KIRIK YEMİN
1. Bölüm — Küllerin Bıraktığı Yemin
12 Eylül 2003
Yağmur, gökyüzünden ince ince süzülüyor, fabrikanın pas tutmuş çelik çatısına çarparak geceyi tekdüze bir uğultuyla dolduruyordu.
Rüzgâr, liman kıyısındaki eski sanayi bölgesinde sert esiyor; boş variller birbirine çarptıkça yankılanan metal sesleri karanlığın içinde kayboluyordu.
Henüz birkaç saat önce burada kahkahalar yükselmişti.
Altı dost...
Aynı masanın etrafında oturmuş, yıllardır kurdukları ortaklığın en büyük başarısını kutlamıştı.
Mahir...
Kaan...
Selim...
Aylin...
Nermin...
Ve Leyla...
Kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu ki, o gece içlerinden biri evine eskisi gibi dönemeyecekti.
Fabrikanın arka tarafındaki depodan gelen sert bir gürültüyle herkes irkildi.
Selim başını kaldırdı.
"Bu sesi duydunuz mu?"
Kaan kaşlarını çattı.
"İçeride biri var."
Mahir ayağa kalktı.
"Ben bakarım."
"Tek başına gitmiyorsun." dedi Kaan.
İkisi omuz omuza fabrikanın içine doğru yürüdü.
Ardından Selim de peşlerine takıldı.
Yağmurun sesi, fabrikanın içinde yerini ürkütücü bir sessizliğe bıraktı.
Tavanın bazı bölümlerinden damlayan sular, beton zemine tek tek düşüyor, yankıları boş binanın içinde dolaşıyordu.
Mahir elindeki el fenerini kaldırdı.
Işık huzmesi karanlığı yararak ilerledi.
Paslı makineler...
Yarı açık sandıklar...
Yerde unutulmuş işçi baretleri...
Her şey yıllardır dokunulmamış gibiydi.
"Kimse yok." diye mırıldandı Kaan.
Tam geri dönecekleri sırada...
Selim'in sesi yankılandı.
"Mahir..."
Mahir arkasını döndü.
Selim'in bakışları yerde duran siyah bir çantaya kilitlenmişti.
Çantanın fermuarı yarıya kadar açıktı.
İçeriden ince kırmızı ve mavi kablolar görünüyordu.
Mahir'in nefesi kesildi.
"Dokunma!"
Ama artık çok geçti.
Çantanın içindeki küçük dijital ekran birdenbire yanıp söndü.
00:07
Kaan'ın yüzündeki renk çekildi.
"Koşun!"
Hiçbiri nedenini sormadı.
Üçü birden kapıya doğru koşmaya başladı.
Yağmurun sesi...
Ayak sesleri...
Hızlanan nefesler...
Hepsi birbirine karışmıştı.
Tam kapıya birkaç adım kalmıştı ki...
Gökyüzünü yaran korkunç bir patlama duyuldu.
Alevler saniyeler içinde fabrikanın camlarını parçalayarak dışarı fırladı.
Geceyi gündüze çeviren turuncu ışık, limanın üzerinde yükselirken çelik kolonlar birbiri ardına çökmeye başladı.
Mahir savrularak beton zemine düştü.
Kulakları uğulduyordu.
Gözlerini güçlükle açabildi.
Duman...
Toz...
Ve çığlıklar...
"Kaan!"
Sesini kendi bile zor duyuyordu.
Ellerinin üzerinde doğrulmaya çalışırken birkaç metre ötesinde yerde yatan Kaan'ı gördü.
Kaan da yaşıyordu.
Ama Selim...
Selim ortada yoktu.
"Kaan!"
Mahir sürünerek arkadaşına ulaştı.
"İyi misin?"
Kaan cevap vermedi.
Gözleri, çöken kolonların arasına kilitlenmişti.
Mahir de aynı yöne baktı.
Alevlerin arasında bir kol görünüyordu.
Hareketsizdi.
Kaan'ın dudakları titredi.
"Selim..."
Tam o sırada fabrikanın dışından siren sesleri yükselmeye başladı.
İtfaiye...
Ambulans...
Polis...
Ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
23 Yıl Sonra
İstanbul...
Sabahın ilk ışıkları, gökdelenlerin cam cephelerine vuruyor; şehrin üzerinde yeni bir gün sessizce yükseliyordu.
Altunay Holding'in kırk katlı binası, şehrin merkezinde bütün ihtişamıyla yükselirken giriş kapısındaki hareketlilik çoktan başlamıştı.
Takım elbiseli çalışanlar, ellerindeki dosyalarla içeri giriyor, güvenlik görevlileri gelen misafirleri karşılıyordu.
Bugün sıradan bir gün değildi.
Türkiye'nin en büyük teknoloji ve savunma altyapı ihalesinin sunumu yapılacaktı.
Bu ihaleyi kazanan şirket yalnızca büyük bir prestij elde etmeyecek, uluslararası pazarda da önemli bir konuma ulaşacaktı.
Ve bu yarışın en güçlü iki adayı vardı.
Altunay Holding.
Sancaktar Holding.
Yirmi üç yıldır birbirinin adını duymaya bile tahammül edemeyen iki aile...
Bugün ilk kez aynı salonda karşı karşıya gelecekti.
Altunay Holding'in konferans katı, her zamankinden daha hareketliydi.
Cam duvarların ardından görünen İstanbul, sabah güneşinin altında yavaş yavaş uyanıyordu. Boğaz'ın üzerinde ağır ağır ilerleyen vapurlar, uzaktan seçilen martı sesleri ve gökyüzünü yaran gökdelenler...
Şehrin manzarası ne kadar huzurlu görünüyorsa, kırkıncı kattaki atmosfer de bir o kadar gergindi.
Koridor boyunca şirket çalışanları telaşla gidip geliyor, son hazırlıkları kontrol ediyordu.
Toplantıya katılacak basın mensupları girişte bekletiliyor, güvenlik görevlileri davet listelerini tek tek inceliyordu.
Konferans salonunun büyük kapısı henüz açılmamıştı.
Kapının hemen yanında duran uzun boylu genç adam, kolundaki saate kısa bir bakış attı.
Kusursuz dikilmiş siyah takım elbisesi, her zamanki gibi tek bir kırışık bile taşımıyordu.
Kerem Altunay...
Yüzündeki sakin ifade onu tanımayan biri için soğuk görünebilirdi. Oysa onu tanıyanlar bilirdi; Kerem sinirlendiğinde sesini yükseltmezdi.
Sadece susardı.
Ve o sessizlik, çoğu zaman öfkeden daha ağır olurdu.
"Sunum hazır."
Yanına yaklaşan yardımcısı tableti uzattı.
"Bütün belgeler kontrol edildi."
Kerem kısa bir bakış attı.
"Eksik var mı?"
"Hayır."
"Rakip?"
Adam hafifçe duraksadı.
"Sancaktar Holding on dakika önce binaya giriş yaptı."
Kerem'in yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Sadece tableti kapatıp yardımcısına geri verdi.
"Anladım."
Yardımcısı uzaklaşırken Kerem camın önüne yürüdü.
Aşağıdaki caddeye baktı.
Çocukluğundan beri aynı cümleyi duymuştu.
"Sancaktarlar güvenilmez."
Babası bunu bir kez değil, yüzlerce kez söylemişti.
Sebebini hiç sormamıştı.
Çünkü Mahir Altunay'ın gözlerine her baktığında, o nefretin gerçek olduğunu görebiliyordu.
Ve Kerem için bu yeterliydi.
Aynı dakikalarda...
Binanın otopark girişinde siyah bir araç yavaşça durdu.
Arka kapı açıldı.
İlk inen kişi Duru oldu.
Lacivert ceketinin düğmesini iliklerken başını kaldırıp binaya baktı.
Altunay Holding...
Sadece tabelayı görmek bile içinde tarif edemediği bir öfke uyandırıyordu.
Aracın diğer tarafından Demir indi.
Elindeki kahve bardağını Duru'ya uzattı.
"Sabah hiçbir şey yemedin."
Duru bardağı aldı ama içmedi.
"Gergin misin?"
Demir'in sorusu üzerine hafifçe güldü.
"Gergin değilim."
"Sinirlisin."
Bu kez cevap vermedi.
Çünkü Demir haklıydı.
İlk kez Altunay Holding'in binasına giriyordu.
Ve bundan hiç hoşnut değildi.
Demir omzuna hafifçe dokundu.
"Babam tek bir şey söyledi."
Duru dönüp kardeşine baktı.
"'Kazanın.'"
Demir gülümsedi.
"'Ama sakın gururunuzu kaybetmeyin.'"
Duru'nun gözlerinde kararlı bir ifade belirdi.
"Gururumu kimseye bırakmam."
İkisi birlikte binanın döner kapısından içeri girdi.
Lobide birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Çalışanların bir kısmı başlarını kaldırıp gelen iki kardeşe baktı.
Fısıltılar başladı.
"Onlar Sancaktarlar..."
"İlk kez buraya geliyorlar."
"Ortam birazdan karışacak."
Duru bu bakışlara alışkındı.
Hiçbirine karşılık vermedi.
Topuklu ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı düzenli ses, sessiz lobide yankılanıyordu.
Tam asansöre yönelmişlerdi ki...
Karşı taraftaki asansörün kapıları açıldı.
İçeriden birkaç yönetici çıktı.
Aralarında Kerem de vardı.
İki grubun arasında yalnızca birkaç metre vardı.
Demir yürümeyi bıraktı.
Kerem de durdu.
Lobideki uğultu bir anda kesildi.
Sanki herkes nefesini tutmuştu.
Duru ilk kez Kerem'e baktı.
Beklediğinden daha sakindi.
Ama yüzündeki kendinden emin ifade...
İşte ona tahammül edemedi.
"Ne kadar kibirli..." diye geçirdi içinden.
Kerem de Duru'yu baştan aşağı süzdü.
Kadının dimdik duruşu ve meydan okuyan bakışları dikkatini çekmişti.
"Tam babası gibi..." diye düşündü.
İkisinin de aklından geçen ilk cümle aynı duyguyu taşıyordu.
"Hiç hoşlanmadım."
Kimse konuşmadı.
İlk sessizliği Kerem bozdu.
Sesi sakindi.
"Nihayet tanışıyoruz."
Duru'nun dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Aynı şeyi söyleyemeyeceğim."
Kerem'in kaşlarından biri hafifçe kalktı.
"Demek önyargılısınız."
"Hayır."
Duru gözlerini ondan ayırmadan konuştu.
"Önyargı tanımadığın biri içindir."
"Ben sizin kim olduğunuzu gayet iyi biliyorum."
Lobideki hava bir anda ağırlaştı.
Demir, kardeşine kısa bir bakış attı.
Kerem ise en ufak bir mimik bile göstermedi.
Sadece birkaç saniye boyunca Duru'nun gözlerinin içine baktı.
Sonra sakin bir sesle,
"Ne kadarını bildiğinizden emin misiniz?"
diye sordu.
Duru bir adım öne çıktı.
"Yeterince."
İki adım...
Aralarındaki mesafe artık neredeyse yok olmuştu.
Sanki bütün salon silinmiş, geriye yalnızca ikisi kalmıştı.
İkisi de geri çekilmiyordu.
Tam o anda konferans salonunun kapıları açıldı.
Görevlinin sesi lobide yankılandı.
"Sayın misafirler, sunum birazdan başlayacaktır."
Ne Kerem gözlerini Duru'dan ayırdı...
Ne de Duru geri adım attı.
Konferans salonunun kapıları açıldığında, koridordaki gerilim de sanki içerideki odaya taşındı.
Kerem ve Duru birkaç saniye daha birbirlerine baktılar.
İkisi de geri adım atmak istemiyordu.
Çünkü ikisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Karşısındaki insan, kolay pes edecek biri değildi.
Ve belki de ilk kez karşılarında kendilerine benzeyen birini görmüşlerdi.
Ama bunu kabul etmek için ikisinin de gururu fazlasıyla büyüktü.
Kerem sonunda bakışlarını çekti.
"Sanırım toplantıyı geciktirmek istemezsiniz."
Sesinde kibir yoktu.
Ama o sakin tavır bile Duru'yu sinirlendirmeye yetmişti.
Duru çantasını düzeltti.
"Endişelenmeyin. Sizin yüzünüzden gecikmeye niyetim yok."
Kerem'in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"İyi."
Bir an durdu.
"Çünkü kaybettiğinizde bahane bulmanızı istemem."
Demir'in kaşları çatıldı.
Duru ise şaşırmak yerine gülümsedi.
Ama bu sıcak bir gülümseme değildi.
Meydan okuyan bir gülümsemeydi.
"Kaybetmek konusunda bu kadar tecrübeli olduğunuzu bilmiyordum."
Lobideki birkaç kişi istemsizce nefesini tuttu.
Kerem'in bakışları sertleşti.
Duru'nun ne demek istediğini anlamıştı.
Altunay ailesine karşı söylenen hiçbir söz, onun için basit değildi.
Ama Kerem öfkesini göstermedi.
Sadece başını hafifçe eğdi.
"Toplantıda görüşürüz, Sancaktar."
Duru da aynı soğuklukla karşılık verdi.
"Sabırsızlanıyorum, Altunay."
İsimlerini ilk kez böyle söylemişlerdi.
Ama bu bir tanışma değildi.
Bu, savaş ilanı gibiydi.
Konferans salonunda herkes yerini aldı.
Salonun ortasında uzun siyah bir masa vardı.
Bir tarafta Altunay Holding.
Diğer tarafta Sancaktar Holding.
Yıllardır aynı masaya oturmayan iki aile, bugün aynı projeyi kazanmak için karşı karşıyaydı.
Mahir Altunay, salonun ön tarafında oturuyordu.
Yaşına rağmen hâlâ güçlü bir duruşu vardı.
Yanında Kerem vardı.
Mahir oğluna kısa bir bakış attı.
"Karşındaki kişiyi küçümseme."
Kerem babasına döndü.
"Küçümsemiyorum."
Mahir'in bakışları Duru'ya kaydı.
"Öyleyse daha dikkatli ol."
Kerem sessiz kaldı.
Çünkü babasının bu cümlesinin sadece ihaleyle ilgili olmadığını biliyordu.
Karşı tarafta ise Kaan Sancaktar, Duru'nun yanındaydı.
Kaan sert bakışlarıyla Altunay tarafını izliyordu.
"Onların sözlerine inanma."
Duru babasına baktı.
"İnanmıyorum."
"Onlar yıllar önce ne yaptıysa bugün de yapabilirler."
Duru başını salladı.
Ama içinde küçük bir soru oluşmuştu.
Yıllardır ailesinden duyduğu bu nefretin sebebi neydi?
Gerçekten her şey anlatıldığı gibi miydi?
Yoksa bilmediği bir şey mi vardı?
Sunum başladığında iki taraf da birbirini dikkatle izliyordu.
Altunay Holding'in hazırladığı proje kusursuzdu.
Ama Sancaktarların sunumu başladığında salondaki herkesin dikkati onlara çevrildi.
Duru ayağa kalktı.
Ses tonu sakindi.
Kendinden emindi.
"Bir projeyi güçlü yapan sadece rakamlar değildir."
Ekrandaki verilere baktı.
"Bir proje, arkasındaki insanların geleceği düşünmesiyle değer kazanır."
Kerem onu izliyordu.
İlk kez karşısındaki kişinin sadece babasının kızı olmadığını fark etti.
Duru gerçekten bu işi biliyordu.
Bu düşünce hoşuna gitmedi.
Çünkü rakibini küçümsemek daha kolaydı.
Saygı duymaya başlamak ise tehlikeliydi.
Duru sunumunu bitirdiğinde salonda kısa bir sessizlik oldu.
Ardından alkışlar yükseldi.
Kerem alkışlamadı.
Ama yüzündeki ifade değişmişti.
Duru yerine oturduğunda Kerem hafifçe ona doğru eğildi.
"Sizi tebrik ederdim."
Duru ona baktı.
"Ama?"
"Ama henüz kazanmadınız."
Duru sakince cevap verdi.
"Ben de sizin için aynısını söyleyebilirim."
Kerem ilk kez gerçekten gülümsedi.
"Demek mücadele etmeyi seviyorsunuz."
Duru gözlerini kıstı.
"Hayır."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Kaybetmeyi sevmiyorum."
Kerem başını hafifçe salladı.
"Ortak noktamız var."
Bu cümle ikisini de birkaç saniye susturdu.
Çünkü istemeden aynı şeyi kabul etmişlerdi.
İkisi de kazanmak isteyen insanlardı.
Toplantı sona erdiğinde herkes yavaş yavaş salondan çıkmaya başladı.
Sonuç açıklanmamıştı.
Ama artık iki taraf da diğerinin kolay rakip olmadığını biliyordu.
Duru koridorda yürürken Kerem'in sesi arkasından geldi.
"Sancaktar."
Duru dönmedi.
"Söyle."
Kerem birkaç adım yaklaştı.
"Bu savaş sadece şirketler arasında kalmayacak."
Duru yavaşça ona döndü.
"Bunu tehdit olarak mı algılamalıyım?"
Kerem'in yüzünde soğuk bir ifade vardı.
"Hayır."
Bir an durdu.
"Uyarı olarak."
Duru birkaç saniye onu izledi.
Sonra sakin bir şekilde cevap verdi.
"Ben de size bir uyarı vereyim, Altunay."
Kerem bekledi.
"Beni hafife almayın."
Duru arkasını döndü ve yürümeye başladı.
Kerem onun arkasından baktı.
İlk kez biri ona karşı bu kadar rahat durmuştu.
İlk kez biri onun sakinliğini bozmuştu.
Ama bunu kendine bile itiraf etmek istemiyordu.
Çünkü onun için Duru Sancaktar hâlâ düşmandı.
Ve düşmana duyulan hiçbir merak...
Asla başka bir anlama gelemezdi.
Henüz.
1. Bölüm Sonu