Ben Güneyi ilk gördüğümde üniversite üçüncü sınıftaydım, ilk gün okula gitmek yerine geçen yıldan beridir çalıştığım kafenin yeni şube açılışını yapmak üzere erkenden kafeye gitmiştim.
Durun güne en başından başlayayım; üçüncü okul yılımın ilk günüydü yurtta eski oda arkadaşlarımın sadece biri kalmıştı onunla da bütün yaz boyunca konuşmamıştık aramız geçen yıldan biraz bozuktu. Hiç tanımadığım insanlarla bir yıl geçireceğimi bilerek yurda gelmek beni biraz germişti o yüzden sanki üç yıldır o yurtta kalmiyomus ve on dokuz yaşında değilmişim gibi annemin de benimle birlikte yurda gelmesini ve odama yerleşmeye yardım etmesini istedim. Erkenden odaya gitmek ve tanımadığım insanlarla uzun süre odanın içinde bulunmak istemiyodum. Her neyse ailemle birlikte okulun açılmasına bir gün kala İstanbula geldik ve annemle birlikte hızla odama yerleşmeye başladık odada kızlardan sadece biri vardı , uyuyordu. Diğerleri henüz gelmemişti. 175 boylarında uzun ince bi kızdı beyaz teni ve dağınık saçları vardı, sanırım uykusu biraz hafifti biz kapıyı açınca uyandı biraz aksi göründüğünü düşünmüştüm. O yüzden bir an önce yerleşip odadan çıkmak istiyordum. Annemle birlikte hızlı şekilde valizlerimi boşalttık dolabımı yerleştirdik ve yatağımı hazırladık. Yurttan çıktık ve ailemle biraz gezdik, yemek yedik ve bu yıl da her yıl olduğu gibi bolcak fotoğraf çekildik, annem aile fotoğrafarını hep çok severdi. Ailem beni yurda bıraktı ve İzmir'e geri döndüler, arabanın gidişini izlerken yine hüzünlendim fakat gözyaşlarım her geçen yıl azalıyordu belki içimdeki burukluk değişmiyordu ama her yıl biraz daha alışıyordum.
Günün yorgunluğunu üzerimden atmak için duşumu aldım ve hemen uyumak üzere yatağıma geçtim odadaki kız ile olabildiğince diyalog kurmamaya çalışıyordum onun da zaten benimle konuşmak gibi bir hevesi yoktu ama aynı zamanda kim olduğunu da çok merak ediyordum. Acaba bütün yıl boyunca bu kadar mesafeli mi olacaktı?
Ertesi sabah saat 6da uyandım şefimiz Eren sabah 10da dükkanda toplanmamızı istemişti fakat zaman hesaplarında biraz kötü olduğum için her zaman fazla erken uyanırdım.Hızlı bir kahvaltı ettim makyaj yaptım ve Saçımı düzleştirdim fakat Eylül ayında olduğumuzu ve havanın hala terletecek kadar sıcak olduğunu unutmuştum ne saçımın ne de makyajımın dükkana gidene kadar bile dayanamayacağını nerden bilebilirdim ki.
Her zaman olduğu gibi Füsundan önce dükkana vardım, Füsun üniversitenin ilk yılından beridir en yakın arkadaşım ve iki yıldır bu kafede çalışıyoruz. Yeni şubenin karşısında şu bildiğiniz zincir kahvecilerden biri vardı ve o kadar iyi hazırlanmış tabelaları vardı ki.
Üstüne üstlük sanki bizim açılışınımızın inadına kahvelerde %50 indirim yapmış lardı; broşürler, afişler, hediyelik eşyalar, çekilişler, ikramlar... WOW gercekten bu kadarı beklediğimden fazlaydı ve ilk gün bununla nasıl yarışırdık bilmiyordum. Bir iki saat içinde bu kahvecinin önünde oluşacak kuyruktan bizim kafenin bile görünmesi imkansızdı. Eren'i aradım ve herkesin nerede olduğunu sordum. Eren de bana henüz saatin 9 olduğunu ama Cemle birlikte dükkanda olduklarını söyledi. İçeri girdim ve henüz düzenlenmemiş masa ve sandalyelere baktım eski dükkandan aşina olmasam birinin bunları hayır olsun diye verdiğini düşünebilirdim. Çünkü bu masa ve sandalyeler eski dükkandan gelmişti ve bazıları tamir bile edilmemişti. Retro bir hava yakalamaya çalıştığımız için yerleştirdiğimiz ikinci el kahve sehpası ve üçlü kadife koltukların tozları bile alınmamıştı ve her yanlarında bardak lekesi vardı. Tam bir kaos.
Bu eski üçlü koltukların birinde Eren ve Cem'i gördüm hemen Eren'e sarıldım, arkadaşımı özlemiştim ve Cem'i uzaktan selamladım çünkü o her zaman biraz soğuk bir çocuktu ve ona karşı nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum. Eren hemen Füsunun nerede oldugunu sordu bende yolda olduğunu asıl bu dükkanın dekorlarının nerede olduğunu sordum bunun üzerine çantasından bir şeyler almak üzere yöneldi.
Rahatlamıştım, hazırlık yapmış demek ki sadece henüz yerleşmemişiz diye düşündüm.
Ama o da ne Eren çantasından bir A4 kağıdı ve bir bant çıkardı. Kağıtta dükkanın logusu ve adı basılıydı sonra o kağıdı gidip cama bantladı. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü henüz bir tabelamız bile yoktu caddedeki diğer kafelerle özellikle rakibimiz olan zincir kahveciyle bugün yarışmamız imkansızdı, buraya kim gelirdi ki? Resmen yaklaştığınız an kafanızın içerisinde cırcır böcekleri ses çıkarıyordu. Eren'e bu kağıt ile diğer kafelerle yarışmamızın imkansız olduğunu ve neden erken gelip bir şeyler pişirmemizi istemediğini sordum o da halledeceğini söyledi. Siz bu ikinci halledeceğim sözüne ne kadar inanırsınız bilmem ama bu kez gerçekten bir planı vardı.
A planı mı neydi? Hepimizi birilerini kafeye çekebilmek için elimizde kağıtlarla zincir kahvecinin kuyruğuna gizlice yollamaktı tabiki. Dahiyane değil mi?
Sadece bir an önce Füsun gelsin istiyordum.
Ve nihayet Füsun geldi. Onu o kadar özlemiştim ki üç ay boyunca görmedim ve tüm ısrarlarıma rağmen yaz boyunca bir kere bile İzmire'e gelmedi. Görür görmez hemen yanına koştum ve ona kocaman sarıldım. Füsunun beyaz teni, kırmızı rujunu ve siyah uzun eyelienerını ön plana çıkartıyordu, yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin arasında gözleri kedi gibi hoştu ve siyah trençkotu simsiyah hacimli, dalgalı saçlarıyla uyum içindeydi ve harika görünüyordu. İşte benim kızım dedim ona fakat o an bi süredir aynaya bakmadığımı fark ettim neye benzediğimi bilmiyordum ama en yakın arkadaşım kadar iyi göründüğümü düşünüyordum. Yavaş yavaş bütün ekip geldi Sılayı, Burağı, Nisayı o kadar özlemişim ki. Hepsi Eren'e dükkanın halini sorunca Eren Cem'i markete temizlik malzemeleri almaya yoladı, Cem başta buna karşı çıksa da sonradan gitmeye ikna oldu.
Cem gelene kadar masalardan birkaçını dışarı çıkardık ve içeriyi düzenlemeye başladık Cem geldiğinde ise silinebilecek her yüzeyi olabildiğince hızlı şekilde temizlemeye çalıştık. Şuan size dükkanın hali gülünç gelebilir ama inanın ilk halinden çok çok daha iyiydi. Şimdi geriye bir tek açılışı yapmak ve müşteri toplamak kalmıştı.
Işıkların hepsini yakıp kapıya çıktık ve adetten kırmızı bir kurdele kestik, bolca fotoğraf ve video çektik fakat o da ne? Sabah düzleştirdiğim saçlarım yarın yokmuşcasına kabarmış, terden bütün makyajım akmış ve neredeyse bütün fotoğraflarda ya gözlerim kapalı yada yüzüm oyun hamurundan yapılmış gibi yamuk çıkmıştı. Beni bu halde kimse görmemeliydi, asla! Hemen Erene görünmeden dükkanın arka tarafına geçtim ve elimden geldiğince tipimi düzeltmeye çalıştım; kabaran saçlarımı topladım, kirpiklerimi kıvırdım ve biraz allık ve ruj sürdüm. Tamam! şuan sirk palyaçosundan virane bir kasabada yaşayan tiyatrocuya benzemiştim. Normalde bu halde bile sokakta gezmeye utanırım ama yapacak bir şey yoktu, arkadaşlarımın yanına dükkana geri döndüm.
Hiç vakit kaybetmeden herkes işe koyuldu, Erenin ısrarları üzerine sosyal anksiyetemi bir kenara bırakıp kalabalığa daldım ve gözüme kestirdiğim herkesin koluna yapışıp "Merhaba ben Miray, Americanomuzu denemek ister misiniz? soya sütlü lattemiz de var stand up'la ilgilenir misiniz? sahne almayı düşünür müsünüz?" gibi sorularla lazer epilasyoncu broşürü dağıtan çocuklar gibi daralıyordum ve bu resmen müşteri çalmaktı. Aslında çok soğuk görünen bir insanım ama o sırada yaptığım minnoşluk biraz olsun işe yaşamıştı sanırm ki bir kaç kişiyi dükkana götürebilmiştim.
Burak bir sandalyeye çıkmış biber satan pazarcı gibi bağırıyodu Cem rakibimiz olan kahveciyi kontrole gitmişti Eren standın yanından geçen öğrencileri tutup aylık stand up üyesi yapmaya çalışıyordu ve pek başarılı olduğu söylenemezdi. Füsun da hemen Erenin yanında duruyordu elinde bir fincan çay vardı ve insanları inceliyordu bende Füsunun yanına geçtim. Ve sonra o geldi. Aman Tanrım kalbimin daha önce hiç bu kadar hızlı attığını hatırlamıyorum ve özellikle hiç tanımadığım birine karşı. Sanki içimden bir ses evet bu o onu tanıyorum ona gidelim diyordu ama o kimdi henüz onu bile bilmiyordum.