Gece, Nihat’ın evine ağır bir sessizlik çökmüştü. Yatak odasında loş bir lamba yanıyordu; sarı ışık, duvarlara kitap sayfalarının uzun gölgelerini düşürüyordu. Köşede yaşlı adam oturuyordu: Nihat. Dizlerinde antika görünümlü bir kitap, sayfaları nazikçe çeviriyordu. Gözleri satırlarda kayıyor, ama bakışlarında bir şey vardı – yorgunluk değil, bekleyiş.
Yatakta genç çocuk uyuyakalmıştı: Arelion. On yedi yaşında, kıvırcık saçları alnına düşmüş, kıyafetleriyle yatıyordu. Nefesi düzenliydi, ama yüzünde hafif bir tedirginlik – rüyaların izi.
Nihat sayfayı çevirirken gülümsedi. Hafif, buruk bir gülümseme.
“Hikâyenin sonunu yine duyamadı…”
Kitabı yavaşça kapattı. Ayağa kalktı, sessiz adımlarla yatağa yaklaştı. Battaniyeyi Arelion’un üzerine örttü – eski, yıpranmış bir battaniye, yılların kokusu sinmişti.
“Rüyalarında melekler dolaşsın, oğlum,” diye fısıldadı. Şefkatle, ama altında bir ağırlık. Sanki bunu söylerken kendi kaderini de hatırlıyordu.
Arelion’un rüyası başladı.
Gökyüzü kırmızıya çalıyordu – kan gibi değil, ateş gibi. Devasa bir taş kapı belirdi önünde. Kapının üstünde eski Türkçe yazıt: “KÜL BİR OLURSA ATEŞİ YENİDEN YUTAR.” Harfler hafifçe parlıyordu, sanki canlıydı.
Kapının aralığından kara cübbeli bir varlık göründü – siluet, yüz yok. Ardından ince, huzurlu bir kadın sesi yükseldi. Dışarıdan, ama doğrudan zihnine doluyordu.
“Uyan ey elçi… Vakit geldiğinde adını hatırlayacaksın.”
Arelion’un kalbi hızlandı. Uyanmak istedi, ama kapı çekiyordu onu – soğuk, ama tanıdık bir çekim.
Sabah oldu.
Arelion uykulu gözlerle mutfağa geldi. Çay kokusu genzini yaktı; Nihat ocağın başında, demliği tutuyordu. Yüzü yorgundu, ama gözleri keskin.
“Dün gece… Kapısı olan bir rüya gördüm,” dedi Arelion. Sesi hâlâ uykulu, ama merak doluydu.
Nihat durdu. Çayın taşmasını izledi – bir an fazla uzun.
“Nasıl bir kapı?”
“Üzerinde tuhaf bir yazı vardı… sanki beni çağırıyordu.”
Nihat çaydanlığı ocağa koydu. Birkaç saniye sustu. Sonra, soğukkanlı ama ciddi:
“O zaman vakit yaklaşıyor…”
Arelion kaşlarını çattı. Babasının sesindeki o tonu tanıyordu – sıradan bir uyarı değil, bir veda gibi.
Başka bir evde, aynı gece.
Yiğit’in salonu. Duvarlarda Orta Asya halıları, yerde derin iz bırakmış eğitim kılıçları. Yiğit, ellilerinde, sert bakışlı ama vakur. Karşısında oğlu Kaelion – on dokuz, diz çökmüş, nefes egzersizi yapıyor. Gözleri kapalı, ama yüzü gergin.
Yiğit öğretici bir tonda konuştu.
“Karanlıkla savaşmak için önce içindeki ışığı tanımalısın.”
Kaelion cevap verdi, sesi alçak.
“Peki… Karanlık daha güçlü değil mi?”
Yiğit durdu. Gözleri kısıldı.
“Belki. Ama unutma: Karanlık, bir mumla bile çatırdar.”
Kaelion gözlerini açtı. Bakışlarında bir meydan okuma.
“Büyüyünce karanlık olacağım… Böylece hep ben kazanırım.”
Yiğit ayağa kalktı. Yüksek sesle:
“Duymadım sayıyorum! Sen bir melek soyundansın Kaelion! Kandırılma! Sapanlar düşer, bilenler yücelir!”
Kaelion başını eğdi. Sessizleşti. Ama içinden bir şey kıpırdandı – karanlık, belki de haklıydı.
Televizyon açık. Habercinin sesi fonda yankılandı.
“Ankara'nın Sivrihisar ilçesindeki Gümüş Mağarası’nda, definecilerle birlikte araştırma yapan iki arkeolog göçük altında kaldı. Kurtarma çalışmaları devam ediyor…”
Nihat telefonu kaptı. Telaşlı.
“Yiğit… Gördün mü haberleri?”
Yiğit, çalışma odasında, duvardaki eski haritalara bakıyordu. Telefonu açtı.
“Gördüm kardeşim… Gümüş Mağarası… Umarım düşündüğüm şey olmamıştır.”
Nihat’ın sesi telefonda titredi.
“Anahtar sende mi hâlâ?”
“Hâlâ bende. Oğlumu da alıp geliyorum. Vakit geldi…”
Sabah, Kaelion’un odasında.
Gün ışığı dolabın içine sızıyordu. Kaelion kıyafetleri karıştırıyordu. Kolunda küçük bir kılıç kını, yanında bir taşın içine gömülü parlayan kolye. Oda, genç bir savaşçının hazırlandığını haykırıyordu – sessizce, ama kararlı.
Kaelion fısıldadı, kendi kendine.
“Beni seçtiler… Nihayet…”
Dışarıda Ankara uyanıyordu. Soğuk rüzgâr sokaklarda dolaşıyor, eski sırları taşıyordu. Ve iki genç – Arelion ile Kaelion – henüz bilmiyordu ki, kaderleri aynı mağarada, aynı haritada kesişecekti.
Bölümün sonu. Karanlık henüz başlamamıştı. Ama kapı aralanmıştı. Ve arkasında, kül ile ateşin savaşı bekliyordu.