Gece yarısını biraz geçmişti.
Son masalar da hesabını istemeye başladığında gitarımı çantasına yerleştirdim. Pubın içindeki kalabalık büyük ölçüde dağılmış, birkaç masada hâlâ oturan insanlar kalmıştı.
Rüzgar’ın oturduğu masaya istemsizce baktım.
Boştu.
Ne zaman gittiğini fark etmemiştim.
İyi.
Zaten gitmesi normaldi. Hayal kırıklığına uğramak çok çocuksu olurdu değil mi?
Ceketimi giydim, çalışanlara iyi geceler dileyip gitarımı omzuma astım. Her çarşamba yaptığım gibi ön taraftaki kalabalığa karışmak yerine pubın yan tarafındaki çıkıştan çıktım.
Kapıyı arkamdan kapattığım anda müziğin sesi boğuklaştı.
Gece serindi.
Dar sokağı yalnızca birkaç sarı sokak lambası aydınlatıyordu. Karşıdaki dükkânların kepenkleri çoktan inmişti. Ana caddenin sesi buraya kadar belli belirsiz ulaşıyordu.
Telefonumu çıkarmak için çantama uzanırken birkaç metre ilerideki küçük turuncu ışığı fark ettim.
Sigara.
Sonra onu tutan kişiyi.
Adımlarım yavaşladı.
Rüzgar kaldırımın kenarında duruyordu.
Sırtını binanın duvarına vermiş, bir ayağını duvara yaslamıştı. Gitarı yanındaydı. Başını hafifçe öne eğmiş, sigarasından bir nefes alıyordu. Saçları her zamanki gibi dağınıktı.
Beni görünce gözlerini kaldırdı.
Durup ona baktım.
“Sen gitmedin mi?”
Dumanı yana doğru üfledi.
“Gitmiş gibi mi görünüyorum?”
“Bir ara masada yoktun.”
“Daha fazla kafana takmanı istemedim.”
"Neyi?"
"Varlığımı."
Rüzgar sigarasından bir nefes daha aldı.
Ben hâlâ olduğum yerde duruyordum.
“Burada ne yapıyorsun?”
“Sigara içiyorum.”
“Bu gece bütün sorularıma gördüğüm şeyleri söyleyerek mi cevap vereceksin?”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“İşe yarıyor.”
Gözlerimi devirdim.
“İyi geceler o zaman.”
Yanından geçip yürümeye başladım.
Arkamdan ayakkabı sesi geldi.
İki adım sonra dönüp baktım.
Rüzgar da yürüyordu.
“Ne yapıyorsun?”
“Yürüyorum.”
“Rüzgar.”
“Yağmur.”
“Senin evin bu tarafta mı?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Olabilir.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Olabilir mi?”
“İstanbul büyük şehir. Bir şekilde eve varırım.”
Şüpheyle baktım.
“Sen beni mi bekledin?”
Rüzgar’ın yüzündeki ifade değişmedi.
“Hayır.”
Cevabı biraz fazla hızlı gelmişti.
“Emin misin?”
“Burada sigara içiyordum.”
“Yirmi dakika boyunca mı?”
“Sigara konusunda biraz yavaşım.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Yalancısın.”
Rüzgar sigarasını yere atmak yerine kaldırımın kenarındaki kül tablasında söndürdü.
“Eve hangi taraftan gidiyorsun?”
Başımı ilerideki sokağa doğru çevirdim.
“Şuradan.”
“Tesadüfe bak.” Yanıma geldi. “Ben de.”
“Az önce evinin nerede olduğunu bilmiyordun.”
“Hatırladım.”
Bu kez güldüm.
“Gerçekten çok kötü yalan söylüyorsun.”
“Ben hiçbir şey söylemiyorum ki.”
Birlikte yürümeye başladık.
Gece olduğu için sokaklar gündüzden çok daha boştu. Pubın bulunduğu bölgeden uzaklaştıkça insan sayısı azaldı. Birkaç açık büfe ve gece çalışan küçük dükkân dışında çoğu yer kapanmıştı.
Rüzgar yanımda, kaldırımın yol tarafında yürüyordu.
Bir süre konuşmadık.
Garip bir şekilde sessizlik rahatsız edici değildi.
Sonunda ona baktım.
“Beni eve bırakmaya çalışıyorsan söyleyebilirsin.”
“Çalışmıyorum.”
“Şu an benimle eve doğru yürüyorsun.”
“Ben de yürümeyi seviyorum.”
“Gece yarısı.”
“En sevdiğim saat.”
“Gitarın sırtında.”
“Ekstra ağırlık. Spor.”
Gülmeye başladım.
“İnanılmazsın.”
Rüzgar da hafifçe gülümsedi.
“Teşekkür ederim.”
“İltifat değildi.”
“Senin standartlarında sayılır.”
Bu cümleyi daha önce söylemişti.
Başımı iki yana salladım.
Birkaç metre daha yürüdük.
Sonra Rüzgar’ın sesi bu kez daha sakindi.
“Zaten yakınmış.”
“Ney?”
“Evin.”
Ona baktım.
“Nereden biliyorsun?”
“Dün on dakika yürüdüğünü söylemiştin.”
Duraksadım.
Hatırlamıyordum bile.
O hatırlamıştı.
“Demek dinliyorsun.”
Rüzgar omuz silkti.
“Bazen.”
Bir süre sonra kendi sokağımın başına geldik.
Durup ona döndüm.
“Buradan giderim.”
Rüzgar sokağın içine baktı.
Sonra bana.
“Biliyorum.”
“Gerçekten eve kadar gelmene gerek yok.”
“Zaten gelmiyorum.”
“Şu ana kadar ne yaptın o zaman?”
“Yürüdüm.”
“Tesadüfen benimle.”
“Evet.”
“Tesadüfen pubın önünde yarım saat bekledikten sonra.”
“Abartıyorsun. Yirmi dakika demiştin.”
İstemeden güldüm.
Yakalanmıştı.
O da bunun farkındaydı.
Ama ikimiz de açıkça söylemiyorduk.
“Peki,” dedim. “Tesadüfi yürüyüşün için teşekkür ederim.”
Rüzgar başını hafifçe eğdi.
“Rica ederim.”
Arkamı dönüp birkaç adım attım.
Sonra durdum.
“Rüzgar.”
“Hmm?”
Döndüm.
Hâlâ aynı yerdeydi.
“Sen şimdi hangi tarafa gideceksin?”
Bir an sustu.
Sonra geldiğimiz yönü işaret etti.
Tam ters tarafa.
Yüzüne baktım.
Rüzgar hiçbir şey olmamış gibi ellerini cebine soktu.
Gülümsemem yavaşça büyüdü.
“Senin evin diğer tarafta.”
“Öyle görünüyor.”
“Tesadüfe bak.”
Bu kez o güldü.
“İyi geceler, Yağmur.”
“İyi geceler.”
Yürümeye devam ettim.
Apartmanın kapısına ulaştığımda istemsizce arkama baktım.
Rüzgar çoktan geldiğimiz yöne dönmüş yürüyordu.
Yani beni beklemişti.
Pubın önünde tek başına, gece yarısı, sigara içiyormuş gibi yaparak beni beklemişti.
Sonra evinin tam ters yönünde benimle yürümüştü.
Ve bunu söylemek yerine yaklaşık on dakika boyunca saçma sapan yalanlar uydurmuştu.
Kapıyı açarken yüzümde küçük bir gülümseme olduğunu fark ettim.
Hemen sildim.
Sadece eve bırakmıştı.
Bunda bir şey yoktu.
Hiçbir şey.
Kendime bunu gereğinden fazla kez söylemem, kesinlikle şüpheli değildi.
⸻
Eve girdiğimde saat bire yaklaşıyordu.
Kapıyı arkamdan kapatıp gitarımı her zamanki yerine bıraktım. Ceketimi koltuğun üzerine attığım anda günün bütün yorgunluğu üzerime çöktü.
Telefonum titredi.
Ceren.
eve vardın mı
Ayakkabılarımı çıkarırken cevap verdim.
Vardım.
iyi
Birkaç saniye sonra yeni mesaj geldi.
bugünkü prova nasıl geçti bu arada
İyi geçti dedim ya.
detay vermedin
Çünkü detay yok.
rüzgarla iki saate yakın aynı odada kaldın ve detay yok yani
Gözlerimi devirdim.
Evet Ceren. Müzik yaptık. Prova denmesinin sebebi bu.
çok sıkıcısın
Gülümsedim.
İyi geceler.
Telefonu kilitleyip mutfağa geçtim.
Karnım acıkmıştı ama bu saatte yemek yapmakla uğraşacak hâlim yoktu. Dolabı açıp bir süre içindekilere baktıktan sonra tost yapmaya karar verdim.
Makine ısınırken telefonumu tekrar elime aldım.
Ceren’le konuşmamız hâlâ açıktı.
Başparmağım klavyeye gitti.
Bu arada Rüzgar çıkışta beni bekliyordu.
Yazdım.
Baktım.
Sonra tamamını sildim.
Kaşlarımı çattım.
Neden?
Ceren’e anlatamayacağım bir şey değildi. Zaten Lex’te birbirimizden pek bir şey saklamazdık. Söylesem muhtemelen önce çığlık atar, sonra Can’a anlatırdı. Can ertesi gün beni gördüğü anda saçma bir yorum yapardı. Uğur da hiçbir şey söylemeden o sinir bozucu, her şeyi anlamış bakışıyla yüzüme bakardı.
Normalde umurumda olmazdı.
Ama bu kez anlatmak istemedim.
Çünkü söylediğim anda o küçücük olay başka bir şeye dönüşecekti.
Rüzgar’ın karanlık sokakta duvara yaslanmış hâli, beni gördüğünde sigarasından son nefesi alması, sonra hiçbir şey söylemeden yanımda yürümeye başlaması…
Bir anda herkesin yorum yapabileceği bir hikâye olacaktı.
Oysa şu an yalnızca benim bildiğim bir şeydi.
Daha doğrusu…
Bizim.
Bu kelime aklımdan geçtiği anda tost makinesini açtım.
“Hayır.”
Kendi kendime konuşmaya başlamam kesinlikle iyiye işaret değildi.
Ortada saklanacak bir şey yoktu.
Zaten ortada bir şey yoktu.
Rüzgar sadece beni eve bırakmıştı.
Üstelik bunu yaptığını kabul edecek cesareti bile gösterememişti.
Ben de bu tarafa gidiyorum.
Yalancı.
İstemeden gülümsedim.
Sonra gülümsediğimi fark edip yüzümü düzelttim.
Belki de insanlardan bıkmıştım.
Son iki gündür herkes Rüzgar’la aramızdaki en küçük şeyi alıp istediği şekle sokuyordu. İlk kez yaşanan bir şeyin üzerine kimsenin yorum yapmasını istememiştim.
Sadece olduğu gibi kalsın istiyordum.
Hepsi buydu.
En azından kendime söylediğim buydu.