(İlahi Bakış Açısı) Amerika, Kaliforniya Laboratuvarı Alarmların dinmeyen sesi bütün tesiste yankılanıyordu. Etrafta koşan görevliler yere düşen hiçbir kişiyi umursamadan çıkış kapısına ulaşmak için birbirlerini itiyorlardı. Bir kişi hariç. Tesisin en dip köşesinde bulunan odadaki kadın her şeyin farkında olmasına rağmen kaçmıyordu. Angela Bones bu felakete neden olan kadındı. Uzun kahverengi, dalgalı saçları ve saçlarıyla uyumlu olan ela gözlerinde diğer insanların aksine korku yoktu. Burnundan düşmek üzere olan kırmızı gözlüğünü düzeltti. Odanın kapısı açıldığında içeri giren kişi Angela'nın asistanı Felix'ti. Genç adamın yaşıtlarına göre etkileyici bir zekâsı vardı. Uzun sarı saçları terden alnına yapışmıştı. Büyük ihtimalle Angela'yı bulana kadar koşmuştu. Dizlerindeki yaralar da buraya gelirken birçok kez düştüğünün kanıtıydı. "Bayan Bones, sığınaklara inmemiz lazım. Virüs tepkime yarattı ve hızla yayılıyor. Güney Amerika'nın yarısını çoktan kapladı bile." Angela sakin bir gülümsemeyle Felix'e döndü. Genç adam ne yazık ki zeki olduğu kadar korkaktı da. Bu yüzden virüsle ilgili olan deneylerde genellikle sorun çıkartırdı. "Felix, bu virüsün eninde sonunda yayılacağını zaten biliyorduk." Felix karşısında duran kadına korkuyla bakıyordu. Olayların yeni yeni farkına varıyordu. "Virüsü siz mi yaydınız? Bunu neden yaptınız Bayan Bones?" "Ben sadece süreci hızlandırdım." Angela odanın ucundaki kontrol paneline yönelip parmaklarını demir levhanın üzerinde gezdirdi. Bakışlarını karşılarındaki cam kafese çevirdi. Kafesin içindeki gergedan sakin bir şekilde uyuyordu. Angela parmaklarını sonunda kırmızı düğmenin üstünde durdurduğunda, bakışlarını Felix'e çevirip gözlerindeki korkuyu izledi. Düğmeye bastığında, cam kafese zehirli bir gaz yayıldı. Birkaç saniye içinde gaz bulutu bütün kafesi kaplamıştı. Duman yüzünden içerideki gergedanı göremeseler de sesi duyuluyordu. Gergedanı görmeyi başardıklarında yerinde bambaşka bir yaratık vardı. Hayvanın normalden büyük cüssesi ve iri boynuzları bir gergedanda olması gerekenin iki katıydı. Bu gaz hayvanların mutasyona uğramasını sağlamıştı. Kafesin içinde çıldırmış gibi sağa sola koşan hayvana gergedan denemezdi. Angla son bir hareketle paneldeki kolu indirdi. Kafesin açılan kapısını fark eden gergedan koşarak kafesten çıktı ve kafesin doğayla bağlanan kapısı sayesinde doğada kayboldu. Bu kıyametin başlangıcıydı. (Günümüz) Türkiye, İzmir Bir ay önceki görevimizden sonra her şey değişmişti. Bir mafya çetesinin izini sürdüğümüz görev esnasında aldığımız bir salgın haberiyle özel kuvvetler harekete geçmiş ve insanları sığınaklara indirmişti. Ama ben ve ekibim sığınaklara giden araçlara yetişememiştik. Bu yüzden dışardaydık. Mutasyona uğramış bunca yaratığın arasında hayatta kalmayı başarmış üç insandık. Aras ve Demir hem ekibim hem de abim gibi gördüğüm iki adamdı. Onlar erken yaşta eğitim almaya başlamıştı. Ama ben eğitim almaya başlayalı dört sene kadar oluyordu. Aras'ın isteği üzerine onlarla göreve gidebiliyordum. Demir ajan olmama karşı çıkmış, kendimi savunamayacağımı düşünmüştü. Bir süre sonra inadıma dayanamayıp izin vermek zorunda kalmıştı. Özel kuvvetler için çalışan üç gizli ajandık ve ben aralarındaki tek kızdım. İkisi de benden önce eğitim almaya başladıkları için rütbe olarak üstümdeydiler. Gerçi artık kim olduğumuzun veya rütbelerimizin bir önemi yoktu. Tek amacımız hayatta kalmaktı. Önce Amerika'ya yayılan virüs bir hafta önce Türkiye'yi esir almıştı. Demir elindeki silahı sımsıkı tutuyor ve etrafı gözetliyordu. Bu gece nöbet sırası ondaydı. Aras'ta hamağa yatmış elindeki tahta parçasını bıçakla yontuyordu. Çocukluğumuzdan beri tanışıyorduk. Bu hayatta gözüm kapalı güveneceğim tek kişiler onlardı. Demir silahını indirip bana döndü. "Duman birkaç dakika sen baksan ya. İhtiyaç molası vermem lazım." Aslında adım Melis'ti ama bana görevdeki kod adımla seslenmeye alıştıkları için 'Duman' diyorlardı. Sadece çok kızdıklarında veya endişelendiklerinde bana 'Melis' derlerdi. İhtiyaç molası vereceğini söylediğinde sigara içeceğini anlasam da karşı çıkmadım. Normal bir zamanda olsak içmemesini söyler, onu durdurmaya çalışırdım. Ama ne şartlar normaldi ne de yaşadıklarımız. Siyah, uzun saçlarımı tepeden toplayıp yanımdaki silahlardan birini aldım. Demir kamptan uzaklaşırken ben etrafı izlemeye başladım. Mutasyona uğramayan çok az sayıda hayvan kalmıştı. Mutasyona uğramış bir sinek bile normal bir sineğin beş katıydı. Genelde konservelerle besleniyor ve enerjimizi yüksek tutmak için gerektiği kadar karbonhidrat almaya çalışıyorduk. Ortamda bir tek Aras ve ben vardık. "Acaba o tahtayı bıraksan mı artık? Ne yapacaksın ona şekil verip?" Elimden geldiğince ciddi olmaya çalışıyordum. Ama konuşkan biriydim. Ciddi olmak benim için zordu. Tabii bu durumdan duruma değişen bir özelliğimdi. Ona seslenmeme rağmen bakışlarını elindeki tahtadan ayırmadı. Genelde bu kadar sessiz olmazdı. "Doğu? Bir sorun mu var?" Ben de genelde onlara kod adlarıyla seslenirdim. Aras kafasını kaldırıp bana baktı. Sarı saçları alnına dökülmüştü ve mavi gözlerinde gördüğüm tek şey koca bir boşluktu. "Bizi almaya gelmeyecekler Duman. Aradan bir ay geçti. Koskoca bir ay! Gelecek olsalar gelirlerdi ya da bir şekilde sinyal gönderirlerdi." Salgının başladığı ilk günlerde bizim yokluğumuzu fark edip arayacaklarını düşünmüştük fakat aradan bir ay geçmesine rağmen hiçbir şey yoktu. Benim de umutlarım tükenmişti ama bu onları da umutsuzluğa sürükleyeceğim anlamına gelmiyordu. Tek şansımız bir arada olmamızdı. Dudaklarıma sahte bir gülümseme yerleştirip ona baktım. "Gelmezlerse de bütün şehir bize kalır." Aras gülmeye başladığında ne olduğunu anlamamıştım. Afallamış bir ifadeyle ona baktım. "Yine yeşillerin yanıyor Duman. Aradan kaç yıl geçti hala bana yalan söyleyemeyeceğini anlamadın mı?" Aras ona her yalan söylediğimde yeşil gözlerimin yandığını söylerdi. Ve ne zaman yalan söylesem anlardı. Bu yıllardır değişmeyen bir gerçekti. Demir'in arkadan gelen sesiyle silahın namlusunu o yöne çevirdim. "Şu yalan makinesi olma olayını bana da anlatman lazım Doğu. Ben Duman'ın bana yalan söylediğini anlayamıyorum." Demir her zaman Aras'ın bir yalan makinesi olduğunu iddia ederdi. Aras'ta bunun doğuştan bir yetenek olduğunu söyleyip övünürdü. Yıllar içinde kardeş gibi olmuştuk. Birbirimiz kendimizden iyi tanırdık. "Bu doğuştan gelen bir duyu Şimşek. Yani öğretemem." Hepimiz gülmeye başladığımızda aklıma on üç yıl önce yaşanan bir olay geldi. (13 Yıl Önce) "Melis çikolatamı sen mi yedin?" "Hayır, yemedim." "Ama ağzının etrafında çikolata var?" "Ben kendi çikolatamı yedim ve sonra da ağzımı yıkamayı unuttum." Minik ellerimle ağzımı biraz daha ovaladım ama çikolatanın tam olarak çıkmadığına emindim. Kabul ediyorum. Onun çikolatasını ben almıştım ama benimki küçüktü. Aras'ın sinirden kızarmış yüzü normale döndüğünde olayın bütün eğlencesi kaçtı. Ben onun bu kızarmış hallerini daha çok seviyordum. Domatese benziyordu. "Yeşillerin yanıyor Melis." "Hayır, yanmıyor. Benim gözlerim normal. Seninkiler yanıyor." Aras her yalan söylediğimde bana gözlerimin yandığını söylüyordu ama ben aynaya baktığımda bir şey yoktu. "Melis eğer yalan söylüyorsan iki hafta boyunca çikolatalarını ben alacağım. Tamam mı?" Gözlerimi kaçırıp odanın içinde koşmaya başladım. Çikolatalarımı alamazdı. "Hayır. Çikolatalarımı alamazsın!" O da beni kovalamaya başladığında hızımı arttırdım ve gülmeye başladım. "Duman!" Demir odaya girdiğinde kendi çikolatasını yemekle meşgul olduğu için beni fark etmemişti, ilerleyip yatağına oturdu. Acaba onun çikolatasını da mı alsaydım? Demir'in yatağına çıkıp zıplamaya başladım. İkisi de paylaşmayı bilmiyordu. "Ne olur biraz paylaşımcı olsan? Canım çekti diyorum." Ben yatakta daha sert zıplamaya başladığımda Demir elindeki çikolatayı yere düşürdü. "Aras tut şunu! Senin yüzünden çikolatam düştü!" Demir'in çikolataya olan sevgisini hafife almıştım sanırım. O da peşime takılınca tekrar koşmaya ve bağırmaya başladım. "Demir. Özür dilerim. Ama Aras, senin çikolatanı yediğim için suçlu hissetmiyorum. Çok lezzetliydi." "Kızım sen yedi yaşındasın. Nerden bilyon böyle konuşmayı?" Kapıdan giren görevliyle hepimiz durduk. Bu iyiye işaret değildi. Görevli kadın yaklaşıp benim kulağımı çekmeye başladığında, gözlerim doldu. Bu kadın hep bana kızıyor ve canımı acıtıyordu. "Eğer bir daha bağırdığını duyarsam üç hafta boyunca çikolata yiyemezsin." Görevli odadan çıktığında kulağımı tutarak ağlamaya başladım. Hepsi Aras'ın suçluydu. Bana kızmasaydı böyle olmazdı! "Gördün mü? Senin yüzünden kulağımı çekti Doğu!" "Nasıl benim yüzümden ya? Çığlık atan sendin." "Sen beni kovalamasan ben de çığlık atmazdım geri zekâlı." (Günümüz) Demir yanıma gelip koluma dokundu. "Sen dinlenmeye devam edebilirsin Duman. Nöbet sırası bende." Kafamı sallayıp ateşin yanına oturdum. Hava normalden daha soğuktu. Ellerimi birbirine sürtüp ısınmaya çalıştım. Montum bir miktar beni ısıtsa da kışta olduğumuz için üşüyordum. Ağzımdan çıkan hava buhara dönüşüyordu. Ellerimi ateşe uzatıp vücut ısımı dengelemeye çalıştım. "Etrafta örtü gibi bir şey var mı?" gözlerim ısınmamı sağlayacak başka şeyler ararken Demir montunu çıkarıp bana fırlattı. "Bunu giy Duman!" Montu kaldırıp inceledim. Kalın bir monttu. Isınmamı da sağlardı fakat Demir gece boyunca nöbet tutacağı için buna ihtiyacı vardı. Montu ona geri fırlatıp, ayağa kalktım. "Gece boyunca nöbet tutacaksın. Senin benden çok ihtiyacın var." Ardından yerde duran çantamdan üç tane kupa çıkardım. Ateşin üstünde kaynayan çaydanlığı alıp fincanlara sıcak çay doldurmaya koyuldum. "Doğu! Melis'e montunu ver. Üşüyormuş." Demir'e kendi çayını uzattım. Aras yattığı yerde doğrulup kendi kupasını aldı. "Sen neden vermiyorsun Şimşek?" "Çünkü hanımefendi ben akşam nöbet tutacağım için benimkini istemiyor." Aras montunu çıkarmak üzereyken araya girdim. "Öff, ikinizden de bir şey istemiyorum." Aras üstündeki montu çıkarıp kafama fırlattı. "Susta giy şunu Duman. Boş yapma." Kafama atılan ceketi tutup yere bıraktım. "İstiyorsan sen giy. Ben gidip biraz odun toplayacağım. Donarak ölmek planlarımın arasında değil." Birkaç adım atığımda Demir kolumu tuttu. Dönüp ona baktım. "Sen ve ormana yalnız gitmek. Hayatta olmaz. Eğer gideceksen Aras'ı da al." Aras'ın kod adını kullanmadığına göre bana cidden kızmıştı. Ama ben kendi başımın çaresine bakabilirdim. Bu yüzden kızmasını umursamadım. "Kim demiş yalnız gidemeyeceğimi. Yirmi yaşındayım. Kendi başımın çaresine bakabilirim." "Yine de senden büyüğüm ve böyle bir durumda kaç yaşında olduğunun bir önemi yok." Aras ve Demir benden iki yaş büyüklerdi ve abim gibi davranıyorlardı. "İstemiyorum Demir. Bırak gideyim. Söz uzaklaşmam ve dikkatli olurum." Hayatımda Demir ve Aras'tan başka kimseye yalvarmamıştım, yalvarmazdım da. Onlara yalvarmamın tek sebebi fazla korumacı olmaları ve başka şekilde onları ikna edemiyor oluşumdu. Ne zaman tek başıma bir yere gitmek istesem karşı çıkarlardı. Bir yanım kendimi onlara kanıtlama ihtiyacıyla yanıp tutuşuyordu. "Doğu! Bu tek başına ormana gitmeye çalışıyor! Odun toplayacakmış." Aras yerinde doğrulup yanımıza geldi. "Hayatta olmaz! Sen otur, senin yerine ben toplar gelirim." "Hayır ya. Ben gideceğim." Demir ve Aras sert bakışlarını bana çevirdiğinde izin vermeyeceklerini anladım. Hadi ama. Ben de bir ajandım. Onlar kadar deneyimli olmasam da yapabilirdim. "Sizle, benim ne farkım var? Neden gidemiyorum?" "Biz senden daha güçlüyüz ve ayrıca senden daha deneyimliyiz. Sadece dört yıldır eğitim alıyorsun Duman. Hepsini geçtim mutantlarla dolu bir şehirdeyiz." Bu konuda haklıydı. İkisinin de kaslı bir yapısı vardı. "Yani izin vermeyecek misiniz?" "Melis! Hayır dedik. Zorlama." Demir beni sert bir biçimde uyarınca izin vermeyeceğini anladım. Onlar benden daha güçlüydü. Ve daha deneyimli. Evet ama benim de onlardan iyi olduğum bir konu vardı. Hız, onlardan daha hızlıydım. Kolumu Demir'in elinden kurtarıp koşmaya başladım. Arkamdan geldiklerini duyabiliyordum. Aras'ın tehditleri beni bir an yavaşlatsa da hızımı tekrar arttırdım. Karşımdaki çalılıklardan bir ses gelince belimdeki silahı çıkarıp çalıları nişan aldım. Bir işim rast gitmiyordu. Demir ve Aras çoktan yanıma gelmişlerdi. Onlarda silahlarını çıkarıp namlularını çalıya yönelttiler. Aras kısık bir sesle fısıldadı. "Bu yaptığını konuşacağız Duman!" Konuşmasak şaşardım zaten. Demir sessizce konuştu. "Şimdi sessiz bir şekilde geriye gitmeye başlıyoruz. Tamam mı Duman?" Soruyu özellikle bana yöneltmişti çünkü Aras, Demir'in sözünden pek çıkmazdı fakat ben bulabildiğim her fırsatta kuralları çiğnerdim. Demir ve Aras reşit olduğunda yetimhaneden ayrılma zamanları gelmiş ama beni bırakmak istemedikleri için de gidip yetimhanenin müdürü olan Nazlı Hanımla konuşmuşlardı. Beni de yanlarına almak istediklerini söylemiş, bu konuda ısrar etmişlerdi. Nazlı Hanım benim yaramazlıklarımdan ve çıkardığım olaylardan bıktığı için de onlara bir sorumluluk belgesi imzalatıp kabul etmişti. Lise dönemlerimde birçok kez disipline gitmişliğim vardı ve ne zaman okul müdürü ailemle konuşmak istese Demir ve Aras okula gelirdi. İlk başlarda müdür bunu şaka sanmıştı ve beni okuldan kovmakla tehdit etmişti. Ama Aras ona 'Onun ailesi biziz. Yine ne halt ettiyse cezasını biz vereceğiz.' demişti. İleriki zamanlarda müdür buna alışmıştı. Birkaç adım geri gitmeyi başarmıştım. Fakat dördüncü adımımda arkamdaki sarmaşığı görmeyip ona takıldım. Demir ve Aras'ın bakışları bana döndü. Çalılıkların arkasından önce yüksek bir kükreme sesi geldi. Ardından ise normal bir ayının beş katı büyüklüğünde bir ayı çıktı. Ayı üstüme doğru koşup tırnaklarını koluma geçirecekken, beni bile şaşkınlığa uğratacak kadar yüksek sesle çığlık attım. Ayı üstüme eğilip beni ısırmaya kalktığında havada bir silah sesi yankılandı. Ayının koca cüssesi üstüme yığıldığında ne yapacağımı şaşırdım, "Demir, Aras! Çıkarın lan beni." Kolumun acısını yeni yeni hissetmeye başlamıştım. Demir ve Aras hızlı bir şekilde yanıma gelip beni kollarımdan tutup ayının altından çektiler. Kolumu çektikleri zaman yaram sızlamıştı. Ayının sadece tırnağı çizmişti fakat kendisi gibi attığı çizikte normalden büyüktü. Ayağa kalkmama yardım ettikten sonra Demir üstümdeki yaprakları temizledi. Aras'ta gözlerini yarama dikmiş, yaraya ölümcül bakışlar atıyordu. Nasıl bir etkisi olacaksa. Demir, kolumu tutup kendine çekince canım çok acımıştı. "Hayvan! Zaten acıyor. Ne diye çekiyorsun?" Demir bana baktığında gözlerinde hem öfke hem de endişe vardı. Aras ise sadece öfkeliydi. Ama bana değil. Ayıya doğru yaklaşıp bütün şarjörü ayının bedenine boşalttı. Gerçi ayı demeye bin şahit isteyecek türden bir canlıydı. Demir beni belimden tutup omzunun üstüne kaldırdı. Beni tek koluyla tutuyor ve patates çuvalı gibi taşıyordu. "Uzaktan bakınca çuvala mı benziyorum ya ben? İnsanım ben de." Çırpınıp bağırmaya başladım fakat yaralı kolum hareketlerimi kısıtlıyordu. "Lan Demir! Bırak beni. Yara kolumda bacağımda değil. Yürüyebilirim." Ama Demir tepki vermeden yürümeye devam etti. Kaçacağımı düşündüğünü biliyordum ama bu halde istesem de kaçamazdım. "Aloo! Sana diyorum! Şimşek!" Acaba kulaklarında bir problem mi vardı? Ya da belki sağır olmuştur. Sonuçta ayı çok yüksek seste kükremişti. Kampa girdiğimizde Demir beni hamağın üstüne bırakıp ilk yardım çantasını almak için sırt çantasına yöneldi. Aras'ta yanıma gelip üstündeki ceketi omuzlarıma bıraktı. Ama ben tabi ki yine laf dinlemeyip ceketi yere attım. Aras'ın öfkeli bakışları bana döndü, "Çocukluk yapmayı keser misin Duman? Yaralısın!" "Ben mi çocukluk yapıyorum? Bir kere ben ikinizden daha olgun davranışlar sergiliyorum." İkisi de 'gerçekten mi?' der gibi bakıyordu. Kafamı salladım "Ne bakıyorsunuz? Öyle." Aynı anda gözlerini devirdiler. Demir ilk yardım çantasını alıp yanıma geldi. Bana bakıp kolumu işaret etti. "Kolunu uzat." Kafamı hayır anlamında salladığımda kaşlarını çattı. "Sen çok acıtıyorsun. Sanki hayata olan bütün öfkeni pansuman yaparak çıkarıyorsun. Doğu yapsın." Demir sabır diler gibi nefes alıp arkasını döndü. "Aras gel şuna pansuman yap. Prenses hazretleri benim yapmamı istemiyormuş." Kaşlarımı çattım. O bana prenses mi demişti? Küçüklüğümden beri oldum olası prenses lafını sevmemiştim. Uzanıp açıkta kalan ensesine bir tane yapıştırdım. "Sensin lan prenses. Kaç kere dedim sana, bana prenses deme diye." Demir ensesini tutarak bana döndü. "Duman! Ben sana kaç kere söyledim kızınca enseme vurma diye?" Demir adeta gürlemişti. "Kızdırma o zaman!" Aras olay çıkmadan aramıza girdi. "Şimşek hadi sen git otur, nöbet tut bir şey yap. Hadi abi, hadi." Arkasından ona dil çıkarttım. Bu ikisi yanımdayken adeta bir çocuğa dönüşüyordum. Aras yanıma oturup ilk yardım çantasını açtı. "Neden pansumanı Demir'in yapmasını istemedin?" "Çünkü hayata olan öfkesini pansuman yaparak çıkartıyor." "Bana gayet yumuşak davranıyor." Gözlerim büyümüştü, bakışlarımı Demir'e çevirip bağırdım. "Oğlum senin benle bir problemin mi var? Buna neden pansumanı yumuşak yaparken bana tüm gücünü kullanarak yapıyorsun? Hayatımız normale döndüğünde ilk işim sana dava açmak olacak." Demir ve Aras'ın güldüğünü duydum. Aras bir pamuğa biraz batikon döküp koluma sürmeye başladı. Acıyla yüzümü buruşturdum ama yine de Aras hiçbir zaman Demir'in yaptığı kadar sert pansuman yapmazdı. Hatta olabildiğince acıtmamaya çalışırdı. Demir ise kırk yıllık işkenceci gibi dalardı yaraya. Aras yaranın üstünü sargı beziyle kapadıktan sonra ayağa kalktım. "Artık odun toplamaya gidebilir miyiz?" İkisinin de yakıcı bakışları bana dönmüştü. Dudaklarımdan, kıkırtıyla gülme arası bir ses çıktı. Farkında olmayabilirlerdi ama çoğul eki kullanmıştım. "Ama üşüyorum ne yapayım?" "Sıcak olsa şikâyet ediyorsun soğuk olsa şikâyet ediyorsun. Biz ne yapalım Duman?" "Ortasını bulamıyorsunuz Şimşek. Ne yapayım?" Kendi hamağıma gidip yattım. "İyi geceler beyler." Gözlerimi kapatacakken Aras'ın sesini duydum. "Duman. Eğer üşüyorsan gel al ceketimi. Ben üşümem." Aras çoğu zaman böyleydi. Kendinden önce başkalarını düşünürdü. Hatta o kişi yabancı olsa bile. Fakat Demir sadece sevdiklerine karşı yardımsever olurdu. Bense aralarında en şiddet canlısı olandım. Her gün okulda kavgaya karışır eve yüzüm yara bere içinde dönerdim. Ertesi gün de Demir gidip bana vuran çocukları döverdi. Bir yerden sonra rutin haline gelmişti. Eve dövülmeden geldiğim günler Demir şaşırır ve bana özel kokteylinden yapardı. Kokteyl dediğime bakmayın. Demir'in yaptığı kokteyller efsanedir. Ve maalesef parti veya kutlamaya benzer bir durum olmadığı sürece Demir bana kokteyllerinden vermezdi. Benim kavgaya karışmadan eve dönmem de kutlanılacak bir olaydı. İkisinin de kendine has kokuları vardı. Demir' anasonla karışık odunsu bir kokusu varken, Aras'ın ferahlatıcı bir nane kokusu vardı. Ben nasıl koktuğumu sorduğumda karanfil gibi koktuğumu söylemişlerdi. Bunu ilk öğrendiğimde merak etmiş ve gidip karanfil satın alıp koklamıştım. "İstemiyorum ceket falan. Üşümüyorum da artık, hadi iyi geceler. Ha bir de Demir. Düzgün nöbet tut bak. Başıma bir şey gelirse senden bilirim. Size de bir şey olmazsa sevinirim." Gülerek başını salladı. Onlar benim sahip olduğum tek aileydi. Karanlıktaki ışığımdı, yokluktaki varlığımdı. Onlarla dalga geçmemin sebebi onları sevmemdi. Sevmediğim bir insana karşı dünyadaki en resmi insan olabilirken onlara karşı hep çocuk gibiydim. Gözlerim kapanırken kendimi uykunun tatlı kollarına bıraktım. (Ertesi Sabah) Ertesi sabah uyandığımda tepemde bana bakan bir çift göz görmeyi beklemiyordum. Korkup karşımdaki kişiye yumruk attım. "Sen kimsin be? Demir! Yine nasıl nöbet tuttun?" Hızlıca hamaktan kalkıp etrafıma baktım. Ben bağırınca ikisi de ayaklanmıştı. Bakışlarımı Demir'e çevirdim. "Nasıl nöbet lan bu? Kampa biri girmiş ve sen fark etmedin mi? Az kalsın kalp krizi geçiriyordum." Elimi kalbime koyup soluklandım. Aras'ta artık Demir'e bakıyordu. Demir gözlerini kaçırıp konuştu. "Sabaha karşı uyuyakalmışım." Demir kolay kolay uyuya kalan biri değildi. Aldığımız eğitimler sayesinde de genelde görevdeyken uyuya kalmazdı. Ama eğer uykuya dalarsa da kış uykusuna yatmış gibi uyuyordu. Yüzüne su dökmeden uyandıramazdık arkadaşı. Bakışlarım, yerde burnunu tutan adam ve Demir'in arasında gidip geliyordu. "Sen bir daha nöbet tutma Şimşek. Bir gün sen nöbet tutarken öleceğiz." yerdeki adama eğilip baktım. "Kardeş kusura bakma da ben de uyanır uyanmaz karşımda bana bakan bir çift göz görmeyi beklemiyordum." Aras kaşlarını çatıp bana döndü. "Ne dedin? Sana mı bakıyordu?" Aras'ın sorusuyla Demir'in de kaşları çatılmış ve bakışları bana dönmüştü. Adam sonunda ayağa kalkabildiğinde yüzünü inceleme fırsatım olmuştu. Açık tenli, siyah saçlı bir çocuktu. Açık teninin üstündeki çiller ona ayrı bir hava katıyor, mavi gözlerinin içi parlıyordu. Nasıl bu kadar mutlu görünebilirdi? Daha üç saniye önce yüzüne yumruk atmıştım. Demir'e baktığımda alnındaki damarın belirginleştiğini gördüm. "Melis, arkamıza geç güzelim." Demir sadece beni korumak istediğinde bana 'güzelim' derdi. Onun dışında hep giydiklerime laf eder ve yaptığım makyajlarla dalga geçerdi. Bana böyle seslenmesi düşman olarak gördüğü kişi için hiç iyi değildi. "Saçmalama Demir! Tanımadığın birinden nefret edemezsin." "Koca bir akşam seni izlemiş. Bu ondan nefret etmem için yeterli." Aras gelmeyeceğimi anlayınca yanıma gelip bileğimi tuttu ve beni çekiştirmeye başladı. "Lan Doğu! Bıraksana beni! Eğer bir şey olursa dövüşmeyi biliyorum, belimde de silah var. Hem nereden belli tüm akşam beni izlediği?!" Aras bakışlarını bana çevirdiğinde mavi gözlerinin alev aldığını gördüm. Elimi kaldırıp dudaklarımdaki görünmez fermuarı çektim. Onları en son erkek arkadaşımla tanıştırdığımda böyle kızgın görmüştüm. Söylediklerine göre ilk ve son erkek arkadaşımdı. Ertesi gün de çocuğu tehdit edip benden ayrılmasını sağlamışlardı. Çocuk benden ayrıldığında ağlamıştım ve bu seferde ağlamamı bahane edip çocuğu dövmüşlerdi. Aras ve Demir beni arkalarına alıp silahlarını çıkarmışlardı. Ben de silahımı çıkarıp yanlarına geçtim fakat Demir yine tek koluyla beni arkalarına itti. "Benden sadece iki yaş büyüksün. Beni korumanız ne kadar hoşuma gitse de bu kadar da olmaz canım!" Demir dişlerinin arasından konuşup silahı daha sıkı kavradı, "Melis, sence bunun sırası mı güzelim?" Aha, iki kez güzelim dedi, iş büyük. Sorun çıkacak. Kollarımı göğsümde birleştirip arkamı döndüm. Yabancının konuştuğunu duyduğumda bakmamak için çabaladım, "Arkadaşlar lütfen sakin olur musunuz? Sadece sizi inceliyordum. Arkanızdaki kıza bakarken de uyandı. Yani sadece bir tesadüf." Bunları nasıl bu kadar kolay anlatmıştı hayret ediyordum doğrusu. Eğer diğer gözüne de yumruk yemek istiyorsa çok doğru yoldaydı. Aras'ın koluna dokunduğumda omzunun üstünden bana baktı. Sadece onun duyabileceği şekilde fısıldadım, "Doğu, bu adam ya psikopat ya da seri katil." Gözlerini devirdiğinde yaptığı hareketi gereksiz buldum. Ne demiştim ki ben şimdi? Gayet doğru bir çıkarım yapmıştım oysaki. Demir konuşmaya başladığında sesi hiç beklemediğim kadar sertti. "Psikopat mısın nesin! Yürü git!" Karşımızdaki adam Demir'in uyarısını dinlemeden sakince konuştu. "Tek olmadığımı biliyordum. Sizi bulduğuma sevindim." Bize doğru yaklaştığında, Demir ve Aras boştaki elleriyle aynı anda bileklerimi tuttular. Çocuğun sözlerine karşılık mırıldandığım kelimeler Aras'ın gülmesine neden oldu. "Senin adına sevindim. Sen bizi bulduğuna seviniyorsun ama ben bulunduğum için hiç mutlu değilim. Kimse bana saklambaç oynadığımızı söylememişti." Kollarımı kaldırıp bileklerimi tutan ellere baktım, "Şaka mısınız oğlum siz? Bırakın ya beni. Bebek miyim ben?" Demir'in cevabı karşısında cinlerim tepeme çıktı. "Bizim için öylesin." "Öyle mi? Şimdi ben senin cinlerini nasıl tepene çıkartıyorum izle." Bileklerimi ellerinden kurtardıktan sonra yanlarından geçip Demirlerle yaşıt olduğunu düşündüğüm çocuğunun önünde durdum. "Merhaba. Ben Melis. Melis Duman." Evet, soyadlarımız aslında bizim kod isimlerimizdi. Çocuğa içten bir şekilde gülümseyip elimi uzattım. "Ben Berkay, Berkay Kaya." Çocuk elimi sıkmak için uzandığında iki el birden beni yakamdan tutup geri çekti. "Siz geri zekalı falan mısınız? Altı üstü tanışmak istedim." İkisinin de ölümcül bakışları benim üzerimdeydi. Belki de akıllarının başka yerde olmasını kullanıp, ormana gidebilirdim. Denemeye değerdi. "Tamam o zaman. Ben çıkayım, siz rahat rahat kavga edin. Kan görmek istemiyorum." Aynı anda kafa salladıklarında planımın işe yaradığını anladım. Arkamı dönüp koşmaya başladım. İlk defa kafayı benim dışımda biriyle bozdukları için dikkatleri dağılmış ve izin vermişlerdi. Döndüğümde Berkay denen çocuğu alnından öpecektim. Kırk yılda bir kaçmamı sağlamıştı. Yeterince uzaklaştığımı düşündüğümde Aras'ın sesini duydum. "Demir! Melis yok! Lan boşluğumuza geldi, kıza git dedik." Tekrar koşmaya başladım ve bir açıklığa varana kadar durmadım. Aramızda bir hayli mesafe vardı fakat peşimden geldiklerine emindim. Etrafımı dikkatli bir şekilde incelediğimde bir kartal üssünde olduğumu fark ettim. -Kartal üssü diğerleri ve benim aramda mutasyona uğramış dev kartalların yaşadığı yer olarak geçer.- Hızlı adımlarla ağaçların olduğu tarafa ilerlemeye başladım. Yolun yarısını gittikten sonra dev gibi bir kartal beni kollarımdan yakalayıp havalandı. Yemin ederim ne zaman yalnız kalsam başıma bir şey geliyor. Bu şans dünyada bir tek bende var. Demir ve Aras'ı daha çok dinlemeliyiz. İç sesimi susturup içinde bulunduğum duruma odaklandım. Kartal havalandığına açıklığa giren Demir, Aras ve Berkay'ı gördüm. Berkay'ın söylediklerini zar zor anladım. "Melis çabuk in oradan." "Yok ya burada manzara güzel, temiz hava falan var... Sence isteyerek mi çıktım ben buraya! Allah aşkına saçmalama ya." Demir bana yapmam gerekenleri anlatmaya başladığında ne dediğini anlamamıştım. "Melis çabuk atla!" Yerden oldukça yükseldiğimiz için dediklerini anlayamıyordum. "Ne? Tavuk mu alayım? Burada tavuk yok ki. Hem sence ben bu durumda tavuk arar mıyım?" Demir belindeki silahı gösterdiğinde ne yapmamı istediğini anladım. Kafamı hayır anlamında salladım. Beni tutamayacaklarından korkuyordum ve onlar bunu biliyordu. Aras tüm gücüyle bağırdı. "Yakalarız." Sertçe yutkunduğumda ne yapacağımı bilemiyordum. Daha önce beni hiç düşürmemişlerdi. Şu anda tek çarem onlara güvenmekti. Silahımı çıkarıp kartalın pençesine ateş ettim. Kartal yüksek bir ses çıkarıp beni bıraktı. Çığlık atarak düşmeye başladığımda Demir ve Aras etrafta koşturup beni tutmaya çalışıyorlardı. Gözlerimi sıkıca kapatıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Yere düşeceğimi düşünüp kendimi düşüşe hazırladığım sırada biri beni yakaladı. Gözlerimi açmaya korkuyordum. "Öldüm mü? Cehennemde miyim? Çünkü cennete giremeyeceğime eminim de." Yanımdan bir gülme sesi gelince gözlerimi araladım. Beni yakalayan kişi Aras'tı "Abi kız öldüğünü düşündüğünde bile ciddi olamıyor." Ölmediğimi anlayınca rahat bir nefes verdim. "Doğu sana bir can borcum var." Kucağından inip, Demir'e baktım. Tabi ki beni azarlamaya başladı. "Neden gittin Duman?" "Gidebilirsin dediniz. Ben miyim yine suçlu Şimşek?" "Dalgınlığımıza geldiğini biliyordun!" İnkâr edeceğimi düşünüyordu. Sırf ondan azar yememek için inkâr edeceğimi düşünüyordu. Ama bende sürprizler bitmez. "Evet, biliyordum. Kırk yılda bir böyle bir fırsat yakalamışım kaçırır mıyım? Sana da çok teşekkür ederim Berkay, sayende kaçmak için fırsatım oldu." Demir beni kovalamaya başlayınca Aras'ın arkasına geçtim. "Bir de kabul ediyor! Çekil Doğu! Bu sefer elimden kaçamazsın Duman!" "Doğu koru beni! Bu sefer kesin öldürecek." Ama Aras, Demir'in önünden çekildi. "Hak ettin Duman. Şimşek! Bir tane de benim için vur." Aras'a kınayıcı bakışlar attım. Ama Demir'in söyledikleri kendi kendime 'vursa daha iyi olurdu' dedirtti. "Bu sefer onu vurmaktan beter yapacağım." Demir beni tek bir hareketle kucağına alıp ilerlemeye başladı. Ne yapacağını bilmediğim için kollarımı sıkı sıkı boynuna doladım. "Demir! Eğer beni bir yerden atarsan yemin ederim senle bir hafta konuşmam." "Söz veriyor musun? Biraz kafamı dinlerim. Eğer gerçekten susacaksan şuradaki uçurumdan atacağım." Blöf yapıyordu. Yapmıyorsa bile benle konuşmak istemeyen biriyle ben zaten konuşmazdım. "Gayet ciddiyim. Bir hafta boyunca ağzımı açmam." Demir'in yüzünde pis bir gülümseme oluştu. Okyanus kenarındaki uçuruma yöneldiğinde beni cidden atacağını anladım. Bacaklarımı da beline dolayıp ona koala gibi yapıştım. "Demir! Sakın böyle bir şey yapma." Demir ellerini belimden çektiğinde, düşmememin tek sebebi ona yapışmış olmamdı. Demir'in güldüğünü duydum. "Eğer özür dilersen geri döneriz." Demir pişman olmadığım bir şey için asla özür dilemediğimi bilirdi. Ve bu yaptığımdan da pişman değildim. Henüz bana özür diletememişti. "Hayatta dilemem." Blöf yaptığının farkındaydım. Beni bırakamazdı. Çünkü virüs suyun altındaki canlıları bile etkisi altına almıştı. Bir de Aras'la çok fena kavga ederdi. Her ne kadar Aras'ta benden intikam almak istese de bunu, bana zarar vermeden yapardı. Demir ellerini arkasında birleştirip beklemeye başladı. "Bekleriz valla." "Kardeşini içinde ölümcül hayvanlar olan bir okyanusa mı atacaksın Şimşek? Ne kadar iyi bir abisin." Kaşlarımı kaldırdı. "Sen çenenle kaçırırsın onları." Madem öyleydi bunu test edebilirdik. Düşünmeden ellerimi bıraktım. En fazla ölürdüm. Ama tabi ki tahmin ettiğim gibi oldu. Ben ellerimi bıraktığım anda Demir beni tekrar tuttu. Aras ve Berkay'ın yanına döndüğümüzde beni yere bıraktı. Yüzümde zafer gülümsemesi vardı. Aras, Demir'e yakıcı bakışlarla bakıp konuştu, "Onu atsaydın bozuşurduk Şimşek!" "Ama sen de ona vurmamı söyledin." "Vurmanı söyledim. Uçurumdan at demedim!" aralarında böyle küçük kavgalar genelde çıkıyordu. Berkay'ın da yanımızda olduğunu fark ettiğimde ona döndüm. "Sen onları boş ver, onlar hep böyle." dedim. Demir kolumdan tutup beni uyardı. "Onla ilgili sorunları hala çözmedik. Sen kaçıp gittiğin için yarım kaldı." "Tekrar söylüyorum. Ben kaçıp gitmedim siz gitmeme izin verdiniz." İkisi de derin bir nefes verip bana döndü. Aras sert bir sesle konuştu, "Yürü." "Bir kere de kibar olsan şaşarım." Demir'e bakıp gülümsedi. "Demir'den daha kibarım." İkimiz de gülmeye başladık. "Ona ne şüphe. Kabalık konusunda kimse Demir'in eline su dökemez." Berkay'ı da peşimize takıp kamp alanına doğru yöneldik. İzmir son zamanlarda normalden daha soğuktu. Üşümeye başladığımda gözlerim Berkay'ı buldu. "Berkay?" "Efendim? "Sende fazladan battaniye veya mont var mı?" Demir ve Aras'ın yakıcı bakışları bana dönünce onlara omuz silktim. Aras, "Kızım biz sana kaç kere ceketlerimizi vermeye çalıştık sen istemedin. Şimdi kalkmış tanımadığımız bir heriften istiyorsun." "Yani?" Onlara bakıp kaşlarımı kaldırdım. Aras, Demir'e dönüp konuşmaya başladı, "Bu kız bizim sonumuz olacak Şimşek." "Katılıyorum Doğu." "Neden ondan ceket istemem sizi bu kadar rahatsız etti ki?" Bu sefer sorgulayıcı bir tavırla konuşmuştum. Demir derin bir nefes verdi. "Yıllardır tanıdığın ve ailen gibi gördüğün insanlardan ceket almayıp da daha bir saat önce tanıştığımız bir yabancıdan ceket istemen çok koyuyor." Aras ağzının içinde bir şeyler geveledi fakat ben ne olduğunu anlamadım. "Napayım? Sizin üşümenizi istemiyorum. Siz üşüyünce de ben rahatsız oluyorum. Üşümenize içim el vermiyor." Demir üstündeki ceketi çıkartıp bana giydirdi. Tam ceketi çıkartıp ona geri verecekken. "Eğer o ceketi çıkarırsan Doğu'da ceketini çıkaracak. O yüzden çıkarmanı tavsiye etmem." Derin bir nefes verip sırf Aras'ta üşümesin diye çıkarmadım ceketi. Kampa vardığımızda ateşin sönmüş olduğunu gördük. Virüsün gelişiyle beraber sadece hayvanlar değil iklimler de değişmişti. Gökyüzüne baktığımda gördüğüm bulutlar bize şiddetli bir kar fırtınası olacağını söylüyordu. "Merkeze inmemiz lazım. Belli ki şiddetli bir fırtına geliyor." Erkekler de bulutlara bakıyordu. Demir kafasında bir plan yapmış olmalı ki hepimize görevler vermeye başladı. "Doğu, hamakları topla. Duman, yiyecek bulabildiğin ne varsa al. Ve sen..." Gözleri Berkay'ın üzerindeydi. Onu baştan aşağı süzüp yapması gereken görevi söyledi. Daha doğrusu yapmaması gerekeni. "Otur ve hiçbir şeye dokunma. Ben de silahları toplayacağım." Berkay Demir'e bakıp karşı çıktı. "Hadi ama dostum. Dünyada kalan son insanlarız. Bana güvenebilirsin." Demir ve Aras aynı anda hayır anlamında kafalarını salladı.
Bölüm 2
1. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.