"Açılın millet, prenses Alice geldi!"
Uzun boylu ve yakışıklı bir adam barın dış kapısını açarken bu cümleyi kurmuştu, bara girerken hemen arkasından ondan daha uzun iri yarı bir adam kucağında baygın haldeki prenses ile sessizce içeri girmişti. İçlerinden bir kadın prensesin gelmesini dört gözle bekliyor olmalı ki hemen prensesi görmeye gitti.
Kadın heyecanla koşarken : "Demek prensesi sonunda getirdiniz!" dedi.
Prensesin baygın olduğunu görmek kadının pek hoşuna gitmemiş olsa gerek ki yüzündeki heyecanı hayal kırıklığına bıraktı. İri yarı olan adam prensesi dikkatle taşıyarak az önce kendisiyle beraber içeri giren adamın yönlendirmelerini dinleyip temiz bir kenara prensesi oturur halde bıraktı. Prensesin geldiğine heyecanlanan kadın bir süre uyanması için prensesin başında beklemeye ve onu izlemeye karar vermişti. Prensesi daha önce çok görmüştü ama hep yakından görmeyi istemişti. Narin beyaz tenli bir beden, zarif eller ve ortalama bir boyla prenses oldukça şirin görünmüştü bu kadına. Prensesin omuzlarına uzanan sarı saçları vardı. Küçük burnu yüzüne güzellik katıyordu. Prenses ayrıca yeşil-mavi arası gözlere sahipti ama baygın olduğu için şuan görmek mümkün değildi.
Kadın prensesi incelemeye devam ederken az önce ilk içeri giren adam alaycı şekilde söze girdi : "Lilith sen prensese mi bakıyorsun? Prenses de çok çekici kadın ama değil mi! Kıskandın falan mı yoksa?"
Lilith buna karşın hemen çömeldiği yerden kalkıp kaşlarını çattı, boyu bu adamın omuzlarını biraz geçiyordu : "Ben... prensesin üstünü arıyordum! Evet, sen kesin unutmuşsundur haksız mıyım Eliot?"
Eliot sorumsuzluğunu kabul etmeyi sevmezdi. Lilith'i inandıramayacağını bilse de bozuntuya vermemek için yalan söyledi : "Ben aramıştım ama olur sen de bir bak istersen, ben gideyim de biraz dinleneyim. Bilirsin prenses kaçırmak yorucu bir iş."
Eliot tüyerken Lilith'in yargılayıcı bakışlarından kaçamamıştı. Öte yandan Lilith Eliot'u hemen unutmuş tekrar prensese dönmüştü. Prensesin üstündeki elbise herhangi bir şey taşımaya pek uygun olmadığından üzerini aramak yalnızca saniyeler sürmüştü. Biraz sonra Lilith de prensesi o köşede bırakmış bardaki işlerine dönmüştü.
Prenses köşede bekliyor bardakiler arada sırada onu kontrol ediyorken herkesin kendi işinin başında olduğu bir an Prenses Alice gözlerini açmıştı. Bu bar benzeri yer Alice'e hiç tanıdık gelmiyordu ve kaçırıldığını biraz biraz anlamıştı. En son hobi bahçesinde kokladığı çiçeklerin kokusundan eser yoktu, burası daha çok şarap kokuyordu. Tavandaki bir aralıktan tam da yüzüne ışık düşmüş sanki kendisini işaret ediyordu, şaşkınca etrafına bakınıp olanları kavramaya başlarken bardakilerden birinin konuşması duyuldu :
-"Hey millet, prenses ayılmış!"
Prenses ayılınca herkes başına toplanmaya başladı, etraftakilerin görünüşleri pek hayra alamet değildi ve bu Alice'i korkutuyordu fakat içlerinden bir kadın bariz şekilde Alice'i gördüğüne mutluydu. Bu kadın Lilith'ten başkası değildi. Alice bir an Lilith'i tanıyacak gibi olup onu incelemeye başladı. Lilith ortalama boydaydı, Alice'den biraz uzundu. Atletik bir vücuda ve kısa siyah saçlara sahipti. Kendisi de beyaz tenliydi, gözleri siyah-kahverengi arası bir renkteydi. Lilith şefkatle bakarken hafif dolgun kırmızıya yakın dudakları dikkat çekiyordu.
Alice nefesini biraz kontrol edebilmeye başlayınca korkarak sordu : "Nerdeyim ben, burası da neresi? Siz de kimsiniz?"
Prenses Alice kaçırıldığını anlamıştı fakat buna inanamıyordu, etrafında bir grup başında idam cezası olan kraliyet düşmanları olduğunu bilse daha da korkacağı kesindi. Olanlar hakkında konuşmalar dönerken içlerinden biri söze girdi :
"SÜRPRİZZZZ! Seni kaçırdık prenses! Beğendin mi? Eminim etrafında çiçekler ve kelebekler olmayınca korkmuşsundur sen!"
Bunları söyleyen ortalama boylu şaklaban kılıklı renkli giyinip soytarı şapkası takmış adam kahkaha atarken ve diğer direnişçiler alay edip fısıldaşırken Lilith kaşlarını çatarak onu tersledi :
"Kes sesini Snecko!"
Bunun karşısında Snecko yüzünü asıp dil çıkarmakla yetindi, kadın yüzünü yumuşatarak prensese döndü ve tekrar konuşmaya başladı:
"Lütfen korkma Alice, seninle konuşmak istedik. Baban bizi sevmiyor biliyorsun, seninle konuşmak için tek yolumuz seni buraya getirmekti, kale içinde olanlardan bahsetmek istiyoruz, bizi dinlemeni istiyoruz..."
Alice'in tuhaf bakışları arasında Lilith şaşırdı, Alice onu tanımaya çalışıyormuş gibiydi, Alice'in daha az korkak görünmesi Lilith'i sevindirmeye yetmişti, Lilith güler yüzle söze girdi :
"Şey, neden bana öyle bakıyorsun?"
Alice : "Sen... Seni tanıyor olmalıyım... Kimsin sen?"
Kadın tanındığına heyecanlanmıştı fakat yüz ifadesini hiç değiştirmeden hemen cevap verdi :
Lilith : "Ben Lilith, bilirsin, suikastçı Lilith derler."
Alice hayrete düşmüş gibi bir tepki verdi. 'Demek durum sandığımdan da kötü' diye düşündü. Lilith hakkında duydukları korkunç şeylerdi. Cesaretini toplayarak haykırdı:
"Seni onursuz! Kendi ülkenin kralına suikast düzenlemiş birini dinleyeceğimi mi sanıyorsun? Yaptıklarınızdan sonra benimle konuşmak istediniz ha?"
Etraftakiler tatmin olmamış gibi bakıyordu, siyah giyinmiş siyah kıvırcık saçlı bir kadın belindeki bıçağını kınından çıkarmıştı ve bu Alice'i çok korkutmuştu ama kadın henüz bir şey yapacak gibi görünmüyordu. Kimsenin bir şey diyeceği yok gibiydi, belli ki prensesi en çok önemseyen Lilith'ti. Biraz sonra saygı duyulan kel bir adam çıkageldi, etraftaki çoğu kişi oldukça genç dursa da bu adamın oldukça yetişkin olduğu kesindi. Boyu epey kısaydı ve teni oldukça kapalıydı ayrıca diğerlerine göre bilgili ve olgun olduğu açıktı. Ciddi bir bakışla prensesi süzdü :
"Hoşgeldin Prenses Alice, seni buraya halkın durumu ve kralın eziyeti hakkında bilgilendirmek için getirdik. Ben Bo, burada bana daha çok lider derler, bizden pek haz etmezsin biliyoruz ama karşı karşıya kaldığımız bir problemde halkın son umudu sensin. Ülkenin başında bu kralın olması kimseyi iyi etkilemiy-"
"Bunu bana bir avuç hain mi söylüyor?"
Diye Bo'nun sözünü kesti Alice, direnişçiler etrafında dizilmiş, krala karşı son şansları olan prenses Alice'e bakıyorlardı. Eliot kaşlarını çatarak söze girdi :
"Belki de prensesi kaçırmak iyi fikir değildi ha? Kaleyi ateşe vermek varken kraliyet ailesinden birini yanımıza çekmek kimin fikriydi ki zaten?"
Lilith planı çoktan suya düştüğü için üzülmüştü. Prensesin tepkileri beklediği gibiydi ama daha sakin davranmasını ve kendisini dinlemesini ummuştu. Prenses ise güçlü ve öfkeli görünmeye çalışsa da aynı zamanda 'ya bana zarar verirseler' diye düşünüp korkuyordu.
Lilith araya girdi, kendinden emin yüz ifadesini kaybetmiş şekilde adeta yalvararak : "Bizi anlayacaksın Alice biz sana inanıyoruz, yalnızca halkınla beraber ol ve sadece... Elini vicdanına koy olur mu? Geç de olsa o adamı tanıyacaksın" dedi.
Kalanlar umudunu kaybetmiş gibi olsa da Lilith ikna etmek için elinden geleni yapıyordu ama Alice hiç samimiyet beslemiyordu, ona göre karşısındakiler görüp görmüş olabileceği en kötü insanlardı. Bunu aklından çıkarmadan söze girdi :
"Babamı öldürmeye kalkışan kadına halkım mı diyeceğim yani? Ben babamı gayet iyi tanıyorum ve sizin gibi hainlere cevabını vermesi halkını ne kadar önemsediğini gösteriyor!"
Fısıldaşmalar hariç sessizlik oluştu, gelirken prensesi taşıyan adam duygusuz bir yüz ifadesiyle dışarı çıkmıştı. Prensesin anlamakta en çok güçlük çektiği şey Lilith'in bakışlarıydı. Sanki ondan bir şey bekliyor gibiydi, ama babasını öldürmeye çalışan biri nasıl duygulara sahip olabilirdi ki? Bu etrafındaki 8-9 civarı suçlu arasında Lilith ona acıyarak bakan tek kişiydi. Herkes prensesin etrafında toplanmış olduğu için gölgeler prensesin üstüne düşüyordu. Tüm bu fısıldaşmalar yüzünden prenses bir şey duyamıyor, yaşayacağı son anlar olma ihtimalini düşünerek içinden ailesinden kendisi dışında son kalan kişi olan babasını, krallığını ve halkını anıyordu.
Öte yandan Lilith Alice'i izlemeye dalmıştı. Lilith prensesin güzelliğini incelemekten kendini alıkoyamıuord. Boyları neredeyse aynıydı ama prensesin Lilith'e göre daha zayıf, cılız ve kısa bir vücudu vardı, ayrıca teni daha beyazdı. Bu özellikleriyle oldukça çekici bir kadın olduğu aşikardı.
Biraz önce çıkan iri yarı adam tekrar içeri girdi : "Atlar hazır Eliot, prensesi bırakıp dönelim hadi, nasıl olsa bizi dinlemiyor."
Belli ki Alice'in duymakta zorlandığı fısıldaşmalar arasında bir karar alınmıştı, Alice kaleye geri bırakılacağı için sevinmişti. Şantaj aracı olarak kullanılacağını ve buradaki insanların ona zarar vereceğini düşünmüştü ama kaleye bırakılacağını düşününce biraz rahatladı.
Eliot kendinden emin bir tavırla Fran'i cevapladı : "Anlaşıldı Fran! Hadi şu lanet prensesi o lanet kaleye geri götürelim de çiçeklerini sulamaya devam etsin!"
Bu gerginlikten kimsenin hoşlanmadığı açıktı ve çoğu zaten planın boşa çıktığını pek umursamamıştı. Öte yandan fikrin sahibi ve başarılı olacağına inanan kişi Lilith oldukça üzgün görünmeye başlamıştı.
"Ah hiç gerek yok, babam beni bula-"
Bunlar Fran'den kafasına darbe alıp bayılmadan önce Alice'in son söyledikleriydi, Fran ve Eliot ona zarar vermeden kaleye geri bırakacakladı. Prensese bakan onca nefret dolu gözün arasında bir çift göz ona minnet ve acıma ile bakıyordu, Lilith'in gözleri. Biraz sonra iki atlı gizlice prensesi bırakmak için yola çıktılar. Akşam vakti gelmişti. Herkes her zamanki gibi barın ortasında akşam yemeği için toplanıyordu ki Fran ve Eliot'u beklediklerinden bu akşamın yemeği gecikti. Lilith ise odasında yalnız başına bekleme kararı almıştı. Hâlâ kafası çok karışıktı. 'Prensese güvenerek hata mı ediyordum? Kraliyet ailesinden birini nasıl tanıyabilirim ki' diye düşünüp duruyordu. Lilith prensesi düşünüp duruyordu, suikast planları dolu zihni biraz daha prensese odaklanmaya başlamıştı. Kafasında başta sadece halkı yönetebilecek birini kendi yanlarına çekme fikri olsa da zamanla Alice'e acımaya başlamıştı, Alice prenses olmayı hak ediyor ama böyle zalim bir baba hak etmiyordu.
Lilith o akşam Fran ve Eliot beklenirken odasında hiçbir şey yapmadan beklemeye katlanamadı ve aklına gelen bir fikir ile lambasını yakıp masasının başına geçti. Önüne kocaman bir parça kağıt aldı, gerekli eşyalarını masasında topladı. Bu kez devrim planı yerine resim yapacaktı ve kimi çizeceğini iyi biliyordu.









