İçeriğe geç

Kırmızı Çizgi

Bölüm 1 · 14 dk okuma

Kırmızı Çizgi

Bölüm 1

1. BÖLÜM: DOĞUDAN GELEN FIRTINA

​İstanbul Emniyet Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği’nin üçüncü katındaki hava, dışarıda çiseleyen kasvetli sonbahar yağmurundan bile ağırdı. Tütün, bayat kahve ve günlerdir havalandırılmamış klasörlerin üzerine çöken rutubet kokusu, bu odanın değişmez demirbaşıydı. Ancak o sabah masaların arasında dolaşan gerginliğin sebebi ne çözülememiş bir faili meçhul dosyasıydı ne de başkomiserin sabah fırçası.

​Tüm büro, Doğu görevini tamamlayıp merkeze tayini çıkan ve bugün göreve başlaması beklenen yeni komiseri konuşuyordu: Ülkü.

​"Ben size söyleyeyim," dedi Oğuzhan, sandalyesinde geriye doğru kaykılırken elindeki kalemi parmaklarının arasında çevirerek. Yüzündeki eksilmeyen o şen şakrak, muzip ifadeye rağmen gözlerinde meraklı bir pırıltı vardı. "Güneydoğu’da girdiği operasyonların dosyalarını gören var mı? Kadın resmen fırtına estirmiş. 'Zalim' diyorlar oğlum kadına, boru mu? Şehirde terör estiren çetelerin kökünü kazımış, Doğu’da adını duyan geri adım atıyormuş. Bence içeri girdiği an hepimizi sıraya dizecek, 'Hazırol!' çektirecek."

​Masasının üzerindeki faili meçhul cinayet dosyasını sertçe kapatan Yağız, derin bir iç çekti. Yağız, büronun en sakin görünen ama altındaki fırtınaları kimseye sezdirmeyen adamıydı. Tatlı laf sokmaları, bürodaki gerginliği tırmandırmayan o iğneleyici şakaları olmasa, kimse onun ne kadar derin bir yorgunluk taşıdığını anlayamazdı.

​"Oğuz," dedi Yağız, sesindeki o hafif alaycı tonla. "Senin o çok sevdiğin aksiyon filmlerine benzemez bu işler. Kadın batıda pişmiş, Doğu’da çelikleşmiş. Üstelik babası da efsanevi komando albaylarından biriymiş diyorlar. Yani öyle 'Şen şakrak Oğuzhan' numaraları sökmez ona. Seni ilk günden tatbikat niyetine duvara çiviler."

​Büronun en yeni üyesi, çiçeği burnunda polis memuru Melih, gözlerini büyük bir şaşkınlıkla ikisi arasında gezdiriyordu. Göreve başlayalı henüz birkaç ay olmuştu ve Cinayet Büro’nun bu efsanevi dedikoduları, genç adamın heyecanını korkuyla harmanlıyordu. "Harbi mi abi?" diye sordu Melih, sesindeki toyluğu gizleyemeyerek. "Yani çok mu sert? Başkomserimden de mi sert?"

​Eylül, masasının üzerindeki çay bardağını yudumlarken göz ucuyla Yağız’a baktı. Eylül, soğukkanlılığı, keskin zekası ve kriz anlarındaki duruşuyla büronun en güçlü kadın polislerindendi. Yağız ile aralarında kimsenin bilmediği, adı koyulmamış ama bakışlarla örülmüş görünmez bir duvar, derin bir çekim vardı. İkisi de sevgili değildi, hatta bu durumu kendilerine bile yüksek sesle itiraf edemiyorlardı; ancak aralarındaki o sessiz anlaşma, odadaki herkesin gözünden kaçsa da birbirlerinin her mimiklerinden okunuyordu.

​"Efsanelere çok takılma Melih," dedi Eylül, Melih’e doğru dönerek. Sesinde sakin ama uyarıcı bir ton vardı. "Doğu’daki şartlar buradakine benzemez. Orada sert olmazsan ayakta kalamazsın. Kadın işini yapmış, buraya da işini yapmaya geliyor. Kurt Başkomiser’in üzerine bir de bu kadın gelince büro iyice disipline girer, fena mı olur?"

​Oğuzhan kahkaha attı. "Aman Eylül komserim, etme! Kurt Başkomserim zaten tek başına ordu gibi. 'Kurt' diyorlar adama, boşuna mı? Adamın bakışı bile adam öldürmeye teşebbüsten yargılanır. Bir de yanına Doğu’nun zalim komiseri gelince bizim halimiz ne olacak? Kurt ile Zalim... Kıyaslamaya baksana! Biri masaya vurdu mu binayı sallıyor, diğeri sustu mu insanı gerim gerim geriyor."

​"Siz hâlâ ne çene çalıyorsunuz burada?!"

​Odanın kapısı bir hışımla açıldı ve gür, gürleyen bir ses odadaki tüm konuşmaları bir bıçak gibi kesti. Kurtuluş Başkomiser—bürodaki herkesin hürmetle ve gizli bir çekinceli saygıyla 'Kurt Başkomserim' dediği adam—kapının eşiğinde belirdi. Geniş omuzları, yılların cinayet izlerini taşıyan sert yüz hatları ve her an bir olayı çözecekmiş gibi keskin bakan gözleriyle odadaki herkesin üzerine bir gölge gibi düştü.

​Kurtuluş adım adım içeri girdi. Masaların ortasında durdu, bakışlarını Oğuzhan’dan başlayarak tek tek herkesin üzerinde gezdirdi.

​"Mesai başlayalı bir saat olmuş, siz oturmuş burada gelmeyen personelin gıybetini yapıyorsunuz!" dedi Kurtuluş, gür sesi odanın duvarlarında yankılanırken. "Ön yargılarınızla iş yapmayı ne zaman bırakacaksınız siz? Ne dediniz? Zalim mi? Sert mi? Kurt ile kıyaslamak mı? Burası dedikodu kazanı değil, Cinayet Büro! Kimse gelmeden arkasından etiket yapıştırmayacak. O kadın bu ülkenin en zorlu yerlerinde görev yaptı. Hakkında konuşurken laflarınıza dikkat edin. Herkes işinin başına!"

​Oğuzhan hemen doğruldu, Melih önündeki dosyaya gömüldü, Yağız başını sallayarak bilgisayar ekranına döndü. Eylül ise tepsiyi düzeltip masasını toplamaya başladı. Kurtuluş’un sözleri büroya anında askeri bir disiplin getirmişti. Kurtuluş tam odanın ortasındaki kendi camlı bölmesine doğru ilerleyecekken, koridorun sonundaki ahşap kapının gıcırtısı duyuldu.

​Tüm gözler gayriihtiyari kapıya yöneldi.

​Herkesin kafasında canlandırdığı resim aşağı yukarı aynıydı: Kalın kaşlı, çatık suratlı, belki erkek fatma tavırlı, yıpranmış, dominant ve sert bakışlı bir kadın. Doğu’nun o acımasız coğrafyasında, operasyonların ortasında yoğrulmuş, "Zalim" lakaplı bir polisin başka türlü olması beklenemezdi.

​Ancak kapıdan içeri adım atan kadın, odadaki herkesin nefesini kesti.

​İçeri giren kadın, kafalardaki o kaba resimle uzaktan yakından alakası olmayan, büyüleyici bir güzelliğe sahipti. Koyu renk, gür saçlarını başının arkasında oldukça sıkı ve pürüzsüz bir at kuyruğu yapmıştı. Bu sıkı saç modeli, onun keskin elmacık kemiklerini, düzgün burnunu ve mermer kadar pürüzsüz ama soğuk cildini daha da ön plana çıkarıyordu. Üzerinde tam oturan koyu renk bir deri ceket, siyah bir boğazlı kazak ve hatlarını belli eden sade ama asil bir pantolon vardı. Bastığı her adımda postalının çıkardığı tok ses, odadaki tek gürültüydü.

​Fakat onun güzelliğini asıl tehlikeli ve ulaşılamaz kılan şey, yüzündeki ifadeydi. Gözlerinde ne bir heyecan, ne bir çekingenlik, ne de bir kibir vardı. O gözler; çok fazla şey görmüş, çok fazla acıyla sınanmış, ölümün ve yaşamın kıyısında defalarca yürümüş bir insanın buz gibi, sarsılmaz durağanlığını taşıyordu. Yaşı muhtemelen yirmi dokuz, otuz civarındaydı; ancak bakışlarındaki derinlik, yüzyıllık bir yorgunluğu barındırıyor gibiydi.

​Oğuzhan’ın elindeki kalem parmaklarının arasından düşüp masaya tıkırdayarak vururken, Melih’in ağzı hafifçe açık kalmıştı. Yağız bile gözlerini ekrandan kaldırıp bu beklenmedik siluete şaşkınlıkla baktı. Eylül, kadının duruşundaki o sarsılmaz asaleti fark ettiğinde içten içe bir saygı duydu.

​Ülkü, bakışlarını büroda gezdirdi. Kimseyle göz temasını uzun tutmadı. Bakışları ne düşmanca ne de dostçaydı; sadece tamamen ifadesizdi. Yurt dışında çalıştığı, özel görevlerde bulunduğu ve ardından Doğu’daki o kanlı yıllardan geçtiği her halinden belliydi. O, dünyadaki hiçbir şeyin kolay kolay etkileyemeyeceği, duygularını bir zırh gibi derisinin altına gömmüş bir kadındı.

​Nihayet bakışları Kurtuluş Başkomiser’e kilitlendi. Adımlarını Kurtuluş’a doğru yöneltti. Her adımı ölçülüydü. Kurtuluş’un tam karşısında durdu. Babası üst düzey bir komando albayı olan bir kadının genlerine işlemiş o askeri disiplin, her hareketinden okunuyordu.

​"Komiser Ülkü Soydan. Görev yerime intikal ettim, Başkomserim," dedi. Ses tonu, berrak, pürüzsüz ama bir o kadar da soğuktu. O ses odada dalgalandığında, az önce yapılan tüm o lakayt konuşmalar bir anda utanç verici bir çocukça masal gibi kaldı.

​Kurtuluş, karşısındaki kadına baktı. Tecrübeli başkomiser, insan sarrafıydı. Ülkü’nün gözlerindeki o görünmez duvarı, arkasındaki o derin acıyı ve kilitli kapıları anında sezdi. Bu kadın sadece tecrübeli bir polis değil, ruhu yaralı bir savaşçıydı.

​Kurtuluş başını hafifçe salladı, selamını kabul etti. "Hoş geldin Ülkü Komiser," dedi, sesini bir tık yumuşatmaya çalışarak ama resmiyetini koruyarak. "Namın senden önce geldi. Doğu’daki başarılarını biliyoruz. Cinayet Büro zor yerdir, ama senin yabancılık çekmeyeceğini biliyorum."

​"Teşekkür ederim Başkomserim. Benim için yerin önemi yok, işimi yaparım," dedi Ülkü. Sesinde en ufak bir böbürlenme ya da mütevazılık kırıntısı bile yoktu. Sadece gerçeği söylüyordu.

​Kurtuluş arkasına dönüp odadaki polislere işaret etti. "Büro ile tanış," dedi. "Ekip burası. Oğuzhan, Yağız, Eylül ve Melih."

​Ülkü ekibe doğru döndü. Bakışları tek tek üzerlerinde gezindi. Oğuzhan, o her zamanki şakacı tavrını takınmaya çalışarak toparlandı ve bir adım öne çıktı. Gözlerini Ülkü’nün büyüleyici yüzünden alamıyordu. İçinde anlam veremediği bir hayranlık ve hızlı bir çarpıntı başlamıştı bile.

​"Hoş geldiniz komserim," dedi Oğuzhan, yüzüne en cazip gülümsemesini yerleştirerek. "Oğuzhan ben. Masanız hazır, çayınız kahveniz ne arz ederseniz hemen söyleriz. Sizin gibi bir... yani sizin gibi tecrübeli bir polisle çalışmak bizim için şeref."

​Ülkü, Oğuzhan’ın bu ekstra ilgili ve etkilenmiş tavrını hemen fark etti. Ancak yüzündeki buz gibi ifade en ufak bir değişim göstermedi. "Teşekkür ederim Oğuzhan Komiser," dedi sadece. Ne bir tebessüm verdi ne de o yakınlığa kapı araladı.

​Yağız başıyla hafifçe selam verdi. "Hoş geldiniz Ülkü Komiserim."

​"Hoş bulduk Yağız Komiser."

​Eylül ve Melih de selam verdikten sonra Kurtuluş, Ülkü’ye pencere kenarındaki boş masayı gösterdi. "Masan orası Ülkü. Şimdilik devam eden dosyaları incele. Yağız ve Eylül sana büronun işleyişi hakkında bilgi verir."

​"Anlaşıldı Başkomserim."

​Ülkü çantasını alıp gösterilen masaya doğru yürüdü. Sandalyesine oturdu, ceketini çıkardı ve masanın üzerindeki ilk dosyayı açtı. Anında kendini işe gömmüştü. Etrafındaki kimseyle ilgilenmiyor, kimsenin bakışlarına karşılık vermiyordu.

​Oğuzhan, masasına döndüğünde sandalyesini hafifçe Yağız’a doğru yaklaştırdı. Fısıltıyla, "Oğlum..." dedi gözleri hâlâ Ülkü’de kalmış bir halde. "Bu neydi lan böyle? Ben sert bakışlı, bıyıklı bir Doğu gürz bekliyordum, karşıma Afrodit çıktı resmen. Bu kadın nasıl 'Zalim' olabilir abi? Şunun güzelliğine bak..."

​Yağız, Oğuzhan’ın bu haline bıyık altından güldü ama sesini alçak tutarak yanıt verdi: "Oğuz, ateşe çok yakın uçuyorsun. Kadının gözlerini görmedin mi? O gözlerde güzellik değil, buz var buz. Seni bir üfler, dondurur. Ayrıca Başkomser uyardı, dikkat et kendine."

​O sırada Eylül, çay bardağını masasına koyarken Yağız’la göz göze geldi. Eylül’ün bakışlarında, Oğuzhan’ın bu ilgisiz görünen ama aşikar hayranlığına karşı hafif bir alay vardı. Yağız, Eylül’ün ne düşündüğünü bakışlarından okuyabiliyordu. Aralarındaki o gizli hat, tek bir kelime etmeden yine kurulmuştu.

​Melih ise hâlâ şoktaydı. Yan masadaki Oğuzhan’a eğilip, "Oğuzhan abi, harbi çok güzelmiş ama... insan bir tık tırsıyor bakışlarından," diye fısıldadı.

​Oğuzhan gülümsedi. "Tırsacaksın tabii Melih. Güzel olan her şey tehlikelidir."

​Gün akşamı bulduğunda bürodaki yoğunluk hafiflemişti. Saat altıyı geçtiğinde Ülkü, masasını kusursuz bir düzenle topladı. Dosyaları hizaladı, kalemini yerine koydu. Ceketini giydi. Büroya kısa bir "İyi akşamlar" dedikten sonra hızlı ve kendinden emin adımlarla çıktı.

​O çıktıktan sonra Oğuzhan derin bir nefes verdi. "Kadın geldiğinden beri bürodaki oksijen seviyesi düştü sanırım. Nefes alırken bile çekiniyorum."

​Yağız güldü. "Sana müstahak Oğuz."

​Ülkü, Emniyet binasından çıkıp soğuk sonbahar havasını ciğerlerine çekti. Sokak lambalarının caddeleri sarı bir ışıkla yıkadığı İstanbul akşamında, metroya doğru yürümeye başladı.

​Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan tekrar Batı’ya uzanan bu yolculuk, onun bedenini yormuyordu ama ruhunu çoktan tüketmişti. Yurt dışında geçirdiği o karanlık yıllarda, insanlığın en iğrenç yüzlerini görmüş, acıya karşı tamamen hissizleşmişti. Doğu’daki görevi sırasında ise bu hissizlik onun en büyük silahı olmuş, operasyonlarda adı bu yüzden "Zalim"e çıkmıştı. Çünkü o, merhametin bir zafiyet olduğuna inanıyordu.

​Ve bu zafiyetin bedelini hayatının en ağır darbesiyle ödemişti.

​Aklına bir an için kız kardeşi Umay geldi. Göğsünün sol tarafında, hiç iyileşmeyen o derin yara yeniden sızladı. Babası üst düzey bir askerdi; vatanı için göğsünü siper eden, hainlerin hedefinde olan bir adam. Ve o hainler, hırslarını alamayınca hedeflerini babasının en küçük, en masum kızına, Umay’a çevirmişlerdi.

​Umay kaçırılmıştı. Günlerce süren aramalara, yürütülen dev operasyonlara rağmen kız kardeşinden bir iz bulunamamıştı. Sonra o kahreden haber gelmişti: “Kızınızı öldürdük.” Şiddet gördüğüne, işkence edildiğine dair haberler ve kanıtlar gelmişti ama... bir ceset yoktu. Umay’ın naşı hiç bulunamamıştı. Ne bir mezarı vardı ne de kapanmış bir hesabı. Herkes Umay’ı ölü kabul etmişti. Ailesi, resmi makamlar, herkes... Ama Ülkü’nün içindeki bir parça, cesedi görülmeyen bir ölümün yasını tutmayı reddediyordu. İşte Ülkü’nün insanlara ve dünyaya karşı kalbini tamamen kapatmasının, acımasız ve toleranssız bir "Zalim"e dönüşmesinin asıl sebebi buydu. Kız kardeşini koruyamamıştı, ama bundan sonra kimsenin cezasız kalmasına izin vermeyecekti.

​Metroya bindi. Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuğun ardından ablası Asena’nın oturduğu semte vardı. Emniyet’e oldukça uzak bir semtti burası, her gün git-gel yapmak saatlerini alacaktı. Bu yüzden bir yandan da Emniyet’e yakın, başını sokabileceği mütevazı bir ev arıyordu. Ancak şimdilik ablasının yanında kalıyordu.

​Apartmanın merdivenlerini tırmanıp dairenin ziline bastı. Kapı çok geçmeden açıldı. Karşısında ablası Asena duruyordu.

​Asena, Ülkü’den birkaç yaş büyüktü. Yüz hatları Ülkü’ye benzese de gözlerindeki ifade çok farklıydı; Asena’nın bakışlarında anneliğin, şefkatin ve aynı zamanda kardeş acısıyla yoğrulmuş bir hüznün izleri vardı.

​"Ülkü! Hoş geldin ablacım," dedi Asena, Ülkü’ye sarılarak.

​Ülkü, ablasının sarılışına karşılık verdi. Dışarıdaki o sert, geçilmez zırhı, ablasının evinin eşiğinden içeri girdiği an biraz olsun gevşiyordu. "Hoş bulduk abla," dedi, postallarını çıkarırken.

​İçeriden çocukların neşeli bağırışları geliyordu. Salona doğru yürüdüğünde, 7 yaşındaki Egemen ve 5 yaşındaki Emir’in halının üzerinde oyuncak arabalarıyla oynadığını gördü. Çocuklar teyzelerini görünce hemen doğruldu.

​"Ülkü Teyze!" diye bağırdı küçük Emir, koşup Ülkü’nün bacaklarına sarılarak. Egemen de arkasından geldi.

​Ülkü’nün o buz tutmuş yüzünde ilk kez hakiki, hafif bir tebessüm belirdi. Eğilip ikisini de kucağına aldı, yanaklarından öptü. "Nasılsınız bakalım aslanlar? Yaramazlık yapmıyorsunuz değil mi ananıza?"

​"Egemen benim arabamı aldı teyze!" diye şikayet etti Emir.

​"Yalan söylüyor teyze, o benim kulemi yıktı!" dedi Egemen gururla.

​Mutfaktan Yiğit çıktı. Yiğit, Asena’nın eşiydi. Bir lisede tarih öğretmenliği yapıyordu. Mutedil, babacan, sakin ve entelektüel bir adamdı. Ülkü’nün yaşadığı travmaları ve sert polis kimliğini bildiği için ona her zaman büyük bir anlayış ve saygıyla yaklaşırdı.

​"Hoş geldin Ülkü," dedi Yiğit, elindeki servis tabağını masaya koyarken. "İlk gün nasıl geçti? Cinayet Büro yormadı umarım?"

​"Hoş bulduk Yiğit," dedi Ülkü, çocukları yere bırakıp ceketini asarken. "İyiydi. Klasik büro işleri. Alışırım birkaç güne."

​"Geç geç, yemek hazır," dedi Asena, mutfaktan çorba kasesini getirirken. "Evi ne yaptın bu arada? Bakabildin mi ilanlara?"

​Masa etrafında toplandılar. Sıcak çorbanın buharı yükselirken Ülkü kaşığını eline aldı. "Bugün fırsatım olmadı abla. Birkaç emlakçıyla konuştum sadece. Büroya yakın bir şeyler bakıyorum ama acelem yok. Sizi çok rahatsız etmiyorumdur umarım?"

​Asena kaşığını masaya koyup Ülkü’ye sitemle baktı. "O nasıl söz Ülkü? Ne rahatsızlığı? Burası senin de evin. İstediğin kadar kalabilirsin. Keşke hiç gitmesen, yakınımızda olsan."

​Yiğit de söze girdi. "Asena haklı Ülkü. Çocuklar da seninle olmaya alıştı. Yol uzak evet, ama ne zaman istersen, ne kadar istersen kalabilirsin. Ev arama işini stres yapma kendine."

​Ülkü minnetle başını salladı. "Biliyorum, sağ olun. Ama iş saatlerim düzensiz olacak. Gece baskınları, nöbetler... Sizi ve çocukları rahatsız etmek istemem. Yakın bir yer bulursam daha iyi olur."

​Yemek boyunca çocuklar neşeyle konuştu, Yiğit okuldaki öğrencilerden komik anılar anlattı. Ancak masadaki neşeli havanın altında, dile getirilmeyen ama herkesin zihninde asılı duran o hayalet hep oradaydı: Umay.

​Asena, Ülkü’nün tabağına biraz daha yemek koyarken gözleri bir an için duvardaki eski aile fotoğrafına kaydı. Fotoğrafta babaları askeri üniformasıyla duruyordu; Asena, Ülkü ve henüz gencecik bir kız olan Umay yan yanaydı. Umay’ın o fotoğraftaki gülüşü, sanki evin her köşesinde yankılanıyor ama bir türlü can bulamıyordu.

​Asena derin bir iç çekti, ama çocukların yanında konuyu açmamak için kendini tuttu. Ülkü ise ablasının gözlerinin nereye kaydığını çok iyi biliyordu. Çorbasından bir yudum daha aldı. Yüzündeki o soğuk, geçilmez ifade yeniden belirdi.

​Kız kardeşinin bedeni bulunamamıştı. Onu öldürdüklerini söyleyen kanlı bir mesajdan başka ellerinde hiçbir şey yoktu. Ama Ülkü, Cinayet Büro’ya sadece bir tayin sebebiyle gelmemişti. İstanbul, tüm karanlık bağlantıların, alt dünyadaki pisliklerin merkeziydi. Ülkü, Doğu’da bulamadığı izleri, bu şehrin en karanlık sokaklarında aramaya kararlıydı.

​Cinayet Büro’daki o masaya oturmasının asıl sebebi buydu.

​Ertesi sabah saat sekizde Ülkü, Cinayet Büro’daki masasındaydı. Her zamanki gibi erken gelmiş, kahvesini almış ve masasındaki faili meçhul dosyalarını incelemeye başlamıştı. Saçları yine aynı kusursuzlukta sıkı bir at kuyruğuydu.

​Büronun kapısı açıldı ve içeri elinde poğaçalarla Oğuzhan girdi. Ülkü’yü bu kadar erken masasında görünce bir an duraksadı, ardından yüzüne o sempatik gülümsemesini takınarak adımlarını Ülkü’nün masasına doğru yöneltti.

​"Günaydın Ülkü Komserim!" dedi Oğuzhan, neşeyle. Sıcak poğaça paketini masanın kenarına bıraktı. "Sıcak sıcak aldım, fırından yeni çıktı. Bir tane almaz mısınız? Kahvenin yanına iyi gider."

​Ülkü, gözlerini önündeki dosyadan kaldırmadan soğuk bir sesle yanıt verdi: "Teşekkür ederim Oğuzhan Komiser. Ben kahvaltımı yaptım."

​Oğuzhan pes etmedi. Sandalyesinin kenarına ilişti. "Yav Komserim, büroda böyle resmiyete gerek yok ya. Biz burada aile gibiyiz. Oğuz deyin gitsin. Hem bakıyorum da sabahtan beri o dosyaya gömülmüşsünüz. O dosya üç aylık tozlu dosya, çözülmez o."

​Ülkü yavaşça başını kaldırdı. O buz gibi mavi-gri gözlerini doğrudan Oğuzhan’ın gözlerine dikti. Oğuzhan bir an için ne diyeceğini unuttu; kadının güzelliği karşısında büyülenmişti ama o bakışların ardındaki keskinlik insanı geri adım atmaya zorluyordu.

​"Oğuzhan Komiser," dedi Ülkü, tane tane ve alçak ama son derece etkileyici bir tonla. "Çözülmeyen dosya yoktur, yeterince incelenmemiş dosya vardır. Ve ben işimi yaparken sohbet etmekten pek hoşlanmam."

​Oğuzhan yutkundu. "Mesaj alındı komserim," dedi geri adım atarak. Paketini alıp masasına dönerken kendi kendine fısıldadı: "Vay arkadaş... Gerçekten buz kralicesi."

​Yan masadaki Yağız, Oğuzhan’ın bu haline kıs kıs gülüyordu. "Ben sana ne dedim Oğuz? 'Seni üfler, dondurur' demedim mi?"

​Oğuzhan sandalyesine otururken Yağız’a dik dik baktı. "Gülme lan. Pes etmek yok. Sert kayalar en güzel manzaraya sahiptir."

​O sırada Eylül içeri girdi. Yağız ile göz göze geldiler. Aralarında yine o sessiz, derin selamlaşma gerçekleşti. Eylül masasına geçerken Ülkü’nün dosyalara olan pürüzsüz odaklanmasını izledi.

​"Kurt Başkomserim geldi mi?" diye sordu Eylül, Yağız’a bakarak.

​"Odasına geçti az önce," dedi Yağız. "Bugün yeni bir ihbar var galiba, bizi çağırır birazdan."

​Çok geçmeden Kurtuluş Başkomiser odasından çıktı. Elinde bir dosya vardı. Yüzü her zamankinden daha gergindi.

​"Ekip, toplanın!" diye gürledi Kurtuluş.

​Herkes anında doğruldu. Ülkü de dosyasını kapatıp ayağa kalktı.

​"Karaköy’de terk edilmiş bir depoda erkek cesedi bulunmuş," dedi Kurtuluş. Bakışları Ülkü’ye kaydı. "Ülkü, ilk saha görevin. Yağız ve Oğuzhan’la birlikte gidiyorsunuz. Olay yerini inceleyin, adli tıbbı bilgilendirin. Detaylı rapor istiyorum."

​"Anlaşıldı Başkomserim," dedi Ülkü, hiç tereddüt etmeden ceketini giyerken.

​Oğuzhan silahını ve rozetini kontrol ederken gülümsedi. "Haydi bakalım, sahada görelim Doğu’nun fırtınasını."

​Ülkü, Oğuzhan’ın yanından geçerken durdu, ona doğru hafifçe eğildi ve sadece onun duyabileceği bir sesle konuştu: "Saha, gevezelik edenleri sevmez Oğuzhan Komiser. Arabayı sen sürüyorsun."

​Oğuzhan anahtarları elinde sıkarken yutkundu. Ülkü önceden çıkmış, koridorda ilerliyordu. Yağız, Oğuzhan’ın omzuna vurdu. "Haydi bakalım şen şakrak polis, direksiyon başına."

​Eylül, giden ekibin arkasından bakarken iç çekti. Melih ise Eylül’e yaklaşıp fısıldadı: "Eylül komserim, Ülkü Komser harbi çok havalı ama... korkutucu ya."

​Eylül gülümsedi. "Korkutucu olan o değil Melih. Korkutucu olan, onun gözlerinde taşıdığı karanlık. O karanlıkla savaşmak kolay değildir."

​İçeride, kendi odasının camından dışarıyı izleyen Kurtuluş Başkomiser ise kahvesinden bir yudum aldı. Masasının üzerinde Ülkü’nün gizli şahsi dosyası duruyordu. Dosyanın en üstünde kırmızı harflerle yazılmış bir not vardı: 'Kayıp Kardeş: Umay Soydan. Durum: Öldüğü varsayılıyor. Ceset: Bulunamadı.'

​Kurtuluş dosyayı kapattı. "Allah yardımcın olsun Ülkü," diye mırıldandı kendi kendine. "Bu şehir adamı yutar. Ama sen de yutulacak kadın değilsin."

​Ülkü, polis aracının ön koltuğuna oturdu. Emniyet’in bahçesinden çıkarken dikiz aynasından arkada kalan binaya baktı. Kafasında tek bir düşünce vardı: İstanbul, ona ya aradığı cevapları verecekti ya da bu şehrin sokaklarında katillerle birlikte yanacaktı. "Zalim" lakabı bir tesadüf değildi; o, merhametini kaybettiği gün adaletin bizzat kendisi olmaya yemin etmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.