Deniz ve Emre, uzun bir süredir birlikteydiler. Deniz, uzun süredir mücadele ettiği hastalığına dair Emre'ye hiçbir şey söylememişti. Aralarındaki sevgi ve bağlılık derindi, ancak hastalığın gittikçe kötüleştiğini kimse fark etmiyordu.
Bir gün, Deniz, Emre'ye bir mektup bıraktı. Mektubunda, hastalığının artık dayanılmaz bir hale geldiğini ve artık yaşam savaşını kaybetmeye başladığını yazdı. Emre, mektubu okuduktan sonra büyük bir şok yaşadı. Hemen Deniz'in yanına koştu, ancak o zaman çok geçti. Deniz, sessizce odasında, gözlerinden yaşlar süzülerek, uzaklara bakıyordu. İçinde duyduğu acıyı ifade etmek için kelime bulamayan Emre, yalnızca onun ellerini tutabildi.
Deniz, son nefesini vermeden önce, Emre'nin elini tutarak hafifçe gülümsedi. Gözlerinde bir sonsuzluk, bir hüzün vardı. Emre, Deniz'in elini bırakmadan, yaşlı gözlerle evrenden yardım isteyen bir yıldız gibi gözyaşlarına boğuldu. Deniz'in sonsuz sessizliği, Emre'nin kalbinde sonsuz bir acı bıraktı. Emre, ellerini titreyen bir şekilde sıkarak Deniz'e bakıyordu. Kalbi acı doluydu, ancak derin bir sessizlik içindeydi. O anın ağırlığı onu kelimelere boğuyordu. Sonunda, zihninde yoğun duygular arasında yükselen bir cümle belirdi.
Emre, derin bir titreyişle konuştu: "Sen benim en parlak yıldızımsın ve bu dünya artık sensiz karanlıkta kalacak. Ama seni her gökyüzünde parlayan yıldızda, her rüzgarda hissedeceğim. Senin sevgin, sonsuza kadar kalbimde yaşayacak, çünkü sen benim evrenimdin."
Sessizlik, Emre'nin sözlerini takip etti. O an, odayı hüzün kapladı ve Emre, sevdiği kadının sessizliğinde kendi yalnızlığıyla baş başa kaldı. Gözlerinden süzülen yaşlar, yüreğindeki acıyı ve özlemi daha da derinleştirdi. Deniz'in sonsuz sessizliği ve Emre'nin yürekten gelen son sözü, bir hüzün ve özlem rüzgarı olarak odayı kapladı.