Kapı açıldı.
Aras beni kendine doğru çekti.
İkimiz de rafların arkasına saklandık.
İçeri giren kişinin ayak seslerini duyabiliyordum.
Yavaş.
Sakin.
Sanki bizi bulacağından emindi.
Nefesimi tuttum.
Aras'ın eli hâlâ bileğimdeydi.
Bir süre sonra ayak sesleri durdu.
“Çıkabilirsiniz.”
Ses tanıdıktı.
Ama nereden tanıdığımı çıkaramıyordum.
Aras da aynı şeyi anlamış olacak ki bana baktı.
Sonra rafların arasından çıktı.
Ben de arkasından çıktım.
Arşivin ortasında okul müdürü duruyordu.
Elinde bizim bulduğumuz dosyanın aynısı vardı.
“Bizi mi takip ediyordunuz?” diye sordum.
Müdür cevap vermedi.
“Dosyayı ver.”
Aras'ın sesi sertti.
Müdür ona baktı.
“Baban sana hiçbir şey anlatmadı mı?”
Aras'ın yüzü gerildi.
“Babam hakkında konuşma.”
“Konuşmak zorundayım.”
Müdür dosyayı masanın üzerine bıraktı.
“Çünkü yıllardır saklanan şey artık saklanamayacak kadar büyüdü.”
Yanına gittim.
“Babam nerede?”
Müdür gözlerini bana çevirdi.
O an yüzündeki ifadeyi gördüm.
Acıma.
Bir insanın yüzünde acıma görmekten daha kötü çok az şey vardı.
“Babanın öldüğünü sana kim söyledi?”
“Annem.”
“Peki cesedini gördün mü?”
Cevap veremedim.
“Hayır.”
“Ölüm raporunu gördün mü?”
“Hayır.”
“Peki neden öldüğüne inandın?”
Çünkü başka ihtimal düşünmemiştim.
On iki yıldır babamın öldüğüne inanmıştım.
Belki de ilk kez o anda bunun sadece bir inanç olduğunu fark ettim.
Aras müdüre yaklaştı.
“Annem?”
Müdür başını eğdi.
“Onun için de aynı şeyi söyleyebilirim.”
Aras'ın yüzündeki öfke bir anda kayboldu.
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Babanızın kaybolduğu gece ikisi de aynı yerdeydi.”
“Bunu zaten biliyoruz.”
“Hayır.”
Müdür başını kaldırdı.
“Bildiğinizi sandığınız şey bu değil.”
Arşivdeki hava ağırlaştı.
“Onlar o gece birlikte kaçmadılar.”
“Öyleyse ne oldu?”
Müdür cevap vermeden önce kapıya baktı.
“Bunu burada konuşamayız.”
Aras sinirlendi.
“Yıllardır herkes aynı şeyi söylüyor. ‘Burada konuşamayız.’ ‘Zamanı değil.’ ‘Hazır değilsiniz.’”
Sesini yükseltti.
“Ne zaman hazır olacağız?”
Müdür sessiz kaldı.
Sonra bana baktı.
“Sen on altı yaşındasın.”
“Evet.”
“Aras on yedi.”
“Evet.”
“İkiniz de artık yeterince büyüdünüz.”
Masadaki dosyayı açtı.
“Gerçeği öğrenmeye hakkınız var.”
Müdür bizi okulun bodrum katına götürdü.
Daha önce oraya hiç inmemiştim.
Merdivenlerin sonunda eski bir demir kapı vardı.
Müdür cebinden bir anahtar çıkardı.
Kapıyı açtı.
İçeride küçük bir oda vardı.
Duvarlarda eski fotoğraflar asılıydı.
Ve fotoğrafların çoğunda...
Babam vardı.
Aras'ın annesi vardı.
Bir de müdür.
Üçü birlikte.
Bir fotoğrafta saat kulesinin önünde duruyorlardı.
Başka bir fotoğrafta okulun bahçesindeydiler.
Bir diğerinde ise...
Ben ve Aras vardık.
Ama bu fotoğraf diğerlerinden farklıydı.
İkimiz de küçüktük.
Yan yana oturuyorduk.
Aras'ın elinde oyuncak bir araba vardı.
Ben gülümsüyordum.
Fotoğrafın arkasında tarih vardı:
12 Ağustos 2010.
Başımı kaldırdım.
“Ben bu günü hatırlamıyorum.”
Müdür sessizce cevap verdi.
“Hatırlamaman gerekiyordu.”
Aras fotoğrafı elimden aldı.
“Bizi daha önce tanıyor muydunuz?”
“Evet.”
“Ne zamandır?”
Müdür gözlerini kapattı.
“Doğmadan önce.”
İçimde bir şey koptu.
“Ne?”
“Anne ve babalarınız birbirlerini yıllardır tanıyordu.”
“Bunu biliyoruz.”
“Hayır. Birbirlerinden nefret etmiyorlardı.”
Aras ona baktı.
“Ne?”
Müdür devam etti.
“Tam tersine, çok yakın arkadaşlardı.”
Bir an ikimiz de konuşamadık.
Benim bütün çocukluğumda babamın Aras'ın ailesinden nefret ettiğini sanmıştım.
Aras'ın da aynı şeyi düşündüğünü şimdi anlayabiliyordum.
Müdür masadan eski bir kaset çıkardı.
“Bunu dinlemeniz gerekiyor.”
Kaseti eski bir teybe yerleştirdi.
Cızırtı duyuldu.
Sonra bir kadın sesi.
Aras'ın annesi.
“Eğer bunu dinliyorsanız, plan başarısız olmuş demektir.”
Aras'ın yüzü değişti.
Kadının sesi devam etti.
“Çocuklarımız birbirlerinden nefret edecek şekilde büyütülecek. Bunun tek nedeni onları korumak.”
Nefesim kesildi.
“Onları birbirlerinden uzak tutmak zorundayız.”
Aras başını salladı.
“Hayır...”
Kasette birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Sonra babamın sesi duyuldu.
“Lara ve Aras'ın aynı gerçeğe ulaşmasını istemiyoruz.”
Müdür teybi durdurdu.
Aras ona döndü.
“Devamını aç.”
“Devamı yok.”
“Yalan.”
“Aras—”
“Devamını aç!”
Müdür sessizce başka bir kaset çıkardı.
“Bu ikinci kayıt.”
Kaseti taktı.
Bu kez babam konuşuyordu.
“Eğer bir gün bu kayıt çocuklara ulaşırsa, şu cümleyi bilmeleri gerekiyor.”
Cızırtı.
“Onların birbirlerinden nefret etmesi hiçbir zaman amaç değildi.”
Kalbim hızlandı.
“Tam tersine.”
Babamın sesi titredi.
“Bir gün birbirlerine güvenmeleri gerekiyordu.”
Aras bana baktı.
Ben de ona.
Kaset devam etti.
“Çünkü bizi durdurabilecek tek şey...”
Kayıt aniden kesildi.
Oda sessizliğe gömüldü.
“Ne?” dedim.
Müdür teybin düğmesine tekrar bastı.
Hiçbir şey olmadı.
“Devamı nerede?”
Müdür cevap vermedi.
Aras masaya vurdu.
“Devamı nerede?”
Müdür gözlerini yere indirdi.
“Kaydın geri kalanını babanız aldı.”
“Ne zaman?”
“On iki yıl önce.”
“Peki şimdi nerede?”
Müdür başını kaldırdı.
“Bilmiyorum.”
Tam o anda cebimdeki telefon titredi.
Ekrana baktım.
Bilinmeyen numara.
Yeni mesaj.
Müdüre güvenmeyin.
Aras mesajı gördü.
“Kim gönderdi?”
Bilmiyordum.
İkinci mesaj geldi.
Çünkü o da o gece oradaydı.
Başımı kaldırıp müdüre baktım.
Müdür telefonuma baktı.
Yüzü bir anda bembeyaz oldu.
“Telefonu bana ver.”
“Hayır.”
“Lara, telefonu ver.”
“Niye?”
Cevap vermedi.
Sonra odanın ışıkları söndü.
Karanlıkta bir ses duyuldu.
Cam kırıldı.
Bir şey yere düştü.
Aras elimi tuttu.
“Lara, eğil!”
Bir saniye sonra ışıklar yeniden yandı.
Müdür yoktu.
Kapı açıktı.
Ve masanın üzerinde yalnızca tek bir şey kalmıştı.
Eski gümüş cep saati.
Saat çalışıyordu.
Akrep ve yelkovan 00.00'ı gösteriyordu.
Aras saati eline aldı.
Arka kapağını açtı.
İçinde daha önce görmediğimiz küçük bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafta dört kişi vardı:
Babam.
Aras'ın annesi.
Müdür.
Ve...
Dördüncü kişiyi görünce nefesim kesildi.
“Bu...”
Aras fotoğrafa daha yakından baktı.
“Kim?”
Parmağımı fotoğrafın köşesindeki kadına götürdüm.
“Annem.”
Aras bana baktı.
“Senin annen mi?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Fotoğrafın arkasında tek bir cümle yazıyordu:
“Çocuklara annelerinin gerçeğini asla anlatmayın.”
Ve ilk kez babamdan değil...
Annemden korkmaya başladım.