İki tane köpek denen yaratık bize doğru geliyordu. Onlardan kaçamazdık, bizden katbekat hızlılardı. Silahımı belimden çıkartıp köpeğe ateş ettim. Mermi yaratığın sağ bacağına saplanmıştı ama hala son sürat bize doğru geliyorlardı. Berkay da diğerine ateş etmeye başlamıştı. Bir çöp konteynırının üzerine çıkıp köpeğe yukardan ateş etmeye başladım. Silah seslerinden ürken kuşlar havalanıp üzerimizden geçer-ken benim tek odağım karşımdaki yaratıktı. Kuşlar da mutasyona uğramıştı ama diğerleri kadar vahşi değillerdi. Bakışlarım kısa bir an Berkay’a kay-dığında nasıl bu kadar iyi silah kullandığını sorgula-dım. Ama bunun sırası olmadığını fark edip işime döndüm. Bu yaratıkları öldürmesi bir hayli zordu. Köpek kon-teynırın üstüne çıkıp bana yaklaşmaya başladığında onu karın bölgesinden vurabilmiştim. Köpek acıyla olduğu yere yığılırken onun için içimde hiçbir şey hissetmedim. Normal bir köpek olsaydı belki vuran kişiyi karakolluk yapardım ama bu köpek beni yemeye ça-lışmıştım. Üstüme köpeğin kanından sıçramıştı ama bu şu anda zerre umurumda değildi. Berkay’a baktığımda kendine saldıran köpeği çoktan öldürmüş beni izlediğini gördüm. Sinemaya benzer bir halim mi vardı? Burada hayatta kalmaya çalışıyorduk, insan biraz yardım ederdi. Bütün ruh hastaları beni buluyordu. Biri tek başına canavarlarla dolu bir dün-yada markete gider diğeri ona karşı çıkmayıp bunu normal bir şeymiş gibi karşılar bir başkası ben karşımdaki yaratıkla savaşırken yardım etmeyip izler. Bu da benim şansımdı. “Madem kendini korumaya aldın ne diye beni izliyor-sun! İnsan yardım edeyim der.” “Kendi başına gayet güzel idare ediyordun.” Bu çocuk sonunda elimde kalacaktı. Ne demek güzel idare edi-yordum. Eğer silahı yanlış yere ateşlemiş olsaydım ölmüştüm. Onu boş verip marketin geri kalan yolunu hızla geçtim. Gelen seslerin Demir’e ait olduğunu umarak içeri daldım. Kasa kısmında aldığı ürünleri bulduğu bir po-şete tıkıştıran Demir’i gördüğümde bir yanım rahatlamış diğer yanım sinirden alev alıyordu. Beni gördüğünde kaşlarını çatmıştı. “Melis? Aras senin bu-” Sözünü bitirmesine izin vermeden sinirime hâkim olamayıp ona doğru ilerleyip, yanına vardım. O an ne onun ne de benim tahmin edemeyeceğim bir şey yapıp gözüne atabildiğim en sert yumruğu attım. Endişelenmiştim. Beni endişelendirmeye hakkı yoktu. Normal bir insan olsa belki şu anda karşısındaki kişiye sarılırdı. Ama ne ben normaldim ne de bulunduğumuz şartlar. Demir gözünü tutarak eğildiğinde dudakların-dan acı bir inleme kaçtı. Arkadan Berkay’ın sesi geldiğinde onu pek umursamadım. Şu anda her saniye daha fazla büyüyen sinirimi zapt etmeye çalışıyordum. “Uff, sıkı yumruk. Gerçi insan endişelenince yumruk atmaz ama.” Berkay’ın mırıltıları duymazdan geldim. “Sen hangi akla hizmet tek başına buraya kadar geldin. Ne kadar endişelendim haberin var mı?” Demir zar zor olduğu yerde doğrulduğunda gözlerinden ateş çıkıyor-du. Sesi tehlikeli bir biçimde kısılmıştı. “Aras nasıl bu lavukla peşimden gelmene izin verdi.” “Sence konumuz bu mu!” Gözü yavaş yavaş şişmeye başlamıştı. Derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalıştı fakat gözlerindeki ateş daha da harlandı. Dişlerinin arasından “Benim konum bu Melis.” Dediğinde cevabım gecikmedi. “Benimki değil! Çok endişelendim Demir. Kabul edi-yorum bizden daha deneyimlisin ama bu dışardaki o yaratıklara tek başına kafa tutabileceğin anlamına gelmiyor!” Onun aksine ben bağırıyordum. “Endişelenen insan aradığı kişiyi bulduğunda yumruk atmaz Duman!” bu sefer onun da sesi yüksek çıkmıştı ama geri adım atmamıştım. “Ne yapsaydım? Tek başına o canavarların arasına daldın diye seni tebrik mi etseydim!” bu sefer bir şey söylemedi. Beni ilk kez bu kadar sinirli ve endişeli görüyordu. Şahsen ben de ilk kez bu kadar öfkeli ve endişeli hissediyordum. Berkay arkadan film izler gibi bizi izlerken ona da ce-vabım gecikmedi. “Ne bakıyorsun? Patlamış mısır falan da vereyim mi!” Berkay birkaç adım geri gidip kendini açıklamaya çalıştı. “Henüz sana bulaşacak kadar delirmedim. Ben en iyisi dışarda bekleyeyim.” Demir’in aldıklarına baktım. Her şeyi almıştı ama ilk kez kendime hâkim olamayıp içki reyonuna yöneldim. Altılı bira paketlerinden birini alıp Demir’in yanına döndüm. Sık içki içen biri değildim ama şu anda buna ihtiyacım vardı. Demir elimdeki paketi görünce kaşlarını çattı. Bir şey söylemek için dudaklarını araladığında onun konuşmasına izin vermeden ben araya girdim. “Sus ve yargılama. Yürü!” Demir ne söyleyecekse vazgeçip poşetleri eline alıp marketten çıktı. İçimdeki öfke hala yerli yerindeydi. Yol boyunca aramızda derin bir sessizlik vardı. Ben de konuşmuyordum çünkü eğer konuşursam ciddi olay çıkaracağımın farkınday-dım. Binanın oraya geldiğimizde Aras kapıda bizi bekliyordu. Kaşlarını çatmıştı ve bana kızgın olduğuna emin-dim. Dişlerinin arasından. “Duman,” dedi. Bana doğru gelmeye başladığında bakışlarımı ona çevirdim. Nasıl baktım bilmiyorum ama olduğu yerde kaldı. Kaşlarını kaldırıp arkamdaki Demir’e baktı. Ben binaya girdi-ğimde Demir birkaç dakika sonra geleceklerini söyleyip kapıyı kapatmıştı. Bira paketini kendi hamağımın yanına bırakıp uzan-dım. Şu anda bir uçurumun kenarına gidip çığlık at-mak istiyordum. İçimdeki öfke anca öyle geçermiş gi-bi geliyordu. Hamağın üstündeki fermuarı çekip kendimi hapsettim. Şu anda bir odam olsa kapısını kilitler kimsenin girmemesini sağlardım. Kapının açılıp ka-panma sesini duyduğumda Demirlerin geldiğini anladım. Aras’ın, “Hamağa otur da krem sürelim.” Dediğini işittim. Bir yanım gidip ona yardım etmek isterken iç sesim bir yumrukta Aras’a atmamı söylüyordu. Birkaç dakika sora sessizliği bozan yine Aras’ın sesi oldu. “Sıkı yumruk atmış.” Berkay düz bir sesle Aras’a kar-şılık verdi. “Keşke nasıl attığını da görseydin. Baya iyiydi.” Şu anda ikisinin de ona yakıcı bakışlar attığını tahmin edebiliyordum, gerçi Demir’in o gözle bir süre ölümcül bakışlar atabileceğini sanmıyordum ama olsun. Acaba binadan nasıl kaçtığımı öğrendiğinde tepki-si ne olmuştu. Hamağın fermuarını açıp ayağa kalktığımda herkesin bakışları bana dönmüştü. Hava kararmaya başlamıştı ama cidden biraz hava almalıydım. Paketten bir tane bira alıp demir bir tutacak yardımıyla açtıktan sonra kimseyle göz teması kurmadan kapıya ilerledim. Peşimden geleceklerini biliyordum bu yüzden bir uyarı yapma ihtiyacı hissettim. “Eğer başka yumruk yemek isteyen varsa peşimden gelsin ama tavsiye etmem.” Dışarı çıkıp ilerideki ağaç parçasına oturdum. Aklıma yıllar önce olan bir olay geldi. (15 Yıl Önce) “Melis! Hadi oyun gurubuna gidiyoruz.” Annemin koridordan gelen sesini duyduğumda elimdeki oyuncağımı bırakıp ayağa kalktım. Annem beni koridorda, elinde küçük bir çantayla bekliyordu. Genelde oyun gurubuna giderken yanıma çanta almazdım. Annem buruk bir tebessümle yüzüme bakıyordu. Neden üzgündü gülümsemesi? Bakışlarım arkadaki odaya kaydığında babamın telefonda bağırarak biriyle konuştuğunu gördüm. Masadaki vazolardan birini öfkeyle yere savurunca annem hızlı adımlarla yanıma gelip beni kucağına aldı. “Anne babam kime kızdı?” “Sadece babanın iş konusunda bazı problemleri var prensesim. Sorun yok.” Annem beni arabaya oturtup kemerimi bağladıktan sonra kapımı kapatıp şoför koltuğuna oturdu. Babamın arkamızdan küfürler edip geri dönmemizi söylediğini duyabiliyordum. Annem arabayı normalde kullanmadığı kadar hızlı kullanıyordu ve buna rağmen yol normalde sürdüğünden daha uzun sürmüştü. Boyum yetmediği için camdan dışarıyı göremiyordum. Araba durduğunda annem hızlı adımlarla kapımı açıp, beni kucağına aldı. “Anne nereye geldik?” “Seni yeni bir oyun kulübüne getirdim prensesim.” Her zamankinin aksine annemin yüzü bugün gülmüyordu. Hatta gözlerinin içi fazla ıslaktı. Bakışla-rımı karşımızdaki büyük apartmana benzer eve çevirdim. Oyun kulüpleri rengarenk olmaz mıydı? Bu bina sadece siyah ve griydi. Bir kapıdan içeri girdiğimizde beyaz renk olan bir oda vardı. Karşıdaki masanın arkasında siyah saç-ları ve yeşil gözleri olan abla bizi gördüğünde hafifçe gülümsedi. Annemin gözleri iyice dolmuştu. Masanın hemen önünde durup kadına ismimi ve soyadımı söyledi. Sesi titremişti. Neden bu kadar üzgündü? Bir saat sonra gelip beni geri almayacak mıydı? Annem kadına çantamı uzatıp beni yere in-dirdi. “İçinde diş fırçası ve pijaması var. Onun dışında diğer ihtiyaçlarını da koydum.” Diş fırçası mı? Kulüp evlerinde diş fırçası kullanmazdık ki. Annem bir kâğıt imzaladıktan sonra eğilip benim boyuma geldi. İçimde kötü bir his vardı. “Anne, bugün kulüp evine gitmesem olmaz mı?” Annemin gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. İki yanağıma da sulu birer öpücük bırakıp saçlarımı okşadı. “Bugün gitmen gerek prensesim. Benim biraz işim var.” Elimi uzatıp annemin gözlerinden akan yaş-ların üzerine koydum. “Anne neden gözlerinden su akıyor?” “Alerjim olduğu için.” Uzanıp alnıma derin bir öpücük bıraktı. “Seni geri almaya geleceğim pren-sesim.” Ayağa kalkıp masanın arkasındaki ablaya bir şeyler söyledikten sonra bana son kez baktı ve gözlerinden yaşlar boşaldı. Odadan çıkıp gitti. Masanın arkasındaki abla kalkıp benim elimi tuttu ve başka çocuklarla dolu bir odaya götürdü. En başta kimse benimle oynamak istemedi. Buradaki bütün çocuklar neden bu kadar üzgündü? Sevmemiştim işte bu oyun grubunu. Sonra iki tane çocuk yanıma geldi. Çocuklardan biri siyah saçlı ve yeşil gözlüydü. Diğeriyse sarı saçlı ve mavi gözlüydü. Ayrıca ikisi de bana gülümsüyordu. Bu kadar üzgün çocuğun arasında iki tane mutlu insan bulabildiğim için şanslıydım. (Günümüz) Annemin dönmeyeceğini bir hafta sonra öğrenmiştim. Buradaki hiçbir çocuğun ailesi geri gelmemişti. En başlarda annemin sözüne güvenip herkese beni geri alacağını söylemiştim. Ama gelmemişti. On sekiz yaşına geldiğimde annemin bana bıraktığı bir mektup olduğunu öğrenmiştim ama mektubu almaya gitmemiştim bile. Beni neden bıraktığını bilmek istemiyor-dum. Aras ve Demir ile yeni bir aile olmuştum. Eğer mektubu alırsam okuyacağımı biliyordum ama okumamalıymışım gibi geliyordu. Biramdan büyük bir yudum alıp iç çektim. Gözümden akan birkaç damla yaşa engel olamadım. Yakınımda biri olmadığına kanaat getirdikten sonra gözlerime batmaya başlayan yaşları serbest bıraktım. Beş yaşındaydım. Onlara hiçbir zararım yoktu. Neden bırakmıştı beni? Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Gözlerim acımaya başla-mıştı ama kendimi durduramıyordum. Sanki on beş yıldır akıtamadığım her göz yaşı şimdi akıyordu. Kar yağmaya başlamıştı ama benim içeriye girmek gi-bi bir niyetim yoktu. Birayı bitirince memnuniyetsizlikle yüzümü buruşturdum. İçkiye karşı direncim var-dı. Özel kuvvetlerde bunun için de eğitilmiştim. Kı-zardığına emin olduğum gözlerimi elimin tersiyle silip ayağa kalktım. Yönümü ve bakışlarımı binaya çevirdi-ğimde Aras ve Demir’in beni kapıdan izlediğini gör-düm. Sadece bir bira daha alıp geri çıkacaktım. Belki de iki. Kapının üstünde yanan ampul ikisinin yüzünü de aydınlatıyordu ama onların beni görebildiğini düşünmüyordum. Sertçe yutkunup ilerlemeye başladım. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirmedim veya gözlerimi görmesinler diye başımı eğmedim. Beni yeterince tanıyorlardı. Ne olursa olsun ağladığımı fark edeceklerdi. Demir’in gözündeki şişlik biraz inmişti. Yanlarına gittiğimde ikisinin de kaşları çatıldı. Onlarla göz teması kurmadan içeri girdim. Aras’ın arkamdan, “Sana onu yalnız bırakmayalım demiştim” dediğini duydum. Demir derin bir nefes verip içeri girdi. Benim uyuyacağımı düşünmüşlerdi büyük ihtimalle. Ya-nılıyorlardı. Eylül, “İyi misin?” dediğinde yüzüme buruk bir gülümseme yerleştirdim. Konuşursam sesim titrerdi, Aras ve Demir’in sesimi kesinlikle öyle duymasını istemiyordum. Bira paketine yönelip bir bira aldım. Birkaç saniye düşündükten sonra bir biranın yetmeyeceğini anlayıp ikincisini de aldım. İkisinin de kapağını açtıktan sonra tekrar kapıya yöneldim. Aras’ın kapıyla arama giren bedeni gitmeme engel oldu. Kızarmış ve ıslak gözlerimi Aras’ın yüzüne çevirdim. Kaşları çatık değildi. Hatta oldukça yumuşak bakıyordu. “Nereye gidiyorsun?” hiçbir şey söylemedim sadece yüzüne bakmaya devam ettim. Birkaç dakika sonra aldığı nefesle geniş omuzları inip kalktı. “Melis bunu kendine yapma. Senin suçun değildi.” Biralardan birini diğer elime alıp büyük bir yudum aldım. Gözlerimi kaçırıp yeri izlemeye başladım. Boğazımda bir düğüm vardı, konuşmamı ve nefes almamı engelliyordu sanki. Göz yaşlarımın akmak için çabaladığını hissediyordum. Biradan büyük bir yudum daha aldım. Onların yanında göz yaşı dökmeyecektim. Elimdeki biralardan biri bittiğinde arkamı dönüp çöpe yöneldim. Alkole direncim olduğu için sarhoş olmazdım. Bunu Demir ve Aras’ta biliyordu ama buna rağmen içki iç-memi istemiyorlardı. Aras’ın, “Daha fazla dışarı çık-ma, fırtına var.” Dediğini duyduğumda tepki verme-dim. Gayet düz bir ifadeyle bakıyordum. Ona karşı çıkmadım. İlerleyip herkese sırtımı dönerek hamağıma oturdum. Karşımdaki duvara boş boş bakmaya başladım. Ara ara elimdeki birayı yudumlayıp düşündüm. Yaramaz bir çocuk değildim. Ailem ne derse ya-pardım. Beni bırakma nedeni başka bir şey olmalıydı. Elimdeki biranın da bittiğini fark ettiğimde cam şişeyi yere bırakıp birkaç dakika daha duvarı izledim. Demir yanıma gelip, hamağa oturdu. “İyi misin Du-man?” Olmadığımı biliyordu ve bilmesine rağmen so-ruyordu. “Cevaplarını bildiğin soruları sorma Şimşek.” Ne yaparsam yapayım sesimin titremesine engel olamamış-tım. Yere uzanıp bir şişe bira daha almak istediğimde bu sefer Demir izin vermedi. Beni omzumdan tutup geri çekti. Zaten bu kadar içmeme izin vermeleri bile mucizeydi. “Bence bugün yeterince içtin. Gel de bir şeyler ye. Sonra midene vuracak bir de senin hastalığınla uğraşacağız.” “Aç değilim.” “Sana aç mısın diye sormadım Duman. Bir şeyler ye de hasta olma dedim.” Ben ayağa kalkmayınca Aras’ın hamağın üstüne fırlat-tığı konserve ve çatalla irkildim. İkisi de birbirinden nazikti. Ne kadar istemesem de Demir haklıydı. Ye-mek yemezsem içki mideme vururdu ve hasta olurdum. İstemeye istemeye konserveyi alıp açtım. İçinde şeftali vardı. Bu benim en sevdiğim konserve yiyecekti fakat İzmir’de pek bulamazdık. Yüzüme buruk bir gü-lümseme yerleşti. Şeftalileri yedikten sonra yere bırak-tığım boş bira şişesini de alıp çöpe attım. Artık yavaş yavaş uykum geliyordu. Hamağıma uzanıp gözlerimi kapamamla uykuya dalmam bir oldu. Çocukluğumda kaldığım yetimhanenin kapısındaydım. Hala hatırladığım gibi renksiz ve eski duvarları vardı. Önümdeki kapının kulpuna uzanıp indirdim. Kapı gıcırdayarak beyaz bir odaya açıldı. Odanın tam ortasında duran bir kadın vardı. Uzun kahverengi saçları beline kadar uzanıyordu. Arkası bana dönük olduğu için kim oluğunu bilemiyordum. Kadına doğru birkaç küçük adım attım. “Pardon? Siz kimsiniz acaba?” Kadın benim sesimi duyduğunda bana doğru döndü. Yüzünü ilk gördüğümde dumura uğradım. En son hatırladığım kadar gençti. Benimkine benzeyen yeşil gözleri ve hafif çilli bir yüzü vardı. Bana gülümseyerek bakıyordu. “Anne?” harfler dudaklarımın arasından bir fısıltı şeklinde çıkmıştı. “Merhaba prensesim. Ne kadar da büyümüşsün.” “Bana prensesim deme.” On beş yıl önce gidip şimdi hiçbir açıklama yapma-dan gelemezdi. Açıklamalıydı. Neden geleceğim deyip gelmediğini, beni neden o yetimhaneye bıraktığını açıklamalıydı. En azından bunu bana borçluydu. “Neden beni bıraktın?” Dişlerimi sıkarak konuştuğum için sesim kısık çıkmıştı ama onun duyduğunu biliyordum. Kadının yüzündeki gülümseme buruk bir tebessüme dönüştü. “Bunun cevabını eninde sonunda öğreneceksin. Ama böyle değil tatlım.” Ona doğru sert bir adım attım. Gözlerim dolmaya başlamıştı ve ben buna engel olamıyordum. Bu sefer sesim daha yüksek çıkmıştım “Beni neden bıraktın!” “Keşke sana açıklayabilsem prensesim ama böyle ol-maz.” Her şey giderek silikleşirken uzaklardan boğuk bir sesin bana seslendiğini duydum ama umursamadım. Karşımdaki kadın giderek silikleşirken birkaç adım daha attım ama sanki o her adımımda daha uzağa gidiyordu. “Anne! Gitme!” Her şey yok oldu ve ben bir boşluğa düştüm. Sarsılarak uyandım. Deprem mi oluyordu? Neden bu kadar çok sallanıyordum. Birkaç saniye sonra bana ses-lenen Aras’ın sesini duydum. “Melis! Uyan!” Aras’ın beni omuzlarımdan tutmuş bir oyuncakla oynar gibi salladığını yeni fark ediyordum. “Doğu! Uyandım, tamam! Bırak!” Omuzlarımdaki ellerini tutup ittim. Artık beni nasıl salladıysa başım dönüyordu. Kendime geldiğimde hamağın iki yanında duran De-mir ve Aras’ı gördüm. Demir kollarını göğsünün üstünde birleştirmiş bana bakıyordu. Gözündeki şişlik inmişti ama morluk hala yerinde duruyordu. “İnsan böyle mi uyandırılır Doğu!” “Ne bileyim? Uykunda öyle şeyler sayıklayınca ne ya-pacağımı bilemedim.” Kaşlarım kendiliğinden çatıl-mıştı. Ben uyurken konuşmuş muydum? “Ne dedim de bu kadar endişelendiniz acaba?” Bu sefer cevap Demir’den gelmişti. “Aslında birçok şey söyledin Duman. Ama bizi endişelendiren annene gitmemesini söylediğin kısımdı.” Anlaşılan şu sıralar rüyalarımı gerçek hayata da yansıtı-yordum. Hadi Aras’ın endişelendiği belliydi ama Demir duvara yaslanmış bizi izliyordu. Bu adamın cidden duyguları yoktu. Bu nasıl endişe? Sözde endişelenmişti ama hiçbir şey yapmıyordu. Aras’ın sesiyle düşüncelerimden sıyrılıp Demir’in ruhsuz olduğunu sorgulamayı sonraya bıraktım. “Ne gördün Duman?” “Boş ver, sadece bir rüya.” Bakışlarımı odaya çevirince üçümüzden başkasının olmadığını gördüm. Demir bir şey söylemek için dudaklarını araladığında onun konuşmasına izin vermeden hızlıca söze girdim. “Diğerleri nerede?” Aras, “Eylül ve Atik sabah dışarı çıktı. Sonra Eylül’ü yine keçi kovalamaya başladı. Berkay da bunu kendi gözleriyle görmek için dışarı çıktı.” Bu kız cid-den keçileri çekiyordu. Hızla ayağa kalkıp odanın çıkış kapısına yöneldim. “Duman!” Demir’in sesiyle arkamı döndüm. Yeşil gözlerini gözlerime sabitlemişti. “İyi-sin, değil mi?” yüzüme buruk bir tebessüm yerleşti. “İyiyim Şimşek.” Kapıyı açıp dışarı çıktığımda önümden rüzgâr gibi bir kız ardından ise bir keçi geçti. Kızın Eylül olduğunu keçiyi gördükten sonra anlamıştım. Atik’te hızla ikisinin peşinden koşuyordu. Berkay’sa ilerideki oduna oturmuş gülerek onları izlerken bir yandan da elindeki silahı bir bezle ovuyordu. Neden kimse bir şey yapmıyordu? Hadi biz içerideydik, durumu ben yeni öğrenmiştim. Ama Berkay başından beri buradaydı. Çıkarken silahımı almamıştım bu yüzden uzanıp De-mir’inkini aldım ve havya ateş ettim. Keçi uzaklaşır-ken Eylül kendini nefes nefese karların üzerine bıraktı. Hızlı adımlarla Berkay’ın yanına gidip yumruğumu omzuna geçirdim. Gülümsemesi sesli bir kahkahaya dönüştü. “Aklına gelmedi mi yardım etmek! Neden oturmuş izliyorsun?” Kahkahası hafifleyip pis bir sırıtış haline geldi. “Çünkü izlemek daha eğlenceli.” Cidden genel olarak erkeklerin beyninde bir sıkıntı vardı. Eylül’ün “Sonunda biri yardım etti!” diyen sesini duydum. Bu haline gülmeden edemedim. Aras ve Demir yanımıza gel-diğinde bakışları Berkay ve benim aramda mekik do-kuyordu. Demir anlatmaya başladı, “Bir aydır İzmir’deyiz. Emin değilim ama bence İzmir’deki herkesi bulduk. Eğer başka insanlar da varsa bence onları da bulabiliriz. Bugün biz Aras’la gidip bir araba bulalım, sonra da yola çıkarız. Büyük şehirlerden başlayalım diyoruz. Bence eskiden nüfusu çok olan şehirlerde birilerini bulma ihtimalimiz daha faz-la.” Demir cümlesini bitirdiği gibi ben lafa girdim. “Peki ben de gelebilir miyim sizinle?” Demir ve Aras kısa bir an birbirlerine baktılar. Demir’den önce Aras söze girdi. “Hayır sen burada Berkay ve diğerleri ile kalacaksın.” Ne? Geldiğinden beri benden uzak tutmaya çalıştıkları adamla mı bırakacaklardı beni? “Ne? Daha dün onunla yeni tanıştığımızı ve ona güvenmemem gerektiğini söylüyordunuz.” Demir, “Onunla kalman bizimle gelmenden daha güvenli Du-man. Hem sadece ikiniz olmayacaksınız, Eylül ve Atik’te sizinle.” Bakışlarını Berkay’a çevirip ona yönelik konuşmaya başladı. “Eğer ona herhangi bir zarar gelirse kendini ölmüş say. Ve sakın buradan ayrılmayın.” Sırf onları delirtmek için kaçma fikri çık aklımdan. Demir ve Aras, Berkay’a birkaç tehdit daha savurup yanımızdan ayrıldı. Gözlerimi devirip Eylül’ün yanına ilerledim ve kara oturdum. Eylül yattığı yerden kafasını bana çevirip konuştu, “Öz abilerin mi?” “Hayır.” “Bir aile gibisiniz.” “Zaman içinde öyle olduk.” Hafifçe yattığım yerde doğrulup Berkay ve Atik’e baktım. Kütüğe oturmuş konuşuyorlardı ama ikisinin gözleri bizim üzerimiz-deydi. İki erkekle büyümüştüm, çoğunu anlayabiliyordum ama Berkay’ı bir türlü çözememiştim. Ortamdaki sessizliği ben bozdum. “Görmezden mi geliyorsun yoksa cidden Atik’in sana karşı olan duygularını anlamayacak kadar aptal mısın?” Eylül’ün derin bir nefes verdiğini duydum. Bakışlarımı çevirmedim, sadece konuşmasını bekledim. “Farkındayım. Beni arkadaştan fazlası olarak görüyor ama böyle bir durumda ona karşı olan hislerimi açmam ne kadar doğru bilemiyorum.” “Nasıl bir durum?” Kaşlarımı hafifçe çatmış ve bakışlarımı ona yöneltmiştim. Bakışları hala gökyüzündeki bulutlarda geziniyordu. “İşte virüslü bir dünya, kıyamet alameti, mutantlar. Yani pek doğru gelmiyor işte… anladın sen beni.” Anlamamıştım. Mantıksızdı. Asıl böyle bir durumdayken insan hislerini açardı. “Yanılıyorsun. Aslında tam tersi. Böyle bir dünyada yaşamak kolay değil, her an bir mutant saldırabilir ve ölebiliriz. Ben, senin gibi birini sevseydim hiç çekinmez gider söylerdim. Hem dünyada nerdeyse kimse kalmadı. Ölümle burun burunayken söylemeyeceksin de ne zaman söyleyeceksin.” Son cümlem onu gül-dürmüştü. “Seni böyle biri olarak tahmin etmemiştim.” “Nasıl?” “Yani böyle aşk tavsiyeleri veren. Daha çok iki abi arasında büyümüş, güçlü ve özgüvenli bir kadına ben-ziyorsun. Pek aşk insanı gibi değilsin.” Yüzümü buruş-turdum ve kollarımı kendime doğru çektiğim dizleri-me yasladım. “Değilim zaten. Aşk pek bana göre de-ğil. Hayatımda aşk tavsiyesi verdiğim ilk kişi de sen-sin.” Birkaç dakikalık bir sessizlik oldu. Eylül ayağa kalkıp yönünü bana döndürdü. “Haklısın. Şimdi söylemeyip ne zaman söyleyeceğim?” Bakışları Atik’teydi, sonra yavaşça hafif sağa kaydı ve gözleri Berkay da durdu. Anlamıştım. Berkay’ı nasıl göndereceğini düşünüyordu. “Onu ben hallederim.” Ayağa kalkıp ormana doğru ilerlemeye başladım. Ber-kay, Demir ve Aras’ın tehditlerinden sonra hayatta be-ni yalnız bırakmazdı. Yaklaşık on dakika kadar yürü-dükten sonra bir nehir kenarına vardım. Nehrin kena-rında ahşap bir iskele vardı. İskelenin ucuna kadar iler-leyip oturdum. Yanıma oturan iri beden tahminlerimi doğruladı. Dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Berkay beni takip etmişti. “Buraya niye geldik?” “Ben geldim, sen, beni takip ettin.” “Demirlerin tehditlerini boşa çıkaramazdım.” Dudaklarıma bir gülümseme yayıldı. Berkay’ın odunsu ama hoş kokusunu hissettiğimde dumura uğradım. Neden bilmiyordum ama kalbimin hızlanmasına neden olmuştu. Çok saçmaydı. Odağımı göle çevirdiğimde bakışlarım su yüzeyindeki yansımamla kesişti. Bir süredir kendi yansımamı görmüyordum. Saçlarım elektriklenmiş göz altlarım biraz morarmıştı. Parmaklarımla, saçlarımı tarayıp düzeltmeye çalıştım. Göldeki yansı-madan Berkay’ın belindeki silahı gördüğümde kaşlarım hafif çatıldı. “Senin mesleğin neydi? Ya da şöyle diyeyim, sen silahı nerden buldun? Ve nasıl bu kadar iyi silah kullanıyorsun?” Berkay’ın yüzündeki gülümseme buruk bir hal aldı. Aramızda kısa bir süreliğine sessizlik oldu. “Mesleğim pek yasal değil. Yani bu konuda seninle biraz ters düşüyoruz.” Aklıma gelen şeyle gözlerim irice açıldı. “Uyuşturucu ticareti mi yapıyorsun?” Onun da bakışları hızla bana döndü ve aynı hızla reddetti. “Hayır tabi ki. Aklına nerden geldi bu?” “Bir ajanla konuşuyorsun. Yasa dışı işler yapan bir sü-rü kişiyle uğraşıyordum ben.” Bu açıklamama güldü. Neden gülmüştü ki? Ben gayet ciddiydim. “Bence ben daha uçuk senaryolar üretmeden önce mesleğini söyle.” Birkaç saniye düşündükten sonra dudaklarını araladı. “Mafyayım.” Duyduğum cevapla yüzüme soğuk su çarpmış gibi oldum. Berkay vur dedik öldürdün be koçum.
Bölüm 4
3. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.