NEDİM’İN AĞZINDAN
Arka bahçedeki o merdivenlerin başında dururken, Nisan rüzgârı üzerimdeki ince tişörtü dalgalandırıyordu ama bedenimi donduran tek şey rüzgâr değildi.
*"Evet, senden nefret ediyorum! Senden de, senin bu takıntılı hallerinden de tiksiniyorum!"*
O cümleler kor bir demir gibi gelip tam göğsümün ortasına saplanmıştı. Hazal’ın merdivenleri koşarak çıkışını, rüzgârda savrulan siyah saçlarını ve arkasında bıraktığı o ağır, boğucu sessizliği izledim. Tek bir adım bile atamadım peşinden. Sesim boğazımda düğümlendi, elimi kaldırıp "Dur" bile diyemedim.
Aylardır içimde büyüttüğüm, sayısal sınav maratonunun, gece yarılarına kadar süren etütlerin ve gelecek kaygısının arasına ilmek ilmek işlediğim o duygu... Bir anda tek bir kelimeyle paramparça edilmişti. Takıntı demişti bana. Zengin, tasasız, sahte acıyan biri olduğumu söylemişti. Oysa ben sadece onun o kilitli, kırgın gözlerinin arkasındaki gerçek kızı anlamak istemiştim. O bir takıntı değil, hayatımda ilk defa bir insana karşı hissettiğim o amansız, zapt edilemez çekimdi.
Ama o benden tiksiniyordu. Ya da öyle görünmek için kendi kalbini bile çiğniyordu.
O günden sonra bahçedeki o basamaklarda dakikalarca çakılı kaldım. Sağ kolumdaki, daha yeni iyileşen o pusula dövmesine baktım. "Doğru yolu gösterir" diye düşündüğüm o simge, sanki beni koskoca bir kaybolmuşluğun ortasında bırakmıştı.
---
Mayıs ve Haziran ayları benim için tam anlamıyla bir cehenneme dönüştü.
Üniversite sınavı stresi kapıya dayanmıştı. 12. sınıfın son çeyreği, dershanedeki Seri Deneme sınavları, derece hedefleyen öğrencilerin o acımasız hırsı ve öğretmenlerin üzerimizdeki bitmek bilmeyen baskısıyla geçiyordu. Mühendislik fakültesi hayalim için her gün yüzlerce matematik ve fizik sorusu deviriyordum. Gözlerim uykusuzluktan kızarıyor, şakaklarım zonkluyordu.
Ama asıl savaş zihnimde değil, koridorlarda akıp giden o iki saniyelik karşılaşmalarda yaşanıyordu.
Artık ona yaklaşmıyordum. Cümle kurmuyordum, yolunu kesmiyordum. Fakat ne yaparsam yapayım, gözlerimi ondan alamıyordum.
Okul bahçesinde, kantin sırasında ya da kütüphane girişinde... Ne zaman karşı karşıya gelsek, aramızda adeta elektrikli bir tel geriliyordu. İster istemez bakışlarımız çakışıyordu. Ve her seferinde, aramızdaki o hava tam bir nefret fırtınasına dönüşüyordu. O, meşhur kaşlarını çatıyor ve kömür karası gözleriyle bana sanki hayatını mahveden tek sorumlu benmişim gibi tiksintiyle, öfkeyle bakıyordu. Bense o bakışları gördükçe deliye dönüyordum. Gururum yırtılıyor, içimdeki o kırgınlık hırsa ve nefrete evriliyordu.
İçimden, "Ben sana ne yaptım?" diye haykırmak geliyordu. Ben de ona çatık kaşlarımla, öfkeyle bakmaya başladım. Yanımdaki arkadaşlarım gülüşürken, onun o nefret dolu bakışını gördüğüm an yüzümdeki bütün mimikler donuyordu. Yumruklarımı sıkıyor, bakışlarımı ondan kaçırmamak için direniyordum. Birbirimizi gözlerimizle bıçaklıyorduk sanki.
Geceleri masamın başında türev integral çözerken, kâğıdın kenarına çizdiğim o şekiller bir süre sonra onun çatık kaşlarına dönüşüyordu.
*"Madem benden nefret ediyorsun ,"* diyordum içimden, hırsla kalemi kâğıda bastırırken. "Madem senin gözünde sadece tasasız bir züppeyim... Ben de gideceğim bu okuldan. Sınav bitecek ve ben senin hayatından tamamen çıkacağım."
Bu hırs, ders çalışmamı bir hınç alma yöntemine dönüştürdü. Sınavda derece yapmak, bu okuldan ve bana bu acıyı çektiren o kızın gölgesinden kurtulmak için kendimi paralarcasına çalıştım.
---
Ve sonunda o gün geldi: Haziran ayının sonundaki karne günü.
Sınavlar bitmiş, o omuzları ezen devasa yük kalkmıştı ama içimdeki o karanlık hiç dağılmamıştı. Sabahın erken saatlerinde, yaz güneşinin henüz yakıcı olmadığı anlarda okulun bahçesine adım attım. Herkes neşeyle çığlık atıyor, birbirine sarılıyor, son kez fotoğraf çektiriyordu. Bahçe cıvıl cıvıldı.
Ben ise giriş kısmına yakın bir ahşap bankın kenarında durmuş, gözlerimle bahçeyi tarıyordum. Elimde karnem ve aykinimda birkaç arkadaşımla şakalaşıyorduk.
Sorna arkami döndüğümde onu gördüm.
Tam binanın kapısına birkaç adım kalmışken, önünde neşeyle şakalaşan, gülüşerek geriye doğru yürüyen iki kızdan biri dengesini kaybetti. Kız, fark etmeden hışımla ona doğru bocalayıp onun üstüne doğru düştü.
O bir an için dengesini kaybetti. Ayakları birbirine dolaştı, bocaladı. İçimden refleksle ona doğru atılmak, kolundan tutup düşmesini engellemek geçti; göğsüm hırsla kalktı.
Ama o, hiç kimseden yardım beklemeden, o inanılmaz reflekse ve gurura sahip haliyle saniyeler içinde kendini toparladı. Düşmedi. Üstünü düzeltti, ona çarpan kızlar hâlâ gülüp eğleniyorlardı ve o da tek bir kelime bile etmeden, çenesini dikleştirdi.
Bedenini öyle bir dikleştirdi ki, sanki az önce sarsılan o değildi. Dimdik, aşılmaz bir duvar gibi adımlarını binaya yöneltti ve koridorun karanlığında, kendi sınıfına doğru gözden kayboldu. Bir an bile dönüp arkasına, bana ya da bahçeye bakmadı.
O an, tam orada durdum.
Okul bahçesinde henüz sıraya girilmemişti. İstiklal Marşı okunacaktı... Ama benim artık bir saniye bile burada kalmaya gücüm yoktu. Bu atmosfere, bu cezasız nefrete, onun bana tek bir bakış bile atmadan yürüyüp gidişine daha fazla dayanamayacaktım. İçimdeki o iplik kopmuştu.
Sıraya girmeyi beklemedim. Arkamı döndüm. Bahçe kapısından dışarı doğru yürümeye başladım. Herkes binaya doğru akın ederken, ben akıntıya karşı yürüyen tek kişiydim.
Artık kaçmıyordum, kabulleniyordum. Kendimi, zamanın ve yılların beni dönüştüreceği o sert, soğuk ve hırslı adama bırakacaktım. Bir daha kimsenin beni böyle ezmesine, kimsenin beni gözleriyle yok saymasına izin vermeyecektim.
Yıllar sürecek olan o büyük dönüşüm, tam olarak o Karne Günü, ben arkamı dönüp yürürken başladı.
Bölüm 9
BÖLÜM 9: ACI AYRILIK
Bölüm sonu
1 yorum
Destek
