Elbette okulda yalnızca Lex yoktu.
Hatta bizi bu kadar hırslı yapan şeyin asıl sebebi de buydu.
Mavi.
Mavi, Lex kadar başarılı, yetenekli ve büyük bir hayran kitlesine sahip olan diğer gruptu. İki grubun adı neredeyse her zaman yan yana anılırdı. Birimiz bir etkinlikte sahne aldıysa, diğerinin de orada olması beklenirdi. Bir konserimizi duyurduğumuzda onların hayranları yorumlarda belirirdi. Onlar yeni bir şarkı yayınladığında bizimkiler karşılık verirdi.
Kimse bunu açıkça söylemese de okulda herkesin kafasında aynı soru vardı:
Lex mi, Mavi mi?
Mavi’nin de beş üyesi vardı.
Vokalde Tamer, davulda Derin, bas gitarda Poyraz, piyanoda Hande ve elektro gitarda…
Rüzgar.
Aslında grubun diğer üyelerinin hepsini tanıyordum. Yıllardır aynı sahneleri paylaşıyor, aynı yarışmalarda karşı karşıya geliyor ve birbirimizin performanslarını takip ediyorduk. Onlarla aramızdaki rekabet artık neredeyse alışkanlığa dönüşmüştü.
Ama içlerinden yalnızca birinin adını özellikle anmaya değer buluyordum.
Rüzgar’ın.
Çünkü o da benim gibi elektro gitar çalıyordu.
Ve aramızdaki şey basit bir rekabet değildi.
En azından benim açımdan değildi.
Düşmanlık.
Belki biraz ağır bir kelimeydi ama onu tanıyan biri itiraz etmezdi.
Rüzgar benimle uğraşmayı adeta kendine hobi edinmişti. Ne zaman aynı ortamda bulunsak mutlaka söyleyecek bir lafı, atacak bir bakışı ya da sinirimi bozacak küçük bir hareketi olurdu. Bazen sadece yanımdan geçerken gülümserdi ve bunun bile beni neden bu kadar sinirlendirdiğini anlamazdım.
Üstelik sinir bozucu olmasının yanında inanılmaz derecede iyiydi.
Hatta bazen bundan nefret ediyordum.
Ben bir gitar solosunu kusursuz çalabilmek için haftalarca çalışırken Rüzgar aynı soloyu birkaç saat içerisinde çözebiliyordu. Parmakları klavyenin üzerinde sanki yıllardır o notaları ezberliyormuş gibi hareket ederdi.
Ve en kötüsü, bunun farkındaydı.
Benim çalıştığımı görür, bir süre sessizce izler ve sonunda o kendinden emin gülümsemesiyle:
“Fena değil.”
derdi.
Sadece iki kelime.
Ama o iki kelime beni üç saat daha çalıştırmaya yeterdi.
Rüzgar da bunu bilirdi.
Hırsımı görüyordu.
Benim ondan geri kalmamak için ne kadar uğraştığımı fark ediyor ve bundan açıkça zevk alıyordu. Sanki benim daha çok çalışmam onun için ayrı bir eğlenceydi.
Bazen gerçekten sırf benden daha iyi olduğunu kanıtlamak için yaşadığını düşünüyordum.
Gerçi hakkını vermek gerekirdi.
Rüzgar yalnızca gitarıyla dikkat çeken biri değildi.
Okulun kızları arasında da fazlasıyla popülerdi. Uzun boyu, geniş omuzları, dağınık siyah saçları ve özellikle sahnede daha da belirginleşen mavi gözleriyle insanların dönüp baktığı tiplerden biriydi.
Koridorda yürürken arkasından fısıldaşan kızlara alışmıştı.
Bazen bir kız yanına gelip konuşmaya çalışır, Rüzgar da o umursamaz gülümsemesiyle birkaç kelime söyleyip yoluna devam ederdi.
İşin garip tarafı, onu şimdiye kadar gerçekten biriyle ilgilenirken hiç görmemiştim.
Ne bir sevgilisi olmuştu, ne de belirli bir kızın peşinden koştuğunu görmüştüm.
Sanki bütün dikkatini başka bir şeye ayırıyordu.
Beni yenmeye.
En azından ben öyle düşünüyordum.
Ve eğer gerçekten bütün zamanını beni yenmeye harcıyorsa…
Bundan şikâyet edecek son kişi bendim.
Üniversitede yaptığım tek şey gitar çalmak değildi.
Aslında Kimya Mühendisliği okuyordum ve ikinci sınıftaydım. Bazen bunu söylemek bile insanlara garip geliyordu. Çünkü beni genellikle elimde gitarımla görüyorlardı ve çoğu kişi müzikle ilgili bir bölüm okuduğumu sanıyordu.
Oysa Lex’teki hiç kimse müzik okumuyordu.
Hepimizin bambaşka bölümleri vardı. Müzik bizim bölümümüz değildi; sadece vazgeçemediğimiz şeydi.
Derslerimizi mümkün olduğunca erken halletmeye çalışır, sonrasında müzik bölümünün olduğu binaya giderdik. Oradaki öğrencilerle aramız da oldukça iyiydi. Çalışma odalarından birini boş bulduğumuzda saatlerce içeride kalır, şarkılarımızı tekrar tekrar çalardık.
Bazen aynı bölümü okumadığımız için müzik teorisi konusunda eksik kaldığımız noktalar olurdu ama bunu telafi etmenin bir yolunu mutlaka bulurduk.
Benim için en zor kısım ise ikisini aynı anda yürütmekti.
Kimya Mühendisliği kolay bir bölüm değildi. Notlarımı yüksek tutmak için ciddi anlamda çalışmam gerekiyordu. Bir yanda laboratuvarlar, ödevler, sınavlar ve saatlerce süren dersler; diğer yanda provalar, konserler ve gitar vardı.
Yine de hiçbirinden vazgeçmek istemiyordum.
Çünkü biri geleceğimi kuruyordu.
Diğeri ise kim olduğumu hatırlatıyordu.
Bulaşıkları da yıkadıktan sonra mutfağın ışığını kapatıp odama geçtim. Saat iyice ilerlemişti. Yarın erkenden okula gitmem gerekiyordu ama önümde hâlâ bitirmem gereken dersler vardı.
Masama oturup kitaplarımı açtım. Gözlerim yorulmuştu, bedenim yatağa gitmek için yalvarıyordu ama bunu görmezden geldim.
Dersler, gitar, provalar, konserler, uykusuz geceler ve yeniden dersler…
Bazen yoruluyordum. Hatta bazı geceler her şeyi bırakıp yatağa girmek, hiçbir şeyi umursamamak istiyordum.
Ama zor olan şeylerden vazgeçmek kolaydı.
Zor şeylerden vazgeçmek basitlikti.
Ve ben basit olmak istemiyordum.
- Ertesi sabah, altıncı kez ertelediğim alarmımı sonunda susturup yataktan kalktım.
Gözlerimi açtığım anda geç kaldığımı fark etmem uzun sürmedi. Üzerimi hızlı ve biraz da panik içerisinde değiştirdim. Henüz ekim ayındaydık. Hava henüz gerçekten soğuk sayılmazdı ama sabahları insanın içini titretecek kadar serin oluyordu.
Deri ceketimi üzerime geçirip çantamı hazırladım. Gitarımı sırtıma taktığım gibi evden çıktım.
Sokak çoktan uyanmıştı.
Köşedeki dükkânlarda sabah börekleri hazırlanıyor, meyve tezgâhları yeni yeni kuruluyor, bakkalların önünde günün gazeteleri üst üste diziliyordu. İnsanlar ellerinde kahveleriyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor, arabalar çoktan trafiğe karışıyordu.
Birkaç dakika yürüdükten sonra üniversiteye vardım.
Okulun girişine geldiğimde her zamanki kalabalıkla karşılaştım. Kapının önündeki masalarda öğrenciler kahvelerini içiyor, bazıları sigara içip ders başlamadan önce sohbet ediyordu.
Bizim gruptan Uğur da oradaydı.
Tek başına bir masada oturmuş, kahvesini içerken telefonundaki bir yazıyı okuyordu. Yan masadaki birkaç kız ara sıra ona bakıp kendi aralarında bir şeyler fısıldaıyordu ama Uğur’un bundan haberi varmış gibi görünmüyordu. Bütün dikkati telefonuna ve kahvesine odaklanmıştı.
Yanına gidip,
“Günaydın.”
dedim.
Başını kaldırıp bana baktı.
“Günaydın.”
Sadece bunu söyleyip kafasıyla kısa bir selam verdi.
Uğur çok konuşmazdı. Aslında çoğu zaman ne düşündüğünü anlamak bile zordu. Ama iyi biriydi. Onu tanıdıkça sessizliğinin soğukluktan değil, gereksiz konuşmayı sevmemesinden kaynaklandığını öğrenmiştim.
Dersimin başlamasına on dakika vardı.
Sandalyelerden birine oturup çantamdan sigaramı ve çakmağımı çıkardım. Sigaramı yakıp derin bir nefes aldım. Sabahın soğuğu ile sigaranın sıcaklığı garip bir şekilde birbirine karıştı.
Uğur, telefonundaki yazıyı bitirdikten sonra ekranı kapattı.
“Bugün prova dörtte,” dedi. “Altıya kadar çalışma odasını ayırttık.”
Gözlerimi ovuşturdum.
“Tamam.”
Uğur bana birkaç saniye baktı.
“Uyumadın mı?”
“Uyudum.”
“Kaç saat?”
Bir an düşündüm.
“Detaya girmeyelim.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
Ben de kahvemi almak için ayağa kalktım.
Biraz uykusuzdum.
Kahvemi alıp Uğur’a veda ettikten sonra bölümümün binasına girdim. Merdivenleri çıkarken ara koridordan gelen iki kişinin konuşmasını duydum.
Seslerden biri fazlasıyla tanıdıktı.
Rüzgar.
Diğeri ise Mavi’den biriydi. Kendi aralarında konuşuyor, söylediklerini net bir şekilde duymamıza izin vermeyecek kadar alçak sesle konuşuyorlardı.
Merdivenleri çıkmaya devam ederken Rüzgar’ın bakışlarının üzerimde olduğunu fark ettim.
Başımı ona doğru çevirdim.
Göz göze geldik.
Ona yalnızca kısa ve soğuk bir bakış attım. Ne selam verdim ne de duraksadım. Ardından hiçbir şey olmamış gibi bir üst kata çıktım ve sınıfıma girdim.
Bugün onunla uğraşacak enerjim yoktu.
Dersim beklediğimden erken bittiğinde doğrudan müzik bölümüne gittim. Prova odasının boş olacağını biliyordum. En azından Uğur sabah öyle söylemişti.
Kapıyı açıp içeri girdim ve gitarımı sırtımdan çıkardım. Odaya günün sessizliği hâkimdi. Amfiyi açıp gitarımı bağladım, ardından tabureye oturarak akort etmeye başladım.
İlk telin sesini kontrol ettiğim sırada kapı açıldı.
Başımı kaldırdım.
Rüzgar.
Deri ceketi üzerindeydi. Dağınık siyah saçları her zamanki gibi alnına düşmüş, gitarı sırtında asılıydı. Kapının kenarında durup beni gördüğünde yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Kaşlarımı çattım.
“Ne işin var burada?”
Rüzgar sakince içeri girdi.
“Çok kabasın. Bir merhaba bile demiyor musun artık?”
Sinirle iç çektim.
“Merhaba. Ne işin var burada?”
“Provamız var.”
Elimdeki pena havada kaldı.
“Ne?”
“Profesörle konuştum. Odayı bugün Mavi için ayırttım.”
Sinirle ayağa kalktım.
“Bizim de bugün için ayırttığımız söylendi.”
Rüzgar omuz silkti.
“Bana öyle bir şey söylenmedi.”
“Uğur sabah özellikle söyledi. Saat dörtte burada olacaktık.”
“Güzel. O zaman Uğur’a sor.”
“Grubumuzun provasını iptal ettin değil mi?”
Rüzgar’ın yüzündeki o sinir bozucu gülümseme biraz daha belirginleşti.
“Ben iptal etmedim. Profesör etmiş.”
“Ne kadar tesadüf.”
“Beni suçlamaya mı çalışıyorsun?”
Gözlerimi devirdim.
“Her nedense bu tür şeyler hep senin etrafında oluyor.”
Rüzgar gitarını omzundan indirip masanın üzerine bıraktı.
“Belki de sen her şeyi fazla kişisel algılıyorsundur.”
Ona birkaç saniye baktım.
“Belkide sen bizim gurubumuzu fazla küçümsüyorsundur.”
Bu kez gülümsemesi kaybolmadı.
Aksine, gözlerinde tanıdık bir meydan okuma belirdi.
“Bunu söyleyen kişi, benimle yarışırken geceleri uyumayan biri olunca komik oluyor.”
Çenem gerildi. Haklıydı. Bu da beni sinirden delirtiyordu.
“En azından çalışıyorum.”
Rüzgar kısa bir kahkaha attı.
“Özlemişim seni, Yağmur.”