BÖLÜM 1: KADERİN SANCISI
I
Gece, şehrin üzerine çöktüğünde, Nihat'ın evi sessizliğe gömülmüştü. Duvardaki holografik projektör, loş bir ışıkla antik Türk runik yazılarını yansıtıyor, odanın her köşesine binlerce yıllık sembollerin gölgeleri düşüyordu. Nihat —elli yaşlarında, yüzünde yılların bilgeliğiyle yoğrulmuş çizgiler, elleri ise kitapların ve kazıların nasırlarıyla kaplı bir arkeolog— elindeki kitabın sayfalarını çeviriyordu. Ama bu, sıradan bir kitap değildi. Kapak, kuantum kilitliydi; sayfalar, dokundukça mavi bir parıltı yayıyor, tıpkı bir yıldızın son nefesi gibi titreşiyordu.
Yatağında, on yedi yaşında bir genç uyuyordu. Arelion. Kolu, garip bir dövizyonik iz taşıyordu; geleceği gösteren bir yara gibi, solgun ve gizemli. Uykusunda hafifçe kıpırdandı, dudaklarından anlaşılmaz sözcükler döküldü.
Nihat, kitabı kapattı. Derin, mekanik bir uğultu yayıldı odanın içinde.
"Kodlar seni çağırıyor, oğlum..." diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı. "Ama henüz hazır değilsin."
Tam o sırada, pencereden sızan mor bir ışık, bir an için belirip kayboldu. Nihat, başını kaldırıp baktı, ama ışık çoktan gitmişti. Sadece bir anlık bir yanılsama, ya da belki bir uyarı. Oğlunun üzerine, nano-dokunumlu battaniyeyi örttü; battaniye, vücut ısısını dengeleyerek rüyalarını stabilize etmeye başladı.
II
Arelion'un rüyası, her zamankinden farklıydı.
Önünde, füzyon reaktörüyle çalışan dev bir kapı yükseliyordu. Kapının üzerinde, yanıp sönen bir yazıt vardı:
"KÜL BİR OLURSA, ANTİ-MADDE YENİDEN DOĞAR."
Kapı, ağır ağır aralandı. İçinden, biyomekanik kanatlı bir varlık süzüldü; ne tamamen makineydi ne de tamamen canlı. Gözleri, iki lazer ışını gibi parlıyor, kanatlarından kıvılcımlar saçılıyordu. Ve bir ses duyuldu; dijital, yapay, ama bir o kadar da tanıdık bir tonda:
"Uyan, Elçi. Zaman çatlağı genişliyor."
III
Sabah olduğunda, Arelion mutfakta holografik kahvaltı tabağını boşlukta döndürüyor, yemeklerin sanal görüntülerini izliyordu. Nihat, plazma çay demliyordu; çaydanlık, manyetik alanda asılı duruyor, hiçbir yere değmeden havada süzülüyordu.
"Dün gece bir portal gördüm," dedi Arelion, gözlerini tabaktan ayırmadan. "Üzerinde garip bir algoritma vardı."
Nihat, elini hafifçe oynattı; taşmak üzere olan çay, anında durdu, tıpkı zamanın durdurulması gibi.
"O bir portal değildi," dedi Nihat. "Bir uyarıydı."
Tam o sırada, duvardaki akıllı ekran bir haber geçti. Spikerin sesi, mutfağın sessizliğini yardı:
"Sivrihisar'daki Gümüş Mağarası'nda göçük! İki arkeolog kayıp. Yeraltından tuhaf enerji dalgaları tespit edildi."
Nihat'ın yüzü, bir an için dondu kaldı. Telefonunu aldı, doku-tanımlı ekrana başparmağını bastırdı. Ekran, bir an için karardı, sonra yeniden aydınlandı.
"Yiğit..." dedi Nihat, sesi alçak ve kararlıydı. "Kod 7-1-9 aktif. Küreler hareket etti."
IV
Yiğit'in evinde, gecenin karanlığı henüz dağılmamıştı. Yiğit —eski bir askeri stratejist, yüzünde savaşların izleri, gözlerinde hesaplamaların keskinliği— holografik bir harita üzerinde Ankara'nın altındaki tünelleri inceliyordu. Tüneller, kırmızı çizgilerle işaretlenmiş, her biri bir tehlikeyi simgeliyordu.
Salonun ortasında, Kaelion antrenman yapıyordu. On dokuz yaşında, vücudu exo-kas giysisiyle kaplı, kolundaki neural-bağlantı çipleri her hareketinde yanıp sönüyordu. Yumruklarını havada savuruyor, her darbede giysinin motorları hırlıyordu.
Yiğit, başını kaldırmadan konuştu: "Karanlıkla savaşmak için kendi verilerini hacklemelisin."
Kaelion, bir an için durdu. Gözleri, bir anlığına kırmızıya çaldı, sonra yeniden eski haline döndü.
"Biliyorum," dedi. "Ama ben karanlığı seçersem daha güçlü olurum."
Yiğit'in elindeki elektro-şok eldiveni, masaya şiddetle vurdu. Odada bir gök gürültüsü yankılandı.
"Duymadım!" diye bağırdı Yiğit. "Sen bir Kod-Koruyucususun!"
V
Gümüş Mağarası'nın derinliklerinde, iki arkeolog ilerliyordu. Elif ve Semih. Ellerinde lazer tarayıcılar, duvarlardaki yazıtları okuyor, her birini kaydediyorlardı. Mağaranın havası ağırdı, sanki binlerce yıldır kapatılmış bir mahzenin kokusu gibi.
Semih, yerde parlayan bir şey fark etti. Eğildi, eline aldı. Bir plazma küreydi bu; yüzeyinde kripto yazılar dans ediyor, ışıl ışıl parlıyordu.
"Semih!" diye bağırdı Elif, sesi mağarada yankılanarak. "O küre kuantum kararsız! Bırak!"
Ama çok geçti. Küre, Semih'in elinden düştü. Yere çarptığı anda, mağara titremeye başladı. Duvarlardaki nano-parçacıklar, bir anda canlandı, birleşti, kaynaştı. Ve gözlerinin önünde, dev bir kapı oluştu. Kapının üzerinde, yanıp sönen harfler:
"RAHMANİ veya ŞEYTANİ — SEÇİM SENİN."
Semih, küreyi yerden aldı, bir an için tereddüt etti. Sonra, bir hamleyle küreyi ağzına götürdü, yuttu.
"Deneyelim mi?" dedi, gözleri çılgınca parlıyordu.
Elif, kürenin son parçasını kaptı. "1... 2... 3!"
Işık patlaması. İkisinin gözleri, bir anda dijital griye döndü; ne insan ne makine, ikisinin arasında bir renk.
VI
Hover-aracı, sessizce Ankara yolunda ilerliyordu. Yiğit ve Kaelion, içinde, dışarıdaki karanlığı seyrediyorlardı. Birden, Kaelion'un boynundaki kripto-anahtar parlamaya başladı; önce hafif, sonra giderek artan, titrek bir ışık.
"Baba!" diye bağırdı Kaelion. "Anahtar hacklendi!"
Yiğit, direksiyonu yumrukladı. Araç, bir an için rotasından saptı, sonra yeniden düzeldi.
"Geç kaldık!" dedi dişlerinin arasından. "Biri kodu çözdü!"
Devam edecek...