Çantamı iki omzuma takıp okul kapısından çıktığımda, gün boyu içimde biriken yorgunluk omuzlarıma çöktü. Hava ne çok soğuktu ne de bunaltıcıydı ama yine de üzerimde garip bir ağırlık vardı. Yanımda, her zamanki gibi, en yakın arkadaşım Sude yürüyordu. Adımlarımız neredeyse aynı ritimdeydi; yıllardır yan yana yürümeye alışmış iki insan gibi.
"İki hafta sonra sınıf balosu var"dedi Sude aniden, dudaklarını bükerek. “Ve ben hâlâ ne giyeceğimi bilmiyorum.”
Gülümsedim. Sude, hayatımda tanıdığım en süslü insan olabilirdi. Herkesin eşofmanla gittiği bir yere o etekle gider, saçını bile günün konseptine göre yapardı. Görünüş onun için basit bir detay değil, başlı başına bir olaydı.
“Daha iki hafta var,” dedim omuz silkerek. “Ben de bulamadım. Bir şey olmaz, hallederiz.”
Sude durup bana döndü, gözlerini kısmıştı. “Senin umurunda mı balo?” dedi şüpheli bir ifadeyle.
“Pek değil,” dedim dürüstçe.
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz, Sude eliyle kafama hafifçe vurdu.“Sus. Umurunda olacak,” dedi kararlı bir ses tonuyla. “Bak, Deniz seni dansa kaldıracakmış. Ceylin öyle dedi.”
Beni her zaman biriyle eşleştirdiğinde kullandığı o ses tonunu kullanmıştı. Sanki ortada kaçırılmaması gereken büyük bir fırsat varmış gibi.
Evet, duymuştum. Deniz’in beni dansa kaldıracağı konuşuluyordu. Ama içimde buna dair en ufak bir heyecan yoktu. Eğer Deniz’e “evet” dersem, benden yana bir umut olduğunu düşünecekti. Ve ben kimseyi, özellikle de istemediğim bir şey için, boşuna umutlandırmak istemezdim.
Tam Sudeye cevap verecekken, arkamdan bir ses geldi. “Ahu.” Adımın o kadar net ve sakin söylenişiyle irkildim. Arkamı döndüğümde Selim’i gördüm. Elinde benim tokam vardı. “Efendim?” dedim. “Tokanı kütüphanede düşürmüşsün,” dedi, elini uzatarak. “Muhtemelen nöbet sırasında.” Bugün Selim’le nöbetçiydik. Kitaplığı düzenlemiş, rafları silmiş, gereksiz yere dağıtılmış kitapları toplamıştık. Büyük ihtimalle o sırada düşürmüştüm. “Teşekkür ederim,” dedim, tokayı alırken gülümsedim. “Yarın görüşürüz,” dedi. “Görüşürüz.”
Sudeyle okuldan çıktığımızda, karşımızda Sude’nin babasını gördük. Arabasının camını indirmiş, bize doğru gülümsüyordu. “Kızlar, bugün sizi ben bırakıyorum,” dedi neşeyle. Bir an tereddüt ettim. Onlarla gitmek isterdim ama aklım başka bir yerdeydi. “Ben gelemeyeceğim,” dedim. “Neden?” diye sordu Sude hemen. “Beslemem gereken bir kedi var,” dedim. İkisi de hayvanlara olan düşkünlüğümü bildiği için fazla üstelemediler. Sude arabaya binerken camdan bana döndü. “Yarın elbise almaya gidiyoruz,” dedi. “Söz mü?” “Söz,” dedim. Araba uzaklaşırken yoluma devam ettim.
Cebimdeki telefonun ağırlığını daha fazla hissettim. Ekran karanlıktı ama varlığı bile yetiyordu. Annemden ya da babamdan gelmiş bir mesaj olmadığını biliyordum. Zaten çoğu zaman gelmezdi. Bizim evde kimse kimseye “Günün nasıldı?” diye sormazdı. Aynı evin içinde yaşar, aynı masaya otururduk ama sanki herkes kendi dünyasında sessizce var olmaya çalışırdı. Tartışmalarımız yüksek sesli olmazdı; daha çok susarak olurdu. Konuşulmayan şeyler, söylenmeyen cümleler birikir, aramıza görünmez duvarlar örerdi. Bazen eve geç gittiğimde kimse merak etmezdi. Bazen erken döndüğümde de fark edilmezdim. Bu durum beni üzmekten çok yormuştu artık. Alışmıştım. İnsan her şeye alışabiliyormuş, bunu anladım. Anahtarımı çantamda yokladım. Henüz eve varmamıştım ama içimde istemsiz bir sıkıntı vardı. Eve gitmek, çoğu zaman dinlenmek anlamına gelmezdi benim için. Sadece başka bir sessizliğe girmekti. Kendi kendime, çok alçak bir sesle, “Bir an önce gidip odama kapanacağım,” dedim. Odam… Kapısını kapattığımda dünyanın biraz olsun sustuğu tek yer. Yaklaşık yedi-sekiz dakika yürüdükten sonra her gün beslediğim sokak kedisini gördüm. Simsiyah tüyleri vardı; öyle parlak ve yumuşak görünüyordu ki insanın dokunası gelirdi. Gözleri yeşildi. Derin ve dikkatli bakan gözler.
Mama poşetini çöpe attım, çantamı tekrar iki omzuma taktım ve yoluma devam ettim. Sokak her zamanki gibiydi aslında. Sessiz, dar ve fazla aydınlatması olmayan bir yol. Yine de adımlarımın sesi kulağıma normalden daha yüksek geliyordu. Yürürken yolun kenarında park etmiş koyu renkli bir araba dikkatimi çekti. Motoru çalışıyordu ama hareket etmiyordu. Camları kapalıydı. İçerisi tam seçilmiyordu ama arabanın içinde birden fazla siluet olduğunu fark ettim. Dört kişi… ya da bana öyle gelmişti. Yoluma devam ettim ama istemsizce omuzlarım gerildi. Adımlarımı hızlandırmadım, belli etmemeye çalıştım. Arkamdan bakılıyormuş hissiyle yürümekten hep nefret etmişimdir. Ama dönüp bakmadım. Sanki bakarsam gerçekten bir şey görecekmişim gibi. Eve yaklaştığım sırada, sağ taraftan bir ses duydum. “Bırak!” Ses bir çığlık gibiydi. Ve… Selim’e aitti. Kalbim hızlandı.
Bir an durdum. Gitmeli miydim, gitmemeli miydim? Sokak tenhaydı. Mantığım geri dönmem gerektiğini söylüyordu ama ayaklarım beni ileri doğru çekti. “Lütfen…” Bu ses de onundu. Daha yakındı. Daha çaresizdi. Adımlarımı hızlandırdım. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Sesin geldiği köşeyi döndüğümde… Gördüklerim karşısında nefesim kesildi. Kalbim bir anlığına durdu. Ve bunun sadece kötü bir rüya olmasını diledim.



