Kaçıştan saatler sonra, ormanın derinliklerinde ateşin turuncu ışığı ikisini de solgun gösteriyordu.Lyria, toprağın üzerinde kollarını dizlerine sarıp otururken Alestair kaskını çıkarmamıştı.Sessizlik dayanılmazdı. > “Neden… beni bu kadar hırsla koruyorsun?” Lyria’nın sesi kırık ama meraklıydı.Alestair durdu, ateşe bakıyormuş gibi yaptı.Ama cevap verirken sesi ateşten daha gerçekti: > “Çünkü siz… benim için kral soyundan daha fazlasısınız.” Lyria’nın nefesi kesildi.Şövalye ilk kez böyle bir sınırı geçmişti.Ama Alestair sözünü bitirmeden kaskını hafifçe eğdi: > “Ama size söylememem gereken şeyler var. Eğer bilirseniz… artık asla yanımda kalamazsınız.” Alevler çıtırdadı.Lyria, onun zırhlı elini tutmak için elini uzatırken… ormanın derinliğinden bir çalı hışırdadı — yaklaşan biri vardı. Lyria gözlerini kapattı, açtığında ise.. saldırganlar yerde seriliydi. Bir göz açıp kapayana kadar..? Mümkün değildi. Alestair'e baktığında o bir insana benziyordu ama.. farklıydı?
Saldırganlar ormanın karanlığında yere serildikten sonra, Lyria’nın nefesi hâlâ hızlıydı. Alestair’in arkasına saklanırken hissettiği o güç… şimdi sessizliğin içinde çok daha korkutucuydu.Zırhının üzerindeki siyah-dumanlı ışık titreyerek söndü.Alestair dizlerinin üzerine çöktü, derin bir nefes aldı.O an Lyria, onun kanatlı bir yaratık gibi değil… ama acı çeken bir erkek gibi soluduğunu fark etti. > “Az önce… gözlerin değişti.” Lyria’nın sesi çatlak bir merakla doluydu “Bir insan gibi değildi. Bana yalan söyleme, Alestair. Sen… nesin?” Alestair bir an sustu. Ellerini dizlerine dayadı, başını öne eğdi.Konuştuğunda sesi… kırık bir adamın sesi.. > “İnsan değilim.” “Ama hiçbir zaman insan olmak istemedim.” “Ben sadece… sizin şövalyeniz olmak istedim.” Lyria’nın kalbi sıkıştı.Alestair’in çeliğe sarılı omzuna parmaklarını hafifçe koydu. > “Peki kim olmak istemediğin sensin? Bana söyle.” Alestair yavaşça ona döndü. Kaskını çıkarmadı, ama gözlerinin içindeki parıltı artık gizlenemezdi — gecenin içine karışan gümüş bir ışık. > “Ben, eski dünyanın son erkeklerinden biriyim.”“Kanım insan değil; savaşmak için doğurulmuş bir soyun mirası.”“Kuvvetim, hızım, ömrüm… bunlar lanet gibi üzerimde.”“Bu yüzden saray beni asla size yaklaşmayacak biri olarak yetiştirdi.” > “Ama sen yaklaştın…” Alestair melankolik bir gülüşle başını eğdi.> “Çünkü siz… benim için yasaklanmış bir şey değilsiniz, Lyria.”“Siz benim… insan yanımın son hatırlattığı şeysiniz.” Lyria’nın kalbinde bir sıcaklık yayıldı. Bu, bir yaratığın itirafı değildi.Bu… bir erkeğin kırılganlığıydı.Tam o anda uzaklardan bir boru sesi duyuldu; takipçiler yaklaşıyordu.Alestair ayağa kalktı, kalkanını omzuna sardı, Lyria’yı yanına çekti. > “Ne olursa olsun, sizi onlara bırakmam.”“Kaderiniz ölmekse, kaderle savaşırım.”“Çünkü ben insan olmasam da… sizi sevebilecek bir erkeğim.”
Uzaklardaki boru sesi ikinci kez yükseldiğinde, ormanın kuşları bir anda havalanarak gökyüzünü titretti. Lyria irkildi, ama Alestair omzuna sağlam bir el koydu > “Hareket etmeliyiz. Bu kez az önceki gibi üç kişi gelmeyecek.” Rüzgâr çiçekleri yana yatırırken, Alestair Lyria’nın elini tuttu.Sıradan bir tutuş değildi bu; korumak, çekmek, yanında taşımak isteyen bir erkeğin sıcaklığı vardı parmaklarında.Toprakta hızlı adımlarla ilerlerken Lyria konuşmaya çalıştı. > “Beni neden böyle… hiç tereddüt etmeden çekiyorsun?” Alestair’in nefesi sertti ama sözleri yumuşaktı .> “Çünkü sizi kaybetmekten korkuyorum.” Bu cümle, Lyria’nın içindeki tüm uğultuyu susturdu. Hoşuna gitmişti. Bir an için aralarındaki bütün sesler kısıldı; ormanda yalnızca kalplerinin ritmi vardı.Ama ardından çalılar kırıldı — takipçiler çok yakındaydı.Alestair hızla Lyria’yı kendisine doğru çekti, belinden kavrayıp onu büyük bir ağacın gövdesinin arkasına yasladı.İkisinin yüzü birbirine tehlikeli şekilde yakındı; Lyria onun zırhındaki çiziklerin bile kokusunu alacak kadar.Şövalyenin sesi bir fısıltıya dönüştü: > “Kıpırdamayın. Eğer sizi görürlerse önce sizi, sonra beni öldürürler.” Lyria, onun nefesinin sıcaklığını yanağında hissedince istemsizce yutkundu. > “Senin… ölmene izin vermem.”dedi Lyria.Alestair’in kaskının içindeki gözleri kısa bir an parladı; şaşırmıştı. >“Siz bana böyle baktığınız sürece ölmem.” Takipçilerin gölgeleri yaklaştı.Bir tanesi öyle yakın geçti ki, Lyria nefesini tuttuğunda kalbi neredeyse ses çıkaracak sandı.Alestair, eliyle kızın belini daha sıkı kavradı — hem susturmak hem de saklamak için.O temas… bir koruma hareketi değildi sadece.Bir bağlılık, bir içgüdü, bir erkeklik anıydı. Gölge uzaklaşınca Alestair Lyria’nın kulağına eğildi. > “Buradan çıkacağız. Ama bunu yapabilmem için…”“Size güvenmem gerekiyor. Benimle gelir misiniz?” Lyria başını kaldırdı, gözleri onun kaskına değdi. > “Senden başka kimsem yok artık.” Bu cümle Alestair’i bir an dondurdu.Sonra yavaşça doğruldu ve elini yeniden Lyria’ya uzattı — ama bu kez daha nazik, daha… sahiplenici bir şekilde. > “O halde artık yalnız değilsiniz.” Tam kaçmaya hazırlanacakları sırada ormanın derinliklerinden kükremeye benzeyen bir boru daha geldi.Bu seferki, çok daha yakından.Ve Alestair ilk kez korkuya benzeyen bir şey hissetti. > “Lyria… bu gelenler sıradan asker değil.” Şövalye kalkanını çekti, Lyria’yı arkasına aldı.Tehlike yaklaşırken, aralarındaki bağ artık bir zorunluluk değil; bir seçim hâline gelmişti. Ormanın içinden gelen boru sesi bu kez çok daha yakındı. Alestair hemen Lyria’nın elinden tuttu, onu neredeyse havaya kaldırır gibi hızla çekti. > “Bu şekilde savaşamayız. Sizi saklamam gerek.” Ayın ışığı neredeyse yoktu, gölgeler uzuyordu. Lyria koşarken nefesi kesildi ama Alestair onu asla bırakmadı. Toprak bir patikanın sonunda, neredeyse gözden kaybolacak kadar karanlık bir oyuk gördü. > “Buraya.” İkisi mağaraya girdiklerinde dışarıdan gelen çığlıklar ve zırh sesleri yankılandı. Alestair bir an dinledi, sonra ağır kalkanını mağaranın girişine yasladı; ışığı kesip sesleri boğmak için. Mağaranın içi karanlıktı. Sadece Alestair’in göğsünden çıkan sıcak, düzensiz nefes duyuluyordu. Lyria titreyerek fısıldadı: > “Sürekli beni koruyorsun ama ben… seni hiç göremedim. Yüzünü bilmiyorum.” Alestair dondu. Parmakları kaskının kenarında sıkıldı. > “Kaskı çıkarmamam gerekiyordu.” “Bu, yeminimin bir parçası.” Lyria bir adım yaklaştı. Karanlıkta, onun elinin zırhlı göğse değdiğini hissetti. > “Alestair… artık yeminlerden kaçıyoruz.” “Bana bakmanı istiyorum.” Dışarıda takipçilerin ayak sesleri mağaranın yakınında yankılandı. Korku Lyria’nın omuzlarına çöktü, ama gözlerini ondan ayırmadı. Alestair’in nefesi gerildi. İlk kez… tereddüt ettiğini hissettiriyordu. > “Görürsen… beni eskisi gibi göremezsiniz.” “Soyumun yüzünü taşıyorum. İnsanların korktuğu bir yüz.” Lyria göz kapaklarını yavaşça kırptı. > “Ben korkmam.” Alestair’in göğsü bir kez daha hareket etti. Sonra… çok yavaş bir şekilde, iki eliyle kaskının yanlarını kavradı. Metal sürtünmesi mağarada yankılandı. Lyria’nın kalbi hızlandı. Alestair kaskı kaldırdı — yüzü karanlıktan çıkarken gümüşimsi gözleri parlak bir şekilde ortaya çıktı. Keskin, soylu, ama yaralı bir yüzdü. Bir erkeğin yüzü. Bir savaşçının. Bir yabancının. Ve Lyria’ya baktığında… bütün o sertlik eridi. Lyria’nın dudakları aralandı. > “Sen… düşündüğümden bile daha insansın.” Alestair gözlerini çekti, sanki gururdan değil, utançtan. > “Beni bu hâlimle görmek istemezdiniz.” Lyria elini onun çenesine dokundurdu. Bu, Alestair’in şimdiye dek en çok şaşırdığı temas oldu — bedeninin hafifçe titrediğini Lyria hissetti. > “Ben seni hep böyle görmek istedim.” Söz bittiği anda mağaranın girişinden bir ışık yansıdı — takipçiler meşaleyle çok yakındaydı. Alestair hızla ayağa kalktı, kılıcını çekti. Ama bu kez bakışları saklanmış değildi. Lyria onun yüzünü biliyordu artık. > “Arkamda durun,” dedi Alestair, “Artık beni gerçekten görüyorsunuz… bu yüzden sizi daha iyi koruyabilirim.” Tehlike yaklaşırken, aralarındaki bağ artık gizlenmiş bir şey değil; açık, gerçek ve tehlikeli bir yakınlıktı.