"Bir insan aynı anda hem yedi dille uğraşıp hem de okuldan alttan ders bırakabilir mi?" diye sorarsanız, cevabı benim.
Ben Jess McBear. Yirmi üç yaşındayım. Londra doğumluyum ama kendimi hem İngiliz hem Amerikalı hissediyorum. Annem İngiliz, babam Amerikalı. Şu sıralar New York'ta yaşıyorum ve tercümanlık okuyorum. Evet, kulağa etkileyici geliyor, biliyorum. Ama özel sebepler yüzünden birkaç dersi alttan almak zorunda kaldım.
Yine de hayat devam ediyor.
Boş zamanlarımın çoğunu resim yaparak geçiriyorum. Müzik dinlemek, kitap okumak ve saatlerce bir tuvalin başında kaybolmak benim için terapi gibi.
Şu anda da tam olarak bunu yapıyordum.
Odamın penceresinden içeri öğleden sonra güneşi süzülüyordu. Yerde açık boya tüpleri, masanın üzerinde yarısı içilmiş bir kahve ve önümde duran bembeyaz bir tuval vardı.
Elimdeki fırçayı dikkatlice hareket ettirerek ilk renkleri yerleştirmeye başladım.
Belki bir şehir manzarası olurdu.
Belki de tamamen farklı bir şey.
Henüz karar vermemiştim.
Arka planda çalan müzik odanın sessizliğini doldururken bir adım geri çekilip çalışmama baktım.
"Fena değil..." diye mırıldandım.
Tam o sırada telefon çaldı.
Bir saniye boyunca ekrana baktım.
Sonra istemsizce gülümsedim.
Marilyn.
Ya da benim ona dediğim şekliyle, Mari.
Telefonu açar açmaz karşı taraftan heyecanlı bir ses yükseldi.
"Jess! Sana inanılmaz bir şey söyleyeceğim!"
Kaşımı kaldırdım.
"Mari, merhaba sana da."
"Hayır, ciddiyim! Her şeyi bırak ve beni dinle."
Elimdeki fırçayı masaya bıraktım.
"Tamam, korkutucu bir başlangıç oldu. Ne oldu?"
Karşı taraftan kısa bir çığlık sesi geldi.
"Bu akşam KISS sahne alıyor!"
Gözlerimi devirdim.
"Ve sen yine nefes almayı unutuyorsun."
"Jess, dalga geçmeyi bırak! Bu tarihi bir olay olabilir!"
"Tarihi olay mı?"
"Evet! Bir gün çok ünlü olacaklar, göreceksin."
Gülmemi engelleyemedim.
Mari haftalardır aynı gruptan bahsediyordu.
Özellikle de Ace Frehley'den.
"Dur tahmin edeyim..." dedim.
"Yine Ace yüzünden arıyorsun."
"Bu iftira."
"Beş saniye önce onun adını söylemeden önce bile Ace'i düşünüyordun."
Karşı taraftan birkaç saniye sessizlik geldi.
"...Belki."
Kahkaham odamda yankılandı.
Bu konuşmanın nereye gideceğini az çok biliyordum.
"Tamam," dedim. "Dur, seni göremiyorum. Bu kadar heyecanlıysan görüntülü ara."
"Gerçekten mi?"
"Evet. Çünkü şu an ya odanın içinde dönüyorsun ya da bir şeylerin üzerine çıkıp konuşuyorsun."
"Beni bu kadar iyi tanıman biraz korkutucu."
Telefon kapandı.
Yaklaşık iki saniye sonra görüntülü arama geldi.
Kabul ettiğim anda ekranda Mari'nin yüzü belirdi.
Daha doğrusu önce saçları belirdi.
Sarı kıvırcık saçları ekranın yarısını kaplıyordu.
"Mari, telefonunu yüzünden biraz uzaklaştır."
"Önemli olan yüzüm değil, haberim!"
Gülerek telefonu sehpanın üzerine bıraktım.
"Tamam, anlat bakalım."
Mari derin bir nefes aldı.
"Bu akşam KISS konserine gidiyoruz."
"Bunu zaten söyledin."
"Hayır, bu sefer ciddi söylüyorum."
"Az önce de ciddi söylüyordun."
"Jess!"
Kahkaha attım.
Tuvalimin önündeki tabureye otururken Mari gözlerini devirdi.
"Eğer gitmezsek hayatım boyunca pişman olurum."
"Sen her hafta bunu söylüyorsun."
"Bu farklı!"
"Neden?"
Mari kameraya yaklaştı.
"Çünkü bu KISS."
Bir an sustum.
Açıkçası grubu çok tanımıyordum.
Rock müzik dinliyordum ama daha çok evde kitap okurken açılacak türden şeyler.
Canlı bir rock konserine ise hayatımda hiç gitmemiştim.
Hiç.
Mari bunu yüzümden anlamış olacak ki bir anda heyecanı yerini şaşkınlığa bıraktı.
"Dur."
"N'oldu?"
"Sen gerçekten hiç rock konserine gitmedin mi?"
Omuz silktim.
"Hayır."
"Jess McBear."
"Evet?"
"Yirmi üç yaşındasın."
"Evet."
"Ve hiç rock konserine gitmedin."
"Sanırım."
Mari ağzını kapattı.
Sanki çok kötü bir şey söylemişim gibi bana bakıyordu.
Sonunda iki elini havaya kaldırdı.
"Tamam. Bu kabul edilemez."
"Abartıyorsun."
"Abartmıyorum!"
"Ettin."
"Etmedim!"
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Mari ise çoktan plan yapmaya başlamıştı.
"Bu akşam gidiyoruz. İtiraz istemiyorum."
"Peki ya ödevlerim?"
"Kaçmaz."
"Tuvalim?"
"Kaçmaz."
"Kitabım?"
"Jess."
"Tamam, tamam."
Mari zafer kazanmış gibi yumruğunu havaya kaldırdı.
Ben ise başımı salladım.
Dürüst olmak gerekirse biraz meraklanmaya başlamıştım.
Belki de bu kadar heyecanlanmasının bir sebebi vardı.
Belki de birkaç saatliğine dersleri ve sorumlulukları unutup eğlenmek kötü bir fikir değildi.
Üstelik Mari'nin anlattığına göre bu Ace denen adamı görmek de oldukça önemliydi.
"Bu arada," dedim.
Mari'nin gözleri parladı.
"Ne?"
"Ace'i görünce bayılmamaya çalış."
Mari birkaç saniye sessiz kaldı.
"Bu konuda sana söz veremem."
Bu sefer kahkahalarımız aynı anda yükseldi.
Görüntülü konuşmayı kapattıktan sonra birkaç saniye boyunca yerimde oturdum.
Odam aniden sessizleşmişti.
Masamın üzerindeki boyalar, yarım kalan tuval ve açık duran kitabım bana bakıyormuş gibi hissediliyordu.
Normalde akşamımı burada geçirirdim.
Biraz resim yapar, biraz kitap okur, sonra da ödevlerime göz atardım.
Ama bu akşam farklı olacaktı.
İlk rock konserim.
Düşünmesi bile tuhaftı.
Ayağa kalkıp dolabımın önüne geçtim.
"Tamam Jess," dedim kendi kendime. "Bu sadece bir konser."
Bir saniye duraksadım.
"Galiba."
Dolabın kapağını açtım.
Elbiselerimi tek tek incelemeye başladım.
Bir süre sonra yatağın üzerine üç farklı kombin bırakmıştım.
Birincisi fazla resmiydi.
İkincisi fazla sadeydi.
Üçüncüsü ise...
"Evet, sanırım bu."
Yüksek belli koyu renk pantolonumu, beyaz gömleğimi ve üzerine deri ceketimi çıkardım.
Aynanın karşısına geçip saçlarımı taradım.
Uzun kahverengi saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu.
Biraz makyaj yaptıktan sonra geriye çekilip kendime baktım.
Fena görünmüyordum.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Mari.
Tekrar.
Gülerek açtım.
"Daha yarım saat önce konuştuk."
"Kapıyı aç."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Ne?"
"Kapıyı aç."
Telefonu kulağımda tutarak daire kapısına yürüdüm.
Kapıyı açtığım anda Mari karşımdaydı.
Yeşil gözleri heyecandan ışıldıyordu.
Bir elinde çantası vardı.
Diğer elinde ise bir fotoğraf makinesi.
"Hayır."
"Evet."
"Mari."
"Ne olur."
"Mari."
"Belki bugün imza alırım."
"Hayal kurmayı bırak."
"Hayal kurmuyorum. Hazırlık yapıyorum."
Kahkaha attım.
Mari içeri girip doğrudan odama yöneldi.
Birkaç saniye sonra yatağın üzerindeki kıyafetleri görünce gözleri büyüdü.
"Tamam."
"N'oldu?"
"Daha iyi bir kombin bulacağız."
"Mari."
"Bu tarihi bir gün."
"Konser için gidiyoruz, evlenmeye değil."
"Olsun."
Önümüzdeki yirmi dakika boyunca Mari'nin moda eleştirilerine maruz kaldım.
Sonunda siyah pantolon, koyu bordo bluz ve deri ceket konusunda anlaşmaya vardık.
Mari memnun görünüyordu.
Ben ise onun bu kadar ciddiye almasına hâlâ şaşırıyordum.
Hazırlıklarımız bittikten sonra aynanın önünde yan yana durduk.
Mari sarı kıvırcık saçlarını düzeltiyordu.
Ben ise çantama son kez baktım.
Cüzdan.
Anahtar.
Defter.
Tamamdı.
"Hey."
Mari bana döndü.
"N'oldu?"
"Gerçekten bu kadar iyi olduklarını düşünüyor musun?"
Mari hiç düşünmeden cevap verdi.
"Kesinlikle."
"Bu kadar mı eminsin?"
Yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.
"Jess, bir gün bu geceyi hatırlayacağız."
Gözlerimi devirdim.
"Yine dramatik konuşuyorsun."
"Hayır."
Mari kapıya yöneldi.
Bu kez sesi biraz daha ciddi çıkmıştı.
"Bilmiyorum. İçimde öyle bir his var."
Çantamı omzuma taktım.
Daireden çıkarken son bir kez odama baktım.
Yarım kalan tuval hâlâ şövalenin üzerinde duruyordu.
O an bunun nedenini açıklayamazdım.
.
Kapıyı kilitledikten sonra merdivenlerden aşağı inmeye başladık.
Mari'nin enerjisi hâlâ tavan yapmış durumdaydı.
Ben ise bir yandan heyecanlı, bir yandan da neyle karşılaşacağımı bilmediğim için meraklıydım.
"Tamam," dedim binadan çıkarken. "Bana bir şeyi açıklaman lazım."
Mari sırıtıp bana baktı.
"Neyi?"
"Bu grubu neden bu kadar seviyorsun?"
Mari sanki saatlerdir bu soruyu bekliyormuş gibi döndü.
"Nereden başlayayım?"
"Kısa versiyonu."
"İmkânsız."
"Bekliyordum."
Soğuk akşam havası yüzümüze çarparken kaldırım boyunca yürümeye başladık.
New York her zamanki gibi hareketliydi.
Arabalar geçiyor, insanlar kaldırımlarda sohbet ediyor, dükkânlardan müzik sesleri yükseliyordu.
Mari bir yandan yürüyüp bir yandan konuşmaya devam etti.
"Onlar diğer gruplara benzemiyor."
"Daha önce de bunu söyledin."
"Çünkü doğru."
"Tamam."
"Enerjileri farklı. Özellikle Ace."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Tabii ki konu yine Ace'e geldi."
"Çünkü adam harika."
"Onu daha tanımıyorsun bile."
"Detaylar önemsiz."
Kahkaham sokağa yayıldı.
Mari'nin elindeki fotoğraf makinesine baktım.
Gerçekten yanında getirmişti.
"Şu makineyi bütün gece taşıyacak mısın?"
"İmza alma ihtimalim var."
"Fotoğraf makinesiyle?"
"Planın ayrıntılarını sorma."
"Çünkü plan yok."
"Çünkü henüz plan yok."
Bir süre daha yürüdük.
Konser mekânına yaklaştıkça çevrede daha fazla insan görmeye başladık.
Bazılarının üzerinde deri ceketler vardı.
Bazıları ellerinde içeceklerle sohbet ediyordu.
Bazıları ise çoktan sıraya girmişti.
İlk kez o zaman bunun gerçek olduğunu hissettim.
Gerçekten bir rock konserine gidiyordum.
Mari önümde yürürken aniden durdu.
"İşte geldik."
Başımı kaldırıp binaya baktım.
İçeriden hafif müzik sesleri geliyordu.
Kapının önünde kalabalık toplanmaya başlamıştı.
Mari heyecandan neredeyse yerinde duramıyordu.
Ben ise çevreyi inceliyordum.
Açıkçası beklediğimden farklıydı.
Daha canlıydı.
Daha enerjikti.
Ve nedense içimde tuhaf bir heyecan oluşmaya başlamıştı.
"Jess."
"Hm?"
Mari bana döndü.
Yüzünde çocuk gibi bir gülümseme vardı.
"Bu gece eğleneceğiz."
Sırıttım.
"Umarım."
"Hayır."
Koluma girip beni girişe doğru çekmeye başladı.
"Kesinlikle eğleneceğiz."
Gülerek peşinden gittim.
O sırada ikimizin de bilmediği şey, birkaç saat sonra hayatımızı değiştirecek insanlarla tanışacağımızdı.
.
Salon beklediğimden daha kalabalıktı.
İnsanlar sahnenin önünde toplanmış, heyecanla bekliyordu.
Hava sıcaklaşmıştı.
Konuşmalar, kahkahalar ve enstrümanların uzaktan gelen sesleri birbirine karışıyordu.
Mari ise neredeyse yerinde duramıyordu.
"Biraz sakin ol."
"Olmam."
"Mari."
"Olmayacağım."
Tam o sırada salondaki ışıklar yavaşça sönmeye başladı.
Kalabalıktan bir uğultu yükseldi.
Birkaç kişi bağırdı.
Sonra daha fazla kişi.
Derken bütün salon tezahüratlarla doldu.
Kulaklarımın içinde yankılanan sesler yüzünden istemsizce etrafıma baktım.
"Başlıyor..." diye fısıldadı Mari.
Sahne ışıkları aniden yandı.
Kalabalık çığlık attı.
Ve grup sahneye çıktı.
İlk dikkatimi çeken şey enerjileri oldu.
Sahneye adım attıkları anda bütün salonun havası değişmiş gibiydi.
Mari'nin yanımdan yükselen heyecanlı çığlığını duydum.
Muhtemelen Ace'i görmüştü.
Ama benim dikkatim başka birine kaymıştı.
Davulun arkasındaki adama.
Peter.
Davul bagetlerini eline alış şekli, sahnedeki rahat tavrı ve yüzündeki gülümseme...
Nedense gözlerim birkaç saniye boyunca ondan ayrılmadı.
Müzik başladığında bütün grup hareketlenmişti.
Ama ben kendimi tekrar tekrar Peter'a bakarken buluyordum.
Belki de en hareketli kişi oydu.
Belki de sahnenin arkasında olmasına rağmen dikkat çekmeyi başarıyordu.
Şarkının ortalarına doğru gözlerimi kısa süreliğine başka tarafa çevirdim.
Sonra tekrar sahneye baktım.
Ve donup kaldım.
Çünkü Peter da bana bakıyordu.
Bir anlığına.
Sadece birkaç saniye.
Ama gerçekten bana baktığından emindim.
Şaşkınlıkla gözlerimi kırptım.
Kalabalığın içindeydim.
Yüzlerce insan vardı.
Muhtemelen başka birine bakıyordu.
Öyle olmak zorundaydı.
Ama Peter'ın bakışları birkaç saniye daha bulunduğum noktada kaldı.
Sonra dikkatini yeniden davuluna verdi.
Kalbim tuhaf şekilde hızlanmıştı.
"Jess!"
Mari'nin sesiyle irkildim.
"N'oldu?"
"Ne?"
"Ace'e bak!"
Mari sahneyi işaret ediyordu.
Ama ben farkında olmadan tekrar Peter'a baktım.
Ve o sırada Peter da göz ucuyla yeniden kalabalığa bakıyordu.
Bu kez bakışlarımız yalnızca bir anlığına kesişti.
Sonra ikimiz de başka tarafa baktık.
Kendime kızarak başımı salladım.
Saçmalıyordum.
Adam sahnedeydi.
Ben ise onu hayatımda ilk kez görüyordum.
Bunun hiçbir anlamı yoktu.
Ama nedense içimde, bu gecenin burada bitmeyeceğine dair garip bir his vardı.
Ve sahnedeki davulcu da zaman zaman gözlerini tekrar benim bulunduğum tarafa çeviriyordu.
Şarkı sona erdiğinde salon alkış ve tezahüratlarla doldu.
Ben ise derin bir nefes aldım.
Ortam bir anda fazla sıcak gelmeye başlamıştı.
Belki kalabalıktandı.
Belki yüksek sesten.
Belki de başka bir şeyden.
"Jess?"
Mari'nin sesi yanımdan geldi.
"N'oldu?"
Başımı iki yana salladım.
"Bir şey yok."
Ama sesim pek ikna edici çıkmamıştı.
Mari kaşlarını çattı.
"İyi görünmüyorsun."
"İyiyim."
"Hayır, değilsin."
Gözlerimi devirdim.
"Abartıyorsun."
"Abartmıyorum."
Bir an düşündüm.
Sonra başımı sahnenin diğer tarafındaki koridora doğru çevirdim.
"Bir dakika lavaboya gidip geleceğim."
Mari hemen hareketlendi.
"Ben de geleyim."
"Hayır."
"Jess."
"Mari."
"Beni korkutuyorsun."
Omzuna hafifçe dokundum.
"Gerçekten iyiyim."
"Emin misin?"
"Evet."
Mari birkaç saniye yüzüme baktı.
Muhtemelen yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu.
Sonunda isteksizce başını salladı.
"Ama uzun sürerse geliyorum."
Gülümsemeye çalıştım.
"Anlaştık."
"Ve kaybolmak yok."
"Alt tarafı lavabo."
"Senin geçmişine bakarsak bu yeterince tehlikeli."
İstemsizce güldüm.
"Nereye gidersem gideyim beni bulursun zaten."
"Kesinlikle."
Mari'nin tekrar sahneye dönmesini bekledim.
Ace yeniden dikkatini çekmişti.
Bu sayede sorgulama şimdilik bitmişti.
Kalabalığın arasından sıyrılıp koridora yöneldim.
Müzik sesi burada daha uzaktan geliyordu.
Duvarlar titreşiyor, insanların konuşmaları yankılanıyordu.
Derin bir nefes aldım.
Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı.
Belki de sadece heyecanlanmıştım.
İlk rock konserim sonuçta.
Koridorun sonuna doğru yürürken salonun gürültüsü biraz daha azaldı.
Bir elimle saçlarımı geriye attım.
"Toparlan Jess," diye mırıldandım.
"Bir davulcu sana baktı diye dünyanın sonu gelmedi."
Bunu yüksek sesle söyleyince kulağa daha da saçma gelmişti.
Başımı sallayarak ilerlemeye devam ettim.
Tam köşeyi dönecekken içeriden birkaç kişinin konuşma sesi geldi.
Muhtemelen çalışanlardı.
Ben de fark etmeden adımlarımı yavaşlattım.
O sırada sahneden gelen alkış sesleri koridora kadar ulaştı.
Grup kısa bir ara vermiş gibi görünüyordu.
Ve ben, bunun birkaç dakika sonra hayatımı değiştirecek bir karşılaşmaya dönüşeceğinden tamamen habersizdim.
Koridorun sonundaki kapıyı itip dışarı çıktım.
Gece havası yüzüme çarpar çarpmaz derin bir nefes aldım.
"Tamam..."
Omuzlarımı gevşettim.
Bu daha iyiydi.
İçerideki sıcaklık ve gürültüden sonra dışarısı inanılmaz sakin geliyordu.
Uzaktan araba sesleri duyuluyordu.
Binanın yan tarafındaki duvara yaslanıp gökyüzüne baktım.
Kalbim nihayet normale dönmeye başlamıştı.
Ya da en azından ben öyle sanıyordum.
Çünkü birkaç saniye sonra arkamdan bir ses geldi.
"Hey."
Kaşlarımı çatıp arkamı dönmeye çalıştım.
Tam o sırada biri koluma hafifçe dokundu.
Refleks olarak irkildim.
Karşımda duran kişiyi görünce ise beynim birkaç saniyeliğine çalışmayı bıraktı.
"..."
"..."
"Sanırım seni korkuttum."
O tanıdık gülümseme.
Davulun arkasında gördüğüm yüz.
Peter.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Peter ise hafifçe başını eğdi.
"İyi misin?"
"Ben mi?"
Harika cevap Jess.
Gerçekten harika.
Peter'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Evet. Burada başka kimse yok."
Yüzümün kızardığını hissedebiliyordum.
"Şey... iyiyim."
"Emin misin?"
"Sanırım."
"Sanırım mı?"
Kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine bastırdı.
Ben ise yerin dibine girmek istiyordum.
Bir dakika önce kendi kendime konuşuyordum.
Şimdi ise grubun davulcusu karşımda durmuş sağlığımı sorguluyordu.
Mükemmel.
Peter kollarını göğsünde birleştirdi.
"Seni içeride gördüm."
Kalbim yine hızlandı.
"Gördün mü?"
"Birkaç kez."
Birden ne diyeceğimi bilemedim.
Peter omzunu silkti.
"Bir ara biraz solgun görünüyordun."
"İlk rock konserim."
Ağzımdan çıkıvermişti.
Peter'ın kaşları havaya kalktı.
"Ciddi misin?"
"Evet."
"İlk konserin için bizi mi seçtin?"
"Teknik olarak arkadaşım seçti."
"Akıllı arkadaşmış."
Bu kez ikimiz de güldük.
Ve garip olan şey şuydu:
Birkaç dakika önce onu sahnede izlerken inanılmaz uzak görünüyordu.
Şimdi ise son derece normal biriydi.
Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi rahat konuşuyordu.
"Bu arada," dedi Peter.
"Evet?"
"Ben Peter."
Kahkahayı tutamadım.
"Bunu biliyorum."
Peter da gülmeye başladı.
"Doğru ya."
"Jess."
"Memnun oldum, Jess."
Elini uzattı.
Ben de elimi uzattım.
Tokalaştığımız anda içimde garip bir heyecan oluştu.
Peter'ın yüzündeki gülümseme bir anlığına yumuşadı.
Tam o sırada binanın içinden bir ses yükseldi.
"Peter!"
İkimiz de sese döndük.
Devasa bir dev gibi duran Gene onu çağırıyordu.
Peter hafifçe iç çekti.
"Görünüşe göre geri dönmem gerekiyor."
Başımı salladım.
"Sanırım."
Kapıya doğru birkaç adım attı.
Sonra durdu.
Ve dönüp bana baktı.
"Bu arada."
"Hm?"
"Geri kaçma."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Neden?"
Peter'ın gülümsemesi genişledi.
"Çünkü henüz en iyi kısma gelmedik."
Bunu söyledikten sonra göz kırpıp içeri girdi.
Ben ise olduğum yerde kalakaldım.
Az önce gerçekten ne olmuştu?