İçeriğe geç

Kırık plaklar oteli...

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Kırık plaklar oteli...

Bölüm 1

❤️

Şehrin üzerine çöken o ağır, kurşuni sis dalgası, Galata’nın dar sokaklarını ve asırlık binalarının gölgelerini çoktan yutmuştu. Asfalttan yükselen o eski nem kokusu, İstanbul’un bin yıllık yalnızlığını fısıldar gibiydi. Saat gece yarısını çoktan geçmiş, zaman anlamını yitirmişti. Kuzey, otuz beş yaşının getirdiği o olgun, yer yer acımasız çizgilerle bezeli yüzünü elindeki ahşap zımparasına eğmiş, derin bir sessizliğin içinde kaybolmuştu. Yıllardır eski konakları, antika mobilyaları, yaşanmışlıkları olan kırık dökük eşyaları restore ediyordu. Onun mesleği buydu; geçmişin bıraktığı hasarları onarmak, çatlakları birleştirmek. Ancak kendi ruhundaki o devasa çatlağı hangi tutkalla kapatacağını henüz bulamamıştı.

​Çatı katındaki geniş atölye, loş ve loş olduğu kadar da sıcak bir ışıkla aydınlanıyordu. Köşede duran eski pikapta, Chet Baker’ın hüzünlü trompeti dönüp duruyordu. Plaktan yükselen o hafif cızırtı, odadaki antika saatlerin tik-taklarına karışıyordu. Kuzey, elindeki işi bırakıp gözlerini ovuşturdu. Tam o sırada, odanın tavanına vuran sert yağmur damlalarının sesini bastıran bir gürültü koptu.

​Kapı çalındı.

​Sert, aceleci ama bir o kadar da tereddütlü bir vuruştu bu. Kuzey kaşlarını çattı. Saat gecenin ikisiydi ve bu ıssız sokakta, bu saatte kimseyi beklemiyordu. Adımlarını ağır ağır kapıya doğru yöneltti. İçinde anlam veremediği, göğüs kafesini sıkıştıran garip bir his vardı. Ahşap kapının ağır mandalını çekip kapıyı araladığında, zaman onun için tamamen durdu.

​Karşısında, sağanak yağmurun altında sırılsıklam olmuş, siyah trençkotunun yakalarını kaldırmış bir kadın duruyordu. Saçlarından süzülen su damlaları yüzünün hatlarını belirginleştiriyor, koyu renk gözlerindeki o tanıdık, hırçın ama bir o kadar da çaresiz bakış doğrudan Kuzey’in ruhuna işliyordu.

​"Kuzey..." dedi kadın. Sesi, yağmurun sesine karışarak titredi. "Gidecek başka hiçbir yerim yoktu. Beni içeri alacak mısın?"

​Leyla’ydı. Beş yıl önce, hayatının tam ortasında en fırtınalı, en tutkulu izleri bırakıp tek bir kelime bile etmeden ortadan kaybolan kadın. Ne kokusunu unutabilmişti Kuzey ne de gidişinin yarattığı o sessiz yıkımı. Yetişkinlerin dünyasında aşk, çocuksu bir saflıktan ibaret değildi; aşk, geçmişin ağırlığı, söylenmemiş sözler ve bastırılmış arzuların savaşıydı.

​Kuzey tek bir kelime bile etmedi. Sadece kapıyı sonuna kadar açtı ve kenara çekildi. Aralarındaki o tekinsiz, tehlikeli çekim, aradan geçen beş yıla rağmen bir milim bile eksilmemişti. Aksine, birikmiş, sıkışmış ve patlamaya hazır bir lav gibi aralarında dönüp duruyordu.

​Leyla içeri adım attığında, odadaki havanın sıcaklığıyla titredi. Kuzey kapıyı kapatıp kilitledi. Kadının arkasında bıraktığı ıslak ayak izlerine, şöminenin ışığında parlayan ıslak omuzlarına baktı. Yıllardır biriktirdiği o büyük öfke, kadının sadece varlığıyla bile un ufak olmaya başlamıştı ama gururu hâlâ dimdik ayaktaydı.

​"Üşüyorsun," dedi Kuzey, sesi kasıtlı olarak mesafeli ve sertti. Gardıroptan kalın, gri bir yün hırka çıkarıp ona uzattı. "Bunu giy. Kıyafetlerin sırılsıklam."

​Leyla, titreyen elleriyle hırkayı aldı. Gözlerini bir an bile Kuzey’den ayırmıyordu. Banyoya geçip üzerini değiştirdiğinde ve tekrar şöminenin karşısına oturduğunda, elindeki sıcak kahve fincanına sığındı. Kuzey, şöminenin hemen yanındaki tekli koltuğa oturmuş, bir sigara yakmıştı. Dumanın arkasından kadını inceliyordu. Beş yıl onu daha da olgunlaştırmış, yüzüne hüzünlü bir asalet katmıştı.

​"Neden döndün Leyla?" diye sordu Kuzey, sigarasından derin bir nefes çekerek. "Beş yıl önce bir sabah uyandığımda yatak boştu. Sadece bir satırlık bir not vardı: 'Beni arama.' Şimdi hiçbir şey olmamış gibi, gecenin ikisinde kapımda ne arıyorsun?"

​Leyla başını kaldırdı, gözlerindeki yaşlar şöminenin alevleriyle parladı. Fincanı masaya bıraktı. "Bazı kaçışlar korkaklıktan değildir Kuzey. Bazen gitmek, karşındakini korumanın tek yoludur. Biz seninle birbirini tüketen, birbirinin etini koparan iki deliydik. Eğer o zaman kalıp seninle yanmaya devam etseydim, ne sen bugün bu atölyede bu kadar güzel işler üretebilirdin, ne de ben ayakta kalabilirdim. Seni kurtarmak için kendimi sürgün ettim."

​"Beni kurtarmak mı?" Kuzey acı bir kahkaha attı, ayağa kalktı ve Leyla’nın tam önünde durdu. "Beni yıkarak mı kurtardın? Her gece bu atölyede senin hayalinle konuşurken mi kurtardın?"

​Leyla da ayağa kalktı. Aralarındaki mesafe kapandığında, nefesleri birbirine karışacak kadar yakınlaşmışlardı. Yetişkin bir kadının ve bir adamın, geçmişin tüm yaralarına rağmen bastıramadığı o ilkel, saf arzu odadaki oksijeni tüketiyordu. Leyla’nın eli yavaşça yükseldi, Kuzey’in kirli sakallarla kaplı yanağına dokundu. Parmakları buz gibiydi ama dokunduğu yer Kuzey’i cayır cayır yakmaya yetti.

​"Hâlâ buradasın işte..." diye fısıldadı Leyla. "Hâlâ benim bıraktığım, kokusuna taptığım adamsın. Beni cezalandır, bana kız ama yalvarırım beni bu gece kendinden mahrum etme."

​Kuzey’in içindeki tüm barajlar o an yıkıldı. Leyla’nın belini kavrayıp onu sertçe kendine doğru çektiğinde, dudakları yılların açlığıyla birleşti. Bu öpüşme sadece bir özlem giderme değildi; geçmiş hesaplaşmaların öfkesini, acısını ve bastırılmış muazzam bir tutkuyu barındırıyordu. Kuzey, kadını kucağına alıp şöminenin önündeki kalın halının üzerine çekerken, kıyafetler aceleyle, sabırsızca tenlerden sıyrıldı.

​O gece, Galata’nın çatı katında, dışarıdaki fırtınaya inat, içeride çok daha büyük bir fırtına koptu. Tenlerin birbirine anlattığı o dilsiz hikaye, geçmişin tüm günahlarını sildi süpürdü. İki yarım ruh, birbirinin acısından beslenerek, en vahşi ve en şefkatli şekilde birleşti. Zaman durmuştu, gelecek yoktu; sadece o an ve şöminenin duvara vuran iki çıplak bedenin titrek gölgesi vardı.

​Sabahın ilk gri ışıkları, atölyenin büyük pencerelerinden içeri sızmaya başladığında oda soğumuştu. Kuzey, yatağın üzerinde gözlerini açtı. Kolunu yan tarafa attığında hissettiği tek şey, soğuk çarşaflardı. Kalbi aniden deli gibi çarpmaya başladı. Göğsüne batan o tanıdık ağrı geri gelmişti.

​"Yine mi?" diye mırıldandı yataktan fırlarken. "Yine mi gittin?"

​Hızla pantolonunu alt üst edip odaya bakındı. Ama bu kez durum farklıydı. Leyla gitmemişti. Şöminenin önündeki koltukta, dünkü siyah giysilerini tekrar giymiş bir halde, sırtı Kuzey’e dönük şekilde oturuyordu. Başını hafifçe öne eğmişti. Ancak odada tuhaf, neredeyse doğaüstü denilebilecek bir sessizlik vardı. Pikaptaki plak çoktan bitmişti; iğne boşlukta ritmik bir şekilde çıt... çıt... çıt... diye vuruyordu.

​"Leyla?" dedi Kuzey, sesindeki korkuyu gizleyemeyerek. Adımları ona doğru gitmek istiyor ama dizleri titriyordu.

​Leyla yavaşça başını çevirdi. Yüzünde tarifsiz bir huzur ama aynı zamanda insanın içini acıtan bir tebessüm vardı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarında iz bırakmıştı ama yüzü şeffaf, neredeyse ışıktan yapılmış gibi parlıyordu.

​"Seni son bir kez görmem gerekiyordu Kuzey," dedi. Sesi o kadar derinden, o kadar yankılı geliyordu ki, sanki odanın içinden değil de kilometrelerce uzaktaki bir uçurumun dibinden fısıldıyor gibiydi. "Beş yıl önce sana gerçeği söylemeye gücüm yetmemişti. Korkmuştum."

​Kuzey adım atmaya çalıştı ama ayakları yere çivilenmiş gibi ağırlaşmıştı. "Ne gerçeği Leyla? Ne konuşuyorsun, neden öyle bakıyorsun bana?"

​Leyla yavaşça ayağa kalktı. Şöminenin üzerindeki ahşap masaya doğru yaklaştı ve oraya küçük, sararmış bir zarf bıraktı. "O beş yıl boyunca ben senden kaçmadım, seni aldatmadım ya da unutmadım sevgilim. Sadece... Senin beni bir hastane odasında, makinelerin arasında erirken görmeni istemedim. Sana temiz, güzel, güçlü bir Leyla hatırası bırakmak istedim. Hafızanda hep o hırçın kadın olarak kalmalıydım."

​Kuzey şaşkınlıkla masanın üzerindeki zarfa baktı. Gözlerini tekrar Leyla’ya çevirmek istediğinde, odanın içindeki gün ışığı aniden göz kamaştırıcı bir şekilde parladı. Gözlerini bir saniyeliğine kırpmak zorunda kaldı.

​Ve saniyeler sonra gözlerini açtığında... Koltuk boştu.

​Oda tamamen sessizdi. Leyla orada yoktu. Kapı içeriden hâlâ kilitliydi.

​Kuzey bacaklarındaki dermanın çekildiğini hissetti. Titreyen elleriyle masaya doğru yürüdü ve Leyla’nın bıraktığı o küçük zarfı aldı. Zarfın içinden iki parça kağıt çıktı. İlk kağıt, beş yıl öncesine ait resmi bir onkoloji raporuydu. Üzerinde Leyla’nın adı ve karşısında acımasız bir teşhis yazıyordu: İleri Evre Tümör. Tedavisi Mümkün Olmayan Aşama.

​Kuzey’in nefesi kesildi. Demek bu yüzden gitmişti... Onu bu acıyla yıkmamak için.

​Ancak zarftan çıkan ikinci kağıdı, katlanmış gazete kupürünü eline aldığında asıl şok dalgası beynine vurdu. Gazete kupürü eski değildi. Üzerindeki tarih, tam üç gün öncesini gösteriyordu. Bir üçüncü sayfa ilanıydı bu. Siyah çerçeveli ilanda Leyla’nın o her zamanki gülen fotoğrafı vardı. Altında ise şu satırlar kaleme alınmıştı:

​"Beş yıldır amansız bir hastalıkla İsviçre'deki bir klinikte mücadele eden Leyla Karaca, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak 5 Haziran sabaha karşı saat 02.00'de hayata gözlerini yummuştur. Cenazesi vasiyeti üzerine memleketi İstanbul’a nakledilecektir..."

​Kuzey elindeki kağıtla birlikte dizlerinin üzerine çöktü. Beyni dönüyor, duvarlar üzerine geliyordu. Üç gün önce ölmüştü... Leyla üç gün önce ölmüştü.

​Peki dün gece? Dün gece kapısını çalan, yağmurdan sırılsıklam olmuş o beden kimindi? Teninin o sıcaklığı, dudaklarındaki o gerçek, yakıcı tutku, kollarının arasında nefes nefese ağlayan o kadın... Nasıl bir hayal olabilirdi? Dokunuşu o kadar gerçekti ki, Kuzey’in boynunda hâlâ onun tırnaklarının bıraktığı hafif kızarıklık duruyordu. Ölüm bile, o büyük, yetişkin ve her şeyi yok eden aşkın gücü karşısında diz çökmüş, Leyla’nın ruhunu o son gece için Kuzey’in kollarına teslim etmişti.

​Kuzey gözyaşları içinde başını tavana doğru kaldırdı. O sırada zarfın en dibinde, küçük bir not kağıdı daha fark etti. Leyla’nın o çok iyi bildiği eğik el yazısıyla yazılmış son bir satır:

​"Sözümü tuttum sevgilim. Ölüm bile seni son bir kez öpmeme engel olamadı. Artık kırık plak durdu. Benim için yaşamaya devam et. Kendini onar."

​Pikaptaki iğne son kez çıt etti ve durdu. Kuzey ayağa kalktı, pencereleri sonuna kadar açtı. Dışarıda İstanbul, hiçbir şeyden habersiz yeni bir güne uyanıyordu; ama o atölyede zaman, bir ölünün yaşayan aşkıyla sonsuza dek mühürlenmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.