🎶 Eskitilmiş Yaz - Uyursam Geçer Mi?
Başlangıç tarihinizi buraya yazın lütfen.
Umutları kırılmış olmasına rağmen savaşmaya
devam eden herkese...
Keyifli okumalar >
🌑🌑
Bir insanın hayâllerini, umutlarını yıkmak ne kadar da kolay öyle değil mi?
Bizim heyecanla hayâl ettiğimiz her şeyi yok ederler. Geriye tek birşey kalır; Kalp, kırık bir kalp. En kolay parçalanabilen şey de kalptir, bir cümle bazen de bir insan çok kolay yapabilir bunu.
Umutlarımız kırılınca geriye bir şey kalmaz. İnsanı yaşatan, ayakta tutan şey umutlardır. Umutlarımız aynı zamanda hayâllerimizdir. Onlar için savaşırız, olsun diye çabalarız. Olmadığı zamanda kırık umutlar olur, elimizde olan tek şey kırık umutlar. Bu esnada ise her şey bitmiş, sonuna gelmiş gibi hissederiz.
Hayatım böyle geçmişti, her şeyin sonuna gelmiş gibi.
Yaşamak benim için bir zorunluktu, canımı acıtan bir zorunluk.
Her zaman içe dönük birisi olmuştum. Fikirlerimin çok da bir önemi yoktu, kimse bana fikirlerimi sormamışdı. Onlar isterdi bende herhangi bir itiraz etmeden kabul ederdim, başka bir seçeneğim yoktu.
O herkesin yaşamayı çok istediği mutlu aile tablosu benim için hep hayâl olarak kalmıştı. Aile kavramı ve aileye dair olan şeyler bana uzaktı. Her şey sahtelikden ibaretti; ailem, benliğim, hissettiğim duygulara kadar olan her şey sahtelik barındırıyordu.
Yaşamak neden bu kadar acıtıyordu? Beni mutlu etmesi gerekmez miydi?Neden hep üzüyordu? Neden canı yanan kişi hep ben oluyordum?
Gerçek benliğimin nasıl olduğunu bile bilmiyordum, çünkü sahteydi. İnsanları inandırmak için yüzüme takdığım maske gerçek benliğimi yok etmişti. Kulağa çok garip geliyor öyle değil mi? Bir insanın kendi benliğinin olmaması. Benliğimiz sevdiğimiz şeyler sayesinde ortaya çıkabilen bir şeydir. Sahi sevdiğim şeyler, ne severdim ki ben?
Müzik; ruhumu dinlendiren, kafamdaki seslerin biraz da olsa susmasını yardımcı olan şey. Müziğin sesini ne kadar yükseltirsem düşüncelerimden o kadar uzaklaşırım gibi geliyordu.
İnsanların büyük bir kısmı inanmak istedikleri şeylere inanırdı. Gerçekler her zaman ikinci planda kalırdı, insalar gerçeklerden kaçıp uzaklaşmak için her şeyi yapardı.
Kitaplar. Kitaplar benim için en güzel kaçış yoluydu. Arkamda bırakmak istediğim sıkıcı ve kötü hayatımdan kaçıp var olmak istediğim o dünyanın içine giriyordum. Acılarımıza benzer bulduğumuz hikâyeler, bizden bir parça gördüğümüz karakterler vardı. Yaşamın acısından kaçıp hayâllerin içindeki huzura sığınıyorduk.
Sonbahar ayında olduğumuzu belli eden sağanak yağışlar sürekli olarak vardı, buna ek olarak yol kenarlarında kurumuş, rengini kaybetmiş yapraklar. Yaprakları her zaman severdim, her mevsime göre farklı bir şekle bürünüyordu, uyum sağlamak zorunda kalıyordu.
Yolun üzerindeki çukurda bulunan yağmur birikintisi dikkatimi çekti. Küçükken yağmur birikintisinin üzerine zıplamak isterdim, gördüğüm küçük çocukların hepsi bunu yapıyordu, benim dışımda. Annem üzerimi kirleteceğim için buna izin vermezdi, kolumdan çekip "Buraya gel Deniz!" derdi.
Adım Deniz, anlamı çukurdaki su birikintisi demek. Adım anlamı gibi beni çukura çekmişti, o çukurdaki birikintide boğuluyordum.
Yağmur birikintisinin yanından geçip ilerlemeye devam ettim, artık herhangi bir anlamı yoktu. O küçük Deniz'in yapmak isteyeceği bir şeydi, küçük Deniz'in yapmak isteyeceği ama asla yapamadığı onca şeyden sadece biri.
Hayat, çok fazla yapmak istediğimiz şeylerin olmasına asla izin vermezdi, bu da hayatın acı gerçeklerinden sadece biriydi.
Kahverengi, uzun saçlarım rüzgarın etkisi ile gözümün önüne geldi, saç tutamı kulağımın arkasına sıkıştırdıkdan sonra ilerlemeye devam ettim.
🌑🌑
Önümde duran test kitabına soluk bir çiçek çizmişdim. Çiçekleri severdim ama solmuş olanları. Soluk çiçekler bana kendimi hatırlatıyordu: tam anlamı ile ölmüyordu ama yaşıyor da sayılmazdı.
Çizim yapmayı erteleyip önümdeki sorulara odaklandım. Seneye sınav senemdi, yanlarından gidebilmem için iyi bir üniversite kazanmam gerekliydi.
Nerede ya da hangi üniversitede okuyacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu, sadece ailemden olabildiğince en uzak yere gitmek istiyordum. Onlar bensiz yapabilirdi, bunca yıl beni yok sayma konusunda oldukça başarılıydılar.
Gelecek için tek bildiğim yapmak istediğim meslekti. Psikolog olmak istiyordum. Benim gibi sorunları olan insanları dinleyip onların acısını dindirmek istiyordum.
Sonunda ders zili çalmıştı, ders boş olduğu için kütüphaneye gidecektim. Kütüphane çok kalabalık olmasada belirli bir kalabalık vardı.
Masalardan birine geçip yanında getirdiğim testi açtım ve çözmeye başladım. Yazılan paragrafta aşkın kişilere göre tanımı yazıyordu. İlk paragrafta yazan yazıyı okumaya başladım.
Aşk... Güzel bir koku gibi. İlk duyumsadığın an sarhoş oluyorsun ama zamanla alışıyorsun, sarhoşluğun azalıyor. Sonra da kokusu yok oluyor. Unutuyorsun. Eğer bir yerde aynı kokuyu alırsan aklına kısa bir an geliyor ama tekrar gidiyor.
Güzel ve anlamlı bir paragrafdı. Sarhoşluk gelip geçici olan bir şey olduğu için aşk ile benzetmek mantıklı bir seçim olmuştu.
Aşk, günün erken saatlerinde ortaya çıkıp ilerleyen saatlerinde yok olan bir sis bulutudur, hayatın tamamı gibi.
Bu paragrafı yazan kişi aşka inanmıyor gibiydi. Ben gibi.
Aşk; başlarda hissetmesi tatlı olan duygulara gafil avlanarak düştüğün derin bir çukurdan ibarettir.
Bence aşk bunlardan hiçbiri değildi, güven demekti. Belki basit gelebilir ama güven her şeydir. Bir insana güveniyorsanız o insana karşı her türlü duyguyu da hissedersiniz.
Zor olsada güzel bir duyguydu. Okuduğum ve izlediğim filmlerden yaptığım bir çıkarımdı bu. Daha önce bir ilişkisi yaşamıştım ama o aşk değildi, bir kâğıt gibi kullanıp atılmıştım.
Adı Miraç. Okulun göz bebeğiydi.
Popülerlik seviyesi ne kadar yüksek ise ders başarısı o kadar düşüktü. Bana yaklaştığı ilk başlarda beni gerçekten sevdiğini zannetmiştim ama büyük bir yanılgıya uğramıştım.
Okulun ilk zamanları daha sessiz ve içine kapanık biriydim, beni sevmez diye düşünmüştüm ama o çok iyi bir oyuncuydu. Bütün yıl boyunca benden ders notları konusunda yardım istiyordu, hiç itiraz etmeden kabul ederdim. Olayların iç yüzünü anladıktan sonra ondan ayrıldım ama bu beni kullandığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Zilin çalması ile son ders de bitmişti. Eve gitmek istemiyordum. İnsanın en huzur bulduğu, kendini güvende hissettiği, sevgiyi hissettiği ve birçok şeyi öğrendiği yerdi ev. Benim evim bana acıyı, sevgisizliği, canımızın ne kadar çok yanabileceğini öğretmişti. Evim canımı yakıyordu.
Aldığım çantam ile Kütüphane'nin kapısına ilerledim, benim dışımda sadece bir kişi kalmıştı. O da test kitabını çantasına koyup kapıya ilerledi, şimdi ise kapının önünde ikimiz vardık.
Elini öne uzatıp "Geç lütfen," dedi. Benden 15-20 cm civarı uzundu. Gözündeki siyah çerçeveli, yuvarlak gözlükleri benim ders çalışırken taktıklarım ile neredeyse bire birdi. Dağılmış siyah saçları, Deniz misali mavi gözleri, biçimli burnu, yanağındaki gamzesi, orantılı alt ve üst dudağı ile yakışlıklı bir suratı vardı.
Daha fazla ona bakarsam yanlış anlayacağını düşündüğümde bakışlarımı ondan çektim. Kendimi açıklama konusunda pek yetenekli sayılmazdım o yüzden cevap vermek iyi olacaktı.
"Teşekkür ederim," dedim zar zor çıkan sesim ile.
Merdivenlerden birlikte iniyorduk. "Son sınıf değilsin, öyle olsaydın bilirdim," dedi. Sohbet uzamaya devam ediyordu ve benim isteyeceğim en son şey buydu. Sohbet etme konusunda, özellikle de ikili ilişkilerde çok yetenekli değildim.
"Hayır, değilim," dedim. Umarım bu cevap onun için yeterli olurdu ve daha fazla soru sormazdı. Soru sorarsa nasıl cevap vereceğime dair bir fikrim yoktu.
"Anladım. Seni kütüphanede sürekli olarak görüyorum sıkı çalışıyorsun. Bu arada adın neydi?" dedi. Bu çocuk sürekli olarak soru soruyordu.
"Evet öyle, adım Deniz," dedim.
"Memnun oldum Deniz, Ulaş bende," dedi. Demek adı Ulaş'tı.
Cevap verdikten sonra o soru sormadı, bende bir şey demedim. Okuldan çıktıktan sonra yanımdan nihayet ayrılmıştı.
🌑🌑
Duvarlar üzerime geliyormuş gibi hissediyordum. Birisi boğazımı sıkıyor ve benim nefes almamı engelliyor gibiydi. Ayağıya kalkıp camı açtım. İçeriye dolan petrikor kokusu biraz daha iyi hissettirmişdi.
İçimde geçmeyen, canımı acıtan bir sıkıntı vardı, neden olduğunu bilmediğim garip bir şekilde. Emin olduğum tek bir şey vardı, kesinlikle iyi hissetmiyordum. Bunun belirtisi titreyen ellerimdi. Ellerim hep titrerdi: korkunca, üzülünce, huzursuz olunca, kısacası her an.
Derin derin nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım bir süre. Kulaklıklarımı takıp dizlerimi kendime çekip öyle kaldım. Elime aldığım kitabı okumaya devam ederken kapı açıldı.
"Baban geldi, yemek yiyeceğiz."
Annemle olan klâsik ve kısa olan diyolaglarımız. Beni sevmemesine de yüzüme bakmamasına alışmıştım.
Bir şey demeden kitabımı kenara bırakıp odamdan çıktım.
Zorla da olsa yediğim bir yemek sonucunda odama geri döndüm.
Yorucu bir gündü. Uyusam geçerdi, geçerdi değil mi?
🌑🌑
Elektrik kesintisinden dolayı bölümümüz geç geldi o yüzden hepinizden özür diliyorum.
Kırık Umutlar uzun zamandır heyecanla beklediğim ve benim ilk kurgum.
İlk bölümde Deniz'in hayatından bir parça okuyalım istedim. Deniz'i sevdiniz mi?
Bugün 12 Şubat yani benim mavişimin doğum günü. İyi ki doğdun Ulaş Akçatepe.
Herhangi bir sorun olmazsa bölümleri her Pazartesi saat 20.00 da yayınlayacağım.
Bölümü nasıl buldunuz?
Twitter solukcicekk
Instagram solukcicekkk
Tiktok solukcicek
Yayın tarihi: 12.02.2024
Oy verip yorum yapmayı unutmayın, sizi seviyorum.