Yıllar yıllar önce:
Renkli Çin lambaları, Sakura ağaçlarından dökülen pembe perçemler ve rüzgârın hafif esintisi… Şenlik hazırlıkları tıkırında işliyordu.
Yine kendine verilen devriyesini geziyordu kız. Zira emir sarayı yöneten kişiden, bizzat kralın kendisinden gelmişti. Kraliyet ailesi de en az halkları kadar heyecanlılardı baharın gelişi için. Kabul etmeliydi, kızın kendisi de bir o kadar heyecan doluydu.
Ağaçlara zarar vermeyecek şekilde kurulan stantların önünden geçti muhafız. Yemekler öylesine canlı, öylesine lezzetli kokuyorlardı ki… Görev başında olmasa kendisine hâkim olamayabilirdi. Sarayda da birçok yemek yapılıyordu fakat hiçbiri halkın şenlikler için hazırladıkları atıştırmalıkların dahi yerini tutmuyordu.
Bir baş selamı verdi stant sahiplerine en içten gülümsemesini yüzüne yerleştirerek. Kendisinin de halkı sevdiği gibi halk da onu sever, kendilerinden bir parça olarak bilirlerdi kızı. Egosuna yenik düşmüş soyluların aksine onun tamamen saf kalpli olduğunu düşünürlerdi.
Onun kalbi, beyaz bir sayfa kadar temizdi deseler yalan söylemiş olmazlardı.
Devriyesini gezip görevini sonlandırdı muhafız. Son iş olarak şenliğin yapılacağı yerin hemen ardındaki ormanı yoklamaya karar verdi. Bu tür şenliklerde güvenliğin aksamasını fırsat bilen haydutların saklanma ihtimaline karşı önlemini alması gerektiğinin farkındaydı.
Asıl tehlikenin haydutlar olmadığını da çok iyi biliyordu. Yine de ne olursa olsun soyluları da, halkı da herhangi kötücül bir şeye karşı korumalıydı.
Hafifçe esen rüzgârın serinliğini derince aldığı nefesiyle ciğerlerine doldurdu ve sık ağaçlar arasına daldı büyükçe attığı adımıyla. Ayakları altında hışırdayıp giden yapraklara aldırmadan hızla geçti iri kabuktan gövdeleri.
Hava gitgide kararırken önünü görmesi zorlaşıyordu. Gün batımında kaybolan keskin hatlı manzara, muhafızın gözünde bulanıklaşıp bir labirente dönüşüyordu adeta. Bu bilinmezlik hissiyse onu geriyor, belinde asılı olan kılıcına daha çok yapışmasına sebep oluyordu parmaklarının.
Temkinli adımlarla ilerlemeye devam ettiği sırada sert bir çığlık ilişti muhafızın kulaklarına. Hızla arkasını döndüğünde tereddüt etmeden koşmaya başladı. Bu tiz çığlık, küçük bir kız çocuğuna aitti. Bir kez daha duymasına gerek yoktu. Çığlık, yardıma ihtiyacı olduğunu net bir şekilde belli ediyordu.
Sesin geldiği yöne doğru koştu muhafız. Bedenine çarpıp yüzünü çizen dalları umursamadan şimşek hızıyla geçti dar patikaları. Ona açıklık sağlayan batan güneşin ışıkları mıydı yoksa yavaşça göğe yükselen ayın kolları mıydı bilmiyordu ama gideceği yolu muhafıza gösteren bir şeyler var gibiydi.
Bu kendinden emin oluşunu belki de o açıklığı gösterene borçluydu. Ya da sadece kafasında kuruyordu. Bu ormana birçok kez daldığının ve gizli yerleri keşfettiğinin farkındaydı ama daha önce görmediği yolları ezberden bilemezdi nihayetinde.
Sonunda sesin sahibini bulduğunda koca bir açıklığa adım attı. Ormanın tam ortasına gizlenmiş, ay ve güneşin ışıklarının tümünün rahatlıkla düştüğü bir gölete çıkmıştı yolu. Ama bir şeyler yanlıştı, bunu görüp de söylememek adaletsizlik olurdu.
Göletin etrafındaki ağaçlar bahar gelmesine rağmen çiçek açmamışlardı, tek bir yaprakları bile çıkmamıştı. Dahası, tamamen buz tutmuş bir haldelerdi. Çatıların ucuna üşüşmüş buz sarkıtlarından bir farkları yoktu.
Bu hale nasıl gelmiş olabilirler, diye düşünürken ağaçların soğuk ve sert gövdelerinde gezdirdi parmaklarını muhafız. Oldukça şaşırmış, aynı zamanda da korkmuştu. Ormanın ruhu sevecendi, sıcakkanlıydı. Kendisini ziyaret eden ruhları misafirperverliğiyle büyülerdi. Nasıl böyle amansız bir vebaya yakalanabilirdi kalbinin derinliklerinden?
Bu gölete asıl geliş amacını hatırladı muhafız. Hızla elini ağaçlardan çekti ve sesin sahibini bulmaya çalıştı. Anında da buldu. Düşündüğü gibi bu bir kız çocuğuydu. Fakat olmaması gereken bir yerde duruyordu.
‘’Orada ne yapıyorsun?’’ diyerek küçük kıza yaklaşmaya başladı muhafız. Donmuş göletin üstünde dikkatlice yürümeye çalışıyordu. Attığı her adımda kızın daha da çok korktuğunu biliyordu ama ona ulaşması gerekiyordu. Kızı başka türlü oradan çekemezdi.
‘’Lütfen, yaklaşma!’’ Küçük kız bir çığlık daha attı ve geriye sendeledi. Üstünde durduğu buz birkaç kez çatırdadı ve kırılacağını belli edecek şekilde çizikler çizdi ayakları altında. Küçük kızın yanaklarından süzülen yaşlar çatlakların üzerine düşüyorlardı.
Muhafız elini kıza doğru uzatarak bir adım daha attı. ‘’Hareket etme. Seni kurtaracağım.’’ Muhafızın botları onu oldukça etkiliyordu. Buz üzerinde kayıyorlardı ve muhafızın yürümesini zorlaştırıyorlardı.
Sinirle soludu bu kez hafif esintiyi ve tekrar kıza baktı. Ancak daha önce görmediği bir şeyi gördü. Daha önce hissetmesi gereken bir canlıyı gördü küçük kızın arkasında. Ellerini kızın omuzlarına koymuş, pis pis gülen o çirkin ruhu gördü. ‘’Buldum seni,’’ diye tısladı gölgelerle kaplı ruh.
Bir ateş gibi harlanan uzuvları, kızın korku ve endişesinden besleniyorlardı ve bu ruh ormana yaydığı kötücül enerjisiyle onu çürütüyordu. Ormanın tüm ruhları ağırladığı şefkatini soğutup birer buz parçasına çeviriyordu. Onu soğuk bir ölüme mahkûm ediyordu.
Muhafız hızla kılıcını çıkardı kabzasından. Kırılmasından korktuğu buz artık umurunda değildi. Boğulmaktan ölmeyecek olan kızı onu ele geçiren ruhun öldüreceğinden emindi. Eğer onu şimdi yok etmezse, kızı anında öldüreceğinden emindi.
Kızın çığlıklarını görmezden gelerek koştu daha yüksek sesle çatırdayan buz parçalarına aldırmadan ve karanlık ruhun tam göğsüne geçirdi demirden kılıcını. Küçük kızın korku dolu çığlıkları dinerken, kötücül ruhun acı naraları yükseldi ve saniyeler içinde hiçliğe karıştı. Son kelimeleri ise yine aynıydı.
‘’Buldum seni, göğün saf ruhu.’’
Küçük kızın yere yığılan bedenini isteyerek olmasa da buz tutmuş ağaçların yanına fırlattı muhafız. Kendisini kurtarmak için ne bir dakikası kalmıştı ne de bir saniyesi artık. Ancak onu bulacak birileri gelebilirdi buraya. Kendisi yerine küçük kız kurtulabilirdi. Öyle de olmalıydı.
Aksi takdirde gerçek savaş, kendisini bulurlarsa başlardı.
Çatırdayan buzlar artık daha fazla dayanamadı ve büyük parçalara ayrıldılar anında. Üzerinde durduğu buzlar bedeni üstüne çullanırken muhafız kendini göletin buzlar kadar soğuk sularına teslim etti. Küçük dalgaların teniyle bir olmasına izin verdi.
Derin suların büyüleyiciliğine çekilirken ışığın kaybolduğuna şahit oldu. Karanlığın ilk defa bu kadar cazip gelmesine, ölümün ilk defa bu kadar sıcak olmasına şaşırdı. Daha fazlasını göreceğine inandığı için kapatmadı gözlerini. Biliyordu daha fazlasını göreceğini.
Karanlıklar ardından daha büyük bir ışık belirdi. Güneş miydi yoksa Ay mı şimdi kestiremiyordu. Ama çok parlaktı. Suya küçük damlalar karışıyordu. Ah, yağmur yağıyordu. Belki de yüzünü aydınlatan, bulutların öfkesini yansıtan şimşeklerdi.
Bir şey daha gördü muhafız son nefeslerinin yerini küçük baloncuklara bırakırken. Güneş kadar sıcak, Ay kadar parlak ve şimşekler kadar öfkeli bir varlık gördü. Çok narin, çok zarifti öfkesinin aksine. Cennetten düşmüş gibiydi. Onu tanıyordu hâlbuki.
Beyaz tüyleriyle bir meleği andıran ruha baktı. Ve gülümsedi.
Onu tanıyordu ama daha önce hiç böyle bir şey görmemişti. Saflığın vücut bulmuş hali, ekildiği topraktan bir tohum kadar taze çıkmıştı yine. Şahit olmadığı bir güzellikteydi. Muhafız, kendisine neden gözüktüğünü dahi bilmiyordu. Fazlasıyla göz alıcıydı, nadirdi.
Gözleri sonsuzluğa doğru çıktığı yolda son kez emin oldu. O, kesinlikle tanrıların hediyesiydi. Kutsaldı. Saf bir güç, el sürülmemiş bir kudret taşıyordu. Gerçekliğin çok ötesindeydi, inanılmazdı.
Ve kötücül güçler tarafından kesinlikle kirletilmemeliydi.
Endişenin bin bir parçası muhafızın külden tenine yansırken tekrar gülümsedi. İçinde tuttuğu bu kudretin tekrar dirildiğini ve kendini koruyacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden yine en içten gülümsemesiyle karşılık verdi ona.
Ve olabilecek en derin uykusuna daldı, sonra da onu bekleyen son yolculuğuna çıktı.