üçüncü kat. Her katta göz hizasında bir tehdit olabilir diye sırtını duvara vermişti. Aşağıdan çatırtı geldi. Merdiven korkuluğunun metaline bir şey çarptı. Durdu. Nefesini tuttu.

Bir çocuk sesi yükseldi. “Anne?”

Arda’nın kalbi hızlandı. Ses doğal geliyordu. Temiz, net. Bir çocuğun yardım çağrısı. Ama o sesin içinde bir yapaylık vardı. Sanki ezberlenmiş gibiydi. Belki bir tuzaktı. Belki bir başka şey.

Bir kat aşağıdan gelen o küçük ayak sesleri artık yakındı. Sonra bir anda durdu.

Bir çift göz, karanlığın içinden parladı.

Ve gülümsedi.

2. Bölüm – Tanımadığın Sesler

“Anne?”

Ses yeniden yankılandı.

Arda gözlerini kısmış, o göz çiftine bakıyordu. Gözler… insan gözü gibiydi ama cansızdı. Parıltısızdı. Çocuğun yüzü neredeyse pürüzsüzdü, fazlasıyla temiz. Sanki kıyamet onun tenine hiç dokunmamıştı.

“Yardım et bana,” dedi çocuk. Sesi tuhaftı. Çok düzgün. Çok net.

Çok yapay.

Arda tornavidayı kaldırdı, kalbinin delicesine atmasına rağmen sesini çıkarmamaya çalışarak bir adım geri gitti. Çocuk basamağın köşesinde durdu, başını sağa eğdi. “Yalnızım,” dedi, bu kez daha sakin bir tonla. “Ama sen yalnız kalmayacaksın.”

O an aşağıdan bir ses daha geldi. Boğuk bir homurtu. Ardından metalin yere düşme sesi. Zombiler… ya da başka bir şey… uyanmıştı.

Arda hızla döndü, yukarı koşmaya başladı. Beşinci kata vardığında Elif kapıyı aralık bırakmış, gözcülük ediyordu.

“N’oldu?”

“Çocuk…” dedi Arda, kelimeyi yutar gibi. “Ama değil. O bir şey… başka bir şey.”

Elif kapıyı çekti, Miraç’ı geriye itti. “Ne yapacağız?”

Tam o sırada binanın alt katlarından ayak sesleri, hırıltılar ve sürüklenen bedenlerin sesi duyuldu. Bu kez gerçekti. Zombiler uyanmıştı. Ve yukarı geliyorlardı.

“Yangın merdivenine çıkacağız,” dedi Arda. “Çatıdan binayı aşarız. Komşu bina yakın. Belki geçebiliriz.”

Elif tereddüt etti. “Peki ya çocuk?”

Arda, yanıt vermedi. Artık bir çocuk görmüyordu. Sadece bir sinyal görmüştü. Bir uyarı.

Her şeyden daha tehlikeli bir şeyin geldiğini söyleyen bir işaret.

Çatıya çıktıklarında İstanbul’un hâlini bir kez daha gördüler.

Gökyüzü hâlâ griydi. Şehir, metal bir ceset gibi seriliydi önlerinde. Uzaktaki camiler, gökdelenler, yıkılmış köprü parçaları… her şey ölümün hatırasını taşıyordu. Ama o sessizliğin içinde Arda başka bir şey daha fark etti.

Bir çatıda, birkaç bina ötede… ışık yanıyordu.

3. Bölüm – İnsan Kalmak Zor

Rüzgâr, çatının kenarına yaklaşanları yüzünden itmeye çalışıyordu sanki. Elif, Miraç’ın elini sımsıkı tutarken, Arda ileriye bakıyordu. Işığın olduğu bina yaklaşık dört blok ötedeydi. Aralarındaki mesafe, yıkılmış binalar, çökmüş yollar ve olasılıkla zombilerle dolu sokaklardan ibaretti.

“Geçmek zorundayız,” dedi Arda, nefesini tutarak. “Orada biri varsa, ya yardım eder… ya da bizi öldürür.”

Elif başını salladı. Bu saatten sonra her ihtimal aynı derecede gerçekti.

Yangın merdiveninden aşağıya indiler. Apartmanın arka bahçesinden dolanıp, duvarın üstünden diğer binanın çatısına geçtiler. Birkaç saat sürdü. Arda sürekli önden gidiyor, zombilerin sesine veya hareketine karşı tetikte ilerliyordu. Garip şekilde ortalık sakindi. Fazla sakindi.

Tam ikinci binaya vardıklarında, Miraç durdu. “Abi… biri bizi izliyor,” dedi kısık sesle.

Arda arkasını döndü. Başta kimseyi görmedi. Ama sonra… çatıların birinde, siyah bir ceket, kapüşon altında saklanmış bir yüz… kısa süreliğine gözüktü ve kayboldu.

“Koş,” dedi Arda, artık sessizliğe gerek kalmadan.

Işığın geldiği binaya vardıklarında, kapı kapalıydı. Ama dışarıda kurutulmuş etler, metal barikatlar ve duvara çizilmiş semboller vardı: üç çizgi, bir daire, ve altına yazılmış tek kelime: “Yaşayanlar.”

Elif fısıldadı: “Bunlar... bir grup olabilir. Belki bir tarikat?”

Kapı bir anda açıldı.

İçeriden iki adam çıktı. Silahlılar. Temiz görünüyorlardı ama gözleri fazla parlaktı. Tetiğe çoktan alışmış gözlerdi.

“Durun,” dedi uzun boylu olan. “Silahınız var mı?”

Arda tornavidayı yere attı. “Yok. Sadece geçiyoruz. Işığı gördük.”

Adamlar göz göze geldi. Kısa olanı güldü. “Geçmek mi? Hah. Artık öyle kolay değil. Bu şehirde ışık yanan her yer ya mezarlık, ya tuzak.”

“Biz sadece… hayatta kalmaya çalışıyoruz,” dedi Elif.

Uzun boylu adam biraz yaklaştı. Miraç’a baktı. Gözlerinde bir hesap vardı. “Çocuk da var demek... Güzel.”

“Ne demek bu?” diye sordu Arda.

Adamlar birbirine baktı.

“Bizim kurallarımız var,” dedi kısa olan. “Ve bir yere girmek istiyorsan… bir bedel ödeyeceksin.”

Arda bir adım öne çıktı. “Ne bedeli?”

Uzun boylu olan gülümsedi. “İnsan kalmanın bedeli, bazen insanca olmamaktan geçer. Girebilirsiniz. Ama içeriden çıkmak isterseniz... söz hakkınız olmaz.”

Kapı açıldı. İçeriden boğuk bir müzik sesi geldi. Ağır adımlarla içeri girdiler.

Ve karanlığın içinden biri onlara doğru yürüdü. Başında siyah kapüşon, gözlerinde tanıdık bir parıltı.

Çocuk.

O çatıdaki çocuk.

Ama bu sefer… büyümüştü. Ya da başka bir şeye evrilmişti.Kapı kapandığında, içerideki hava değişti. Dışarıdaki çürümüş sessizlik yerine içeride, boğuk bir uğultu hâkimdi. Elektrikli soba benzeri bir şey çalışıyor, duvarlarda sarı lambalar yanıyordu. Ortam ilk bakışta sıcak gibiydi, ama bir şey... fazlasıyla yanlıştı.

Koridorun duvarları gazete parçalarıyla kaplıydı. Üzerinde, büyük puntolarla yazılmış cümleler:

“Kurtuluş itaatle başlar.”

“Ölüm bitiş değil, seçimdir.”

Elif ürperdi. Miraç daha da sıkı tutundu. Arda’nın gözü her köşedeydi.

Uzun boylu adam arkalarını kapatıp öne geçti. “İsmim Cemil. Burası ‘Yaşayanlar’ın sığınağı. Kurallara uyarsanız yaşarsınız. Uyumazsanız... dirilirsiniz. Ama başka türlü.”

Kısa olan adam gülerek omzunu silkti. “Korkutma onları hemen.”

Arda sordu: “Burada kaç kişisiniz?”

“Yeterince,” dedi Cemil. “Ama merak ettiğin soru o değil. Asıl merak ettiğin şu: ‘Bu insanlar bu kadar sessiz nasıl yaşıyor?’”

“Evet,” dedi Arda, gözlerini daraltarak. “Çünkü burası fazla düzenli. Dışarısı cehennemken siz... neredeyse normal görünüyorsunuz.”

Kısa olan adam göz kırptı. “Görünmek bazen hayatta kalmaktan daha önemlidir.”

O sırada koridorun ucundaki perdeli bölmeden biri çıktı. Ayak sesleri yumuşaktı. İnce yapılı, genç biri. Elinde küçük bir metal kutu vardı. Başında siyah bir kapüşon.

Çocuk.

Ama bu sefer Arda yalnız değildi, Elif de fark etti. Gözleri büyüdü. Miraç fısıldadı:

“Bu... o.”

Cemil çocuğa döndü. “Bu bizim oğlan. Ona ‘Rehber’ deriz. Kurtulanların çoğu önce onu görür. Bazıları rüya zanneder. Bazıları delilik. Ama hepsi... sonra uyanır.”

Çocuk konuşmadı. Sadece Arda’ya baktı. Sonra Miraç’a. Hafifçe başını eğdi.

Elif araya girdi. “Bu bir çocuk değil. Değil mi?”

Cemil gülümsedi. “O, bizim yeniden doğuşumuz. Bilgiyle temas kuran ilk kişi. Ona gelenler... asla eskisi gibi kalmaz.”

Arda’nın tüyleri diken diken oldu. Bu insanlar zombilerden kaçmamıştı. Onlarla barışmıştı. Belki daha fazlası…

Bir şey yaklaşıyordu. Zombilerden daha sessiz, daha sabırlı.

Ve çoktan içeri sızmıştı.

4. Bölüm – Zincirlerin Ötesi

Arda’nın gözleri etraftaki detaylara odaklanmıştı. Burası dışarıdaki cehennemden çok farklıydı, ama daha güvenli değildi. O bir askeri üs değildi. Bir tarikat mıydı, bir kült mü, yoksa başka bir şey mi?

Çocuk —yani “Rehber”— perdelerin ardına çekildi. Ardından Cemil konuştu:

“Sizi dinlenme odasına alacağız. Yolculuğun yorgunluğu üstünüzde. Yarın yeni rollerinizi konuşuruz.”

Elif fısıldadı: “Rollerimizi mi?..”

Cemil duymuş gibi cevapladı: “Yaşayan herkesin bir görevi olur burada. Aksi hâlde kaynaklarımız tükenir. Siz de katkıda bulunacaksınız.”

Arda direnmedi. Şimdilik. Dinlenme odasına girip üzerlerine kapanan demir kapıyı duyduğunda, zihninde tek bir düşünce vardı:

Bu, bir tür hapishane.

Gece yarısına doğru… içeriden bir tıkırtı geldi. Arda uyanıktı. Diğerleri de. Kapının altından bir kağıt parçası sızdırıldı.

Üzerinde tek bir cümle vardı:

“Duvara yaslan, üç kez vur.”

Elif’le göz göze geldi. Korku ve merak arasında bir yerdeydiler.

Arda duvara yaklaştı. Elleriyle yüzeyi yokladı. Metalin ardında bir boşluk vardı. Sessizce, üç kez vurdu.

Cevap, içeriden geldi. Hafif bir mekanizma sesi duyuldu. Ardından gizli bir panel yana kaydı. Küçük bir tünel. Sadece sürünerek geçilebilecek kadar dar. İçeriden bir ses geldi.

“Çabuk. Vaktimiz yok.”

Arda sürünerek içeri girdi. Elif ve Miraç’ı bekletti. Tünelin sonunda karanlık bir hücre vardı. İçeride zincirlenmiş biri oturuyordu. Üzerinde eski bir mont, yüzü sakallarla kaplı, ama gözleri ayıktı. Bilinçli.

“Ben Mahir,” dedi adam. “Buraya sizinkiler gibi kandırılarak geldim. Şimdi kaçmaya çalışıyorum. Ama yalnız başaramam.”

“Niye seni zincirlediler?” diye sordu Arda.

“Çünkü onların sırrını gördüm. Çocuk... o şey... zombi değil. Ama insan da değil artık. Onun etrafında bir tür manyetik alan oluşuyor. İnsanlar ona yaklaştıkça etkisi altına giriyor. Cemil ve adamları ona ‘temas ettirilmiş’ kişiler. Bağlılar. Ama... çocuk değilse... başka biri kontrol ediyor olabilir. Belki içeride bir akıl daha var.”

Elif tünelin ucundan seslendi. “Hadi artık, ne yapıyoruz?”

Mahir hızlı konuştu:

“Gizli geçitleri biliyorum. Ama kaçarken elektriği kesmemiz, dikkati dağıtmamız ve çocuğu oyalamamız gerek. Çünkü o… hep hissediyor. Gözlerle değil, zihinle izliyor.”

Arda başını salladı. “Plan ne?”

Mahir sol cebinden bir küçük anahtar çıkardı. “Bu, alt katın jeneratör odasını açar. Oradan sistemlerini çökertiriz. Sonra batı kapısından çıkarız. Ama…”

Arda sordu: “Ama?”

“Kapı sadece içeriden açılıyor. Ve orada biri bekliyor. Bir... muhafız. Eskiden insandı. Şimdi değil.”

5. Bölüm – Işığın Altında

Mahir, planı detaylarıyla anlatırken Arda, Elif ve Miraç onu sessizce dinledi. Zihinlerinde sadece tek bir şey vardı: kaçmak. Ama bu, yalnızca bedeni kurtarmak değil, ruhlarını da bu sapkınlıktan temizlemek demekti.

Gece yarısı. Sistemlerin en az kişiyle çalıştığı saat.

Arda jeneratör odasına sızdı. Mahir’in anahtarı işe yaramıştı. Paneli buldu, kapağı açtı. Kablo karmaşasının içinden, Mahir’in gösterdiği kırmızı hattı buldu. Elif göz kulak olurken, Arda bir penseyle kabloyu kesti.

Tüm bina bir anda karardı.

Alarm çalmadı. Çünkü alarm artık çalışmıyordu.

Aynı anda, Mahir Miraç’la birlikte ana kapıya yöneldi. Ancak koridor karanlık değildi. Bir ışıltı vardı.

Gözlerden değil. Zihinden doğan bir ışık.

Ve tam kapının önünde, muhafız beliriverdi.

İnsan postuna bürünmüş, devasa bir varlık. Yüzü olmayan bir beden. Çocuk’un etkisiyle şekillenmiş bir kukla.

Miraç ileri atıldı. Gözlerini kapattı. Ve sessizce fısıldadı:

“Sen… artık değilsin. Git.”

Zihinler çatıştı. Sessizlikte bir çığlık yankılandı. Muhafız sendeledi. Boğazından boğuk bir homurtu çıktı. Ve yere yığıldı. Miraç dizlerinin üstüne çöktü.

Arda ve Elif yetiştiğinde kapı açılmıştı.

Kapının dışı… sessizdi. Rüzgâr serindi. Gökyüzü griydi.

Ama ilk defa umut gibi kokuyordu.

Arda, Miraç’ı sırtına aldı. Mahir dışarıda geri döndü. “Siz gidin. Ben içeridekileri çıkarmaya çalışacağım. Ama çocuk… o hâlâ içeride. Bu hikâye bitmedi.”

Elif başını salladı. Gözleri doluydu. “Sen bir kahramansın.”

Mahir gülümsedi. “Hayır. Ben sadece, hâlâ insanım.”

Güneş yükselmiyordu, ama ışık vardı.

Onlar yürürken, uzaklardan bir şehir daha görünüyordu. Belki orası daha beterdi. Belki daha iyi.

Ama bir şey kesindi:

Zombi kıyameti gelmişti.

İnsanlık kaybetmişti.

Ama bazıları hâlâ insan kalmayı seçmişti.

Ve bu... bir son değil, sadece ilk kurtuluştu.

SON

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.