KIRILAN SAATLER
Kasabanın en sessiz sokağında, duvarları sarmaşıklarla kaplı eski bir ev vardı. Evin önünde, yıllardır aynı yerde duran büyük bir saat bulunurdu. Saatin akrebiyle yelkovanı uzun zamandır çalışmıyordu. Herkes o saatin bozulduğunu söylerdi.
Ama evin içinde yaşayan yaşlı adam, saati hiçbir zaman tamir ettirmemişti.
Çünkü ona göre bazı şeyler bozulduğu için değil, artık ait olduğu zamanı geride bıraktığı için dururdu.
Yaşlı adamın adı Arif'ti.
Her sabah gün doğmadan uyanır, pencerenin önündeki sandalyesine oturur, çayını içer ve sokağı izlerdi. İnsanlar onun çok yalnız olduğunu düşünürdü. Oysa Arif, yalnızlığın insanın etrafında kimsenin olmaması değil, yanında insanlar varken bile anlaşılmamak olduğunu öğrenmişti.
Bir gün, yağmurun hiç durmadığı bir sonbahar akşamında kapısı çalındı.
Kapının önünde genç bir kız duruyordu.
Üzerindeki mont sırılsıklamdı. Saçlarından damlayan yağmur yüzüne karışıyor, gözlerindeki yaşların fark edilmesini zorlaştırıyordu.
Arif kapıyı açtı.
"Kayboldum," dedi kız.
Arif bir süre ona baktı.
"İnsan bazen yolu değil, kendini kaybeder."
Kız cevap vermedi.
Arif kenara çekildi.
"İçeri gel. Önce ısın."
Kız eve girdi.
Adının Derya olduğunu söyledi.
Nereye gideceğini bilmiyordu. Aslında evinin nerede olduğunu biliyordu ama oraya dönmek istemiyordu.
Çünkü bazı evler insanın yaşadığı yer değil, kendini en yalnız hissettiği yer olabiliyordu.
Arif ona sıcak bir çay verdi.
Derya ellerini bardağın etrafında tuttu ve uzun süre konuşmadı.
Sonunda fısıldadı:
"Ben artık hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inanıyorum."
Arif gülümsedi.
"Kaç yaşındasın?"
"On altı."
"On altı yaşında hiçbir şeyin düzelmeyeceğine karar vermek için çok gençsin."
Derya başını eğdi.
"Benim yaşadıklarımı bilmiyorsunuz."
"Doğru," dedi Arif. "Ama ben de senin yaşındayken dünyanın bittiğini düşündüğüm zamanlar yaşadım."
"Sonra ne oldu?"
"Sabah oldu."
Derya ilk kez başını kaldırıp ona baktı.
Arif devam etti:
"Bazen hayatın bize verdiği en büyük cevap, sorunlarımızın hemen çözülmesi değildir. Bazen sadece ertesi güne ulaşabilmektir."
O gece Derya, Arif'in evinde kaldı.
Ertesi sabah gitmek istediğinde kapının önündeki eski saate baktı.
"Saatiniz bozuk."
Arif başını salladı.
"Uzun zamandır."
"Neden yaptırmıyorsunuz?"
"Çünkü o saat, hayatımın en önemli insanını kaybettiğim gün durmuştu."
Derya hiçbir şey söylemedi.
Arif ilk kez geçmişinden bahsetti.
Yıllar önce çok sevdiği bir eşi varmış. Kadının adı Leyla'ymış. Birbirlerini uzun yıllar sevmişler. Sonra bir gün Leyla hastalanmış.
Arif onun iyileşeceğine inanmış.
Leyla da inanmış.
Ama bazen insanın bütün kalbiyle istediği şey, hayatın planına sığmayabiliyordu.
Leyla öldüğü gün, evin duvarındaki saat 04.17'yi gösteriyormuş.
Arif o günden sonra saati bir daha çalıştırmamış.
"Çünkü," dedi, "bazı anların geçmesini istemezsin."
Derya gözlerini yere indirdi.
"Hiç unutamadınız mı?"
Arif hafifçe gülümsedi.
"Unutmak zorunda değiliz."
"Öyleyse nasıl devam ettiniz?"
Arif pencereye baktı.
"Onu unutmayarak."
Derya anlamadı.
Arif devam etti:
"İnsan sevdiği birini kaybedince iki seçenek olduğunu sanıyor. Ya unutacaksın ya da sonsuza kadar acı çekeceksin. Oysa üçüncü bir yol daha var."
"Nedir?"
"Sevdiğin insanın sana bıraktığı güzelliklerle yaşamaya devam etmek."
O günden sonra Derya, Arif'i sık sık ziyaret etmeye başladı.
Bazen birlikte çay içtiler.
Bazen hiçbir şey konuşmadan yağmuru izlediler.
Bazen Derya okulda yaşadığı sorunları anlattı.
Bazen arkadaşlarıyla kavga ettiğini söyledi.
Bazen kendini kimsenin anlamadığını düşündüğünü anlattı.
Arif hiçbir zaman ona "Boş ver." demedi.
Çünkü bazı cümlelerin insanın acısını küçülttüğünü biliyordu.
Onun yerine hep şunu söylerdi:
"Anlıyorum. Zor."
Sonra da:
"Ama geçecek."
Aradan aylar geçti.
Derya yavaş yavaş değişmeye başladı.
Hayatı mükemmel değildi.
Hâlâ üzülüyordu.
Hâlâ bazı geceler ağlıyordu.
Ama artık ağladığında bunun dünyanın sonu olmadığını biliyordu.
Bir gün Arif'in evine geldiğinde onu bahçede eski saatin yanında buldu.
Arif elinde bir alet çantası taşıyordu.
Derya şaşırdı.
"Saati tamir mi edeceksiniz?"
Arif gülümsedi.
"Belki."
Saatin kapağını açtı.
Uzun süre uğraştı.
Sonra akrebi ve yelkovanı hareket ettirdi.
Saat çalışmaya başladı.
Derya şaşkınlıkla baktı.
"Yıllardır bunu neden yapmadınız?"
Arif derin bir nefes aldı.
"Çünkü geçmişte kalmakla geçmişi sevmek arasındaki farkı yeni öğrendim."
Saatin tik takları bütün eve yayıldı.
Derya'nın gözleri doldu.
Arif saate baktı.
"Bak," dedi. "Zaman geri gelmedi."
"Hayır."
"Ama yine de devam etti."
Derya o an anladı.
Hayatta bazı insanlar giderdi.
Bazı dostluklar biterdi.
Bazı hayaller gerçekleşmezdi.
Bazı kapılar yüzümüze kapanırdı.
Ve insan bazen bütün bunların ardından bir daha eskisi gibi olamayacağını düşünürdü.
Ama belki de mesele eskisi gibi olmak değildi.
Belki mesele, kırıldığın yerlerden yeniden başka bir insan olarak büyümekti.
Derya o gün eve dönerken yağmur yağıyordu.
Aylar önce aynı yağmurun altında Arif'in kapısını çalmıştı.
O gün kendini kaybetmişti.
Şimdi ise nereye gittiğini bilmese bile yürümeye devam ediyordu.
Çünkü artık her şeyin yoluna girmesi gerektiğine inanmıyordu.
Sadece yoluna devam etmenin de bazen yeterli olduğunu biliyordu.
Yıllar sonra Derya büyüdü.
Bir gün Arif'in evinin önünden geçti.
Bahçede kimse yoktu.
Kapı kapalıydı.
Eski saat ise hâlâ çalışıyordu.
Tik tak...
Tik tak...
Derya cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.
Üzerinde tek bir cümle yazıyordu:
"Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize nasıl devam edeceğimizi öğretmek için girer."
Kâğıdı kapının altından içeri bıraktı.
Sonra yürümeye devam etti.
Arkasına dönmedi.
Çünkü artık biliyordu:
Geçmişe bakmak, orada yaşamak demek değildi.
Bazı insanları özlemek, onlara geri dönmek zorunda olduğ
un anlamına gelmiyordu.
Bazı yaraların iz bırakması, iyileşmediğin anlamına gelmiyordu.
Ve bazı saatlerin bir zamanlar durmuş olması, hayatın sonsuza kadar aynı yerde kalacağı anlamına gelmiyordu.
Çünkü zaman...
Her şeye rağmen...
İlerlemeye devam ediyordu.