Arkasındaki yolda kendisine yaklaşan ve kendisinden uzaklaşan iki arabanın sesini duydu Süleyman. Bir süre sonra insan yapımı olan bir şeyin sesi gelmez olmuştu. Belki çok zorlarsa uzaklarda çalışan bir elektrikli testere sesi duyabilirmiş gibi geliyordu.
Yolu arkasına alıp önündeki uçsuz bucaksız ay çiçeği tarlasına baktı. İşte şimdi biraz çekirge sesi duymaya başladı. Sonra aklına geldi; daha önce böyle bir tarlada bulunmuştu. Hem de çok sevdiği ve çok özlediği birisi ile… Hatırladığı an çiçekleri yeni açmakta olan tarlanın içindeki kıkırdama sesini işitti. Sesin sahibi yürürken değdiği için hareket eden ayçiçeklerini gördü Süleyman ve oraya doğru koşmaya başladı. Bembeyaz elbiseyi ve hasır şapkayı gördü. “Nazlı…” diye mırıldandı ve her şey karardı.
Gözlerini açtığında gördüğü ilk şey odasının penceresi oldu. Gözlerini hemen geri kapatı. Yüzünü buruşturdu. Onu böyle gören birisi güneş ışığından gözleri kamaştı sanırdı ama Süleyman aslında rüyasına geri dönmek istiyordu. O kıkırdayan sesin sahibine sarılmak ve bir daha onu hiç bırakmamak istiyordu.
Birkaç dakika sonra çalan alarmı onu düşüncelerinden sıyırdı. Yine alarm saatinden önce uyanmıştı. Kalkıp yavaşça oturdu. Birkaç saniye hiçbir şey düşünmeden yere öylece baktı. Esnemedi ama yatağa geri dönmemek için kendisini zor tuttu.
Yüzünü kuruladıktan sonra odasına geri dönerken çay kaşıklarının sesini duydu. Birileri çoktan kahvaltı sofrasına oturmuştu. Belki de Süleyman sofraya henüz oturmamış tek kişi idi.
“Eskiden olsa babam kırk kez bağırmıştı.” diye düşündü sakalının uzunluğunu kontrol ederken. Aslında sakalının çıkıp çıkmaması, tıraş isteyip istememesi artık önemli değildi ama bu da eskiden kalma bir alışkanlıktı. Ve böyle alışkanlıklar kurtulması en zor bağımlılıklardır.
Odası, evin odalarını sağlı sollu ayıran koridorun en uzak odası olsa da burnuna gelen tereyağlı yumurta kokusunu alınca daha da geç kalmamak için dışarı çıktı Süleyman. Ön mutfağa girdi ve geniş masanın en ucundaki sandalyeye otururken “Günaydın.” dedi.
İç mutfaktan başka bir ekmek tabağı getiren annesi Döndü Hanım, günaydına karşılık vermeden “Evladım biraz daha yakın otursana sofraya.” diye söylendi. Süleyman çekingen bir şekilde annesine bakıp “Bir şeyler atıştırıp çıkacağım.” diye cevap verdi.
Döndü Hanım kendi sandalyesine geçerken “Ne olacak senin bu sabahları olan iştahsızlığın?” diye söyleniyordu. Ancak sofradaki herkes bir şekilde meselenin iştahsızlık olmadığının farkındaydı. Süleyman, bu eve döndüğünden beri kendisini bu masaya ait hissedememişti.
Burhan Bey, içinden gelen şeyi nasıl söyleyeceğini düşünürken önce sesini düzeltmek istedi. Sanki Süleyman’a yıllardır göstermediği ya da gösteremediği otoriteyi belli etmek istiyormuş gibi “Bugün beni de dükkana götüreceksin zaten.” dedi. Bu “Ben sofradan kalkana kadar sen de kalkamazsın.” demekti.
Süleyman, kahverengi saçlarını aldığı babasına, babasının gür ama bembeyaz olmuş saçlarına bakarak “Peki, baba. Beklerim.” diye cevap verdi.
Burhan Bey, ağzına bir tane zeytin attı. İçinden “Nedenini bile sormuyor. Boşuna gitmediğimi, gitme nedenimi tahmin ediyor muhtemelen. Sezai olsa kırk kez sorardı nedenini.” diye düşünürken hemen sağında oturan Sezai “Hayırdır, baba? Hava bugün pek iyi değil. Yapılacak bir şey varsa Süleyman halleder zaten.” diye araya girdi.
Burhan Bey içinden “Al işte…” diye söylense de büyük oğluna dönüp “Değişiklik yapayım dedim.” diye cevap verdi. Sezai, hem saçını hem boyunu posunu Burhan Bey’den almış olsa da zekası için aynı şey söylenemezdi. Ancak Sezai iyi bir insandı. Geçen seneye kadar polis memuru olan ve hiç esnaflık yapmamış kardeşinin, beyaz eşya dükkanına sahip çıkacağına güveni tamdı ve babasının da ona güvenmesini istiyordu.
Burhan Bey, bu iyi niyeti bildiği için ona dönüp “Sana ne! Yasak mı kendi dükkanıma gitmem?” diye cevap vermemişti.
Süleyman, tabağına annesi tarafından ısrarla konulan tereyağlı yumurtayı didiklerken bunu düşünüyordu. Eskiden olsa babası, ağabeyini çoktan azarlamıştı. “Bu evin şimdiki sakinliğine bir türlü alışamayacağım galiba…” diye düşündü.
“Amca!” diye bağıran erginleşmek üzere olan sesle irkildi. Kapıdan kafasını uzatmış olan yeğeni Burhan kocaman sırıtarak “Bugünkü yazılıdan yüksek alırsam bana bir kebap ısmarlarsın artık.” dedi ve der demez arkasından gelen kadından ensesine şefkatli bir şaplak yedi.
“Geç kalıyorsun okula!” azarını işitirken de annesini duymazdan gelen Küçük Burhan ana kapıya doğru koştu. Sevde, bir yandan Burhan’ı okula mı göndersin, sofrada eline yüzüne reçel bulaştıran üç yaşındaki Zehra’yı mı temizlesin telaşlı bir şekilde mutfağa girip Zehra’yı babaannesinin yanına oturtup kapıya doğru koştu. Küçük Burhan, muhtemelen montunu düzgün giymeden dışarı çıkmıştı ve beslenme çantasını unutmuştu.
Babaannesi Döndü Hanım, eşinin boşalmış çay bardağına çay doldururken sanki torunu onu duyacakmış gibi “Amcan sabaha kadar sana tarih çalıştırdı. Senin ona ısmarlaman lazım.” diye söylendi.
Süleyman, elini tekrar reçel içine daldıran Zehra’yı gülümseyerek izledi. Döndü Hanım, çaydanlığı henüz bıraktığı için Zehra’nın mükerrer yaramazlığına yetişemedi ama “Sevde koş! Bu kız gene elini yüzünü batırdı!” diye feryat edip bir yandan da Zehra’nın elini peçete ile silmeye çalışıyordu.
Döndü Hanım bir Süleyman’a bir torununa bakıp “Pişmiş kelle gibi sırıtacağına yeğeninin eline mukayet olsana!” diye hayıflandı.
Sonra daha kısık bir ses tonu ile “Bu kızın yaramazlığı kime çekti ki? Kız halaya çeker derler. Züleyha çok uslu bir çocuktu.” diye mırıldanıp durdu.
Bu cümleler ve Zehra’nın kıvırcık kumral saçları arasından bakması ve gülümsemesi, Süleyman’a kendi kızının gülümsemesini hatırlattı. Haftasonu sabahları evde olduğu zamanlar, canından ötesi, kızı Kardelen uyanınca odasından çıkıp kendi odalarına koşmasını duyardı Süleyman. Kardelen, kapıyı usulca aralar ve annesi ile babasının uyanıp uyanmadığına bakardı. Babasının açılmış gözlerini fark edince çok tatlı ve masum bir şekilde gülümser ve babasının kucağına koşardı.
Burhan Bey’in “Eline sağlık Sevde!” demesi ile irkildi Süleyman. Bu yola koyulma vaktinin geldiğini gösteriyordu. Kendisi de önündeki çaydan bir yudum daha alıp “Eline sağlık yenge.” deyip montunu giymek üzere sofradan kalktı.
Sevde, mutfağa girdiğinde sofrada sadece Döndü Hanım vardı. Evin girişindeki tuvaletin önünden tıkırtılar gelince Sevde, kocasının elini yıkadığını düşündü. “Ben Sezai’yi geçireyim, anne. Zehra’ya göz kulak oluver yine.” dedi ve acele adımlarla antreye gitti.
Vestiyerden montu indirdiğinde Sezai kapıya gelmişti. Döndü montu, Sezai’nin giymesi için tutarken “Onca sene sen çalıştın, emek verdin. İçinde klima yanan sıcak dükkana kardeşin gidiyor. Sen de buz gibi yem dükkanında elektrikli sobanın sızlayan dizlerini ısıtmasını bekle.” diye mırıldandı.
Montunun bir kolunu giymiş olan Sezai birkaç saniyeliğine durdu. Sonra sesini yükselterek konuşmamak için kendisini zor tutup montunu hızlıca giydi. Karısına dönüp sert bir bakışla “Okumuş etmiş olan bir oğlan ne anlasın yem işinden Sevde?” diye hayıflandı. Bakışlarını yumuşatıp bir elini Sevde’nin omzuna götüdü. Oraya dökülmüş birkaç tutam saçı okşadı ve daha yumuşak bir sesle konuşmaya başladı.
“Bu sarı, yumuşak kadifenin altındaki kafanı böyle gereksiz şeylerle yorma, hatun. Sanıyorsun ki Süleyman beyaz eşya dükkanını işletince emeklerimize çökecek. Hem varsın malımızı mülkümüzü alsın. Sanıyorsun ki Süleyman benden zengin olacak. Adam; karısını ve çocuğunu göçük altında kaybetti. Benim yuvam sıcak. Varsın dükkanım soğuk olsun…”
Sevde bunları duyunca az önceki söylediği şeyden mahcup olup bakışlarını yere indirdi. “Haklısın ama ben de sızlayan dizlerini düşünüyorum işte… Dükkanlarda dönüşümlü dursanız güzel olurdu. “diye cevap verdi.
Bir önceki sözlerinin ve düşüncelerinin iki kardeş arasında nifak oluşturabilecek bir şey olduğunu fark etmemişti. Kocasının ne kadar iyi kalpli bir insan olduğunu düşünüp mutlu oldu. Sezai ona “Bu sene kış çok sert geçmiyor zaten. Bahar da kapıda…” diye cevap veriyordu.
Sevde, başını kaldırıp gülümseyerek “Ben sana pantolon altında belli olmayan ince ama sıcak tutan bir dizlik öreyim.” dedi.
Bugün yem dükkanının yakınlarındaki bir lokantada tavuk köfte günü olduğunu bildiği için öğle yemeği için sefer tası hazırlamamıştı. Yine de kapaklı bir kap içinde yıkanmış mandalina tutuşturdu Sezai’nin eline ve onu işe uğurladı.