Dokunduğum kumaş zarafetini parmaklarıma yansıtıyordu. Kumaş kırmızı kadifeydi. Kadife bir yapıya dokunmak hoşuma gidiyordu. Babamın diğer diyar hükümdarlarıyla olan buluşmasının bitmesini bekliyordum. Babam genellikle böyle ziyaretlere benide yanında götürürdü. Beklerken sıkılıp çarşıyı gezmeye karar vermiştim. Kumaşın rengi güzeldi. Özellikle bu tür kadifelere bayılırdım aynı zamanda süslü elbiseleride. Kumaşa bakmayı bırakıp tezgahtara baktım ardından kafamı hafif çevirdim ve arkamdaki kraliyet muhafızına seslendim. "Bu kadifeyi istiyorum." dedim. Muhafız kibar bir baş hareketiyle, harekete geçip "Emredersiniz Thalia prensesim". İstediğim şeyi almanın heyecanıyla gülümsemem genişledi. Tezgahtar utancından yüzüme bakamıyordu. İnsanları anlayamıyordum bir toprağın varisi olmam insan olmamı değiştirmiyor. Ama tezgahtar beni kendinden üstün gördüğü için yüzüme bakmayı cürret etmiyordu. Hakikatte hepimiz insandık.
Kadifenin sarılması üzerine ilerledim. Gözlerim diğer kumaşların ve meyvelerin üstünde gezindi. Şahane kumaşlar vardı. Bizim diyarımızda böyle kumaşlar bulunmazdı. Bu yüzden babamla her seferde illaki kumaş alırdım. Gözlerim gezinirken bir hanın kapısında durdu. Aslında dikkatimi çeken şey han değil hanın örme duvarına yaslanmış muhafızdı. Bu muhafız kraliyete ait olmalıydı. Çünkü kendi kraliyetimizin varisi olduğum için gönderildiğim imparatorluğun bir eğitiminde beraber eğitim görme şansımız olmuştu. Anlaşılan kraliyet için önemli bir muhafızdı. Açıkçası çokta umurumda değildi. Normalde kraliyetimiz bu krallıkla uzun bir düşmanlık içerisindeydi. Şimdilik buluşma için bizi topraklarına kabul etmişlerdi. Buluşma olmasaydı bizi kapıdan içeri almaz üstümüze kılıç uzatırdı. Bu krallığın muhafızıda kralıda yere batsın. Babamı yıllardır sonu olmayan savaş içerisinde uğraştırıyorlardı.
Bu konular aklıma geldiği için keyfim kaçtı ve saraya dönmeye karar verdim. Saraya yaklaştığımda babamı koridorda gördüm. Babamı görünce yüzümde bir tebessüm oluştu. Tebessüm büyüdü ve gülümseme oldu. Babamın memnuniyetsiz bakışlarını görünce bu neşeli gülüşüm yavaş yavaş soldu. Zaman babamı yaşlandırmıştı. Bana neşe veren gözlerinin altı kırışmıştı. Gözlerinide memnuniyetsizlik sarmıştı. Babam krallık için yıllarını vermişti. Genç yaşta babasını kaybetmesi ve daha çocukken tahta oturulması onu yormuştu. Ondan olgun kararlar vermesini istemişlerdi. Bunları yaşadığı için benim üstümdeki baskısını dengeliyordu. Yanına yaklaştığımda sorgulayan bakışlarımı ona çevirdim.
Sıkıntılı nefesini verdi. Kafasını iki yana sallayıp bakışlarını bana çevirdi. Meraklı bir şekilde "Ne oldu, baba. Sıkıntılı bakıyorsun." Babam ağzındaki lokmayı çıkarmayacak gibi görünüyordu. Yol boyu tek bir kelime etmedi. Ben sormaktan bıkmadım babam gemide giderken sadece ufuk çizgisine kitlendi. Hiç bir şey söylemedi. Açıkçası buluşma sonrası krallıkla alakalı bir sorun çıktığını tahmin edebiliyordum. Olsa olsa sadece barışın olması için krallıktan bazı bölgeleri istemişlerdir. Babam umarım böyle bir şeyi kabul etmemiştir. Onlara bölgemizi vermek yerine savaşmaya her zaman hazırdım. Saraya vardığımızda yemek vakti gelmişti. Salaş bir elbiseyi giyinip merdivenlerden aşağı indim. Beni görünce başını eğen yardımcılara baktım. Bunlara karşıyım. Adımlarımı atarak benim için açılan çift kapılı salondan içeri girdim.
İçerideki uzun masanın üstündeki altın şamdanlıklar ve masanın üstüne boylu boyunca serilmiş çeşit yemekler dikkat çekiyordu. Abartılı su damlalarına benzeyen avize duvardaki krallığımızın tarihi açısından önemli tabloların altın çerçevelerini parlatıyordu. Sandalyeler özel bir şekildeydi. Birde bu güzelliklerin ortasında canı sıkılmış şekilde oturan babam vardı. Bu durumdan sıkılmıştım. Hiç bir şey söylemiyordu. Bu benim canımı sıkıp onun moralini bozmasından başka bir işe yaramıyordu.
Dayanamdım, hızlı adımlarımı benim oturmama yardımcı olmak için bekleyen yardımcıya doğru çevirdim. Sandalyemi çektikten sonra zarif elmaslarla döşenmiş koltuğa oturdum. Bakışlarımı babama çevirip, "Hiç bir şey söylemiyorsun babacığım. Merak ediyorum. Seni böyle görmek benim hoşuma gitmiyor" dedim. Babam bu sefer aöyleyecekmiş gibi baktığında heyecanlandım. Ve babama daha dikkatli bakmaya başladım. Babam "Dinle prensesim, bu senin için ne kadar zor olsa da seni baskılamak istemem ama bu krallığın geleceği için bunu yapmalısın. Seni küçüklüğünden beri bu krallık için hazırlıyorum." dedi ve ardından nefesini verdi. " Nedir baba benden yapmamı istediğin?" diye sorumu yönelttim.
"Güzel kızım, biliyorsun ki Arctos krallığıyla aramızda uzun süredir bir husumet var, ve ordumuzu ne kadar güçlendirirsek güçlendirelim hamlelerimiz yetersiz kalıyor. Aynı zamanda orduyu güçlendiremeyiz çünkü ordumuz tükendi. Halkı bu savaşa yönlendirsek halkta yetersiz kalır. Arctos hem yeryüzü açısından hem de ordu açısından güçlü. Elimizden çare gelmiyor artık." diye sonlandırdı cümlesini. Halkın ve ordunun bitkin düştüğünü biliyordum bu yüzden krallıkta ticarette ekte düşmüştü. Neredeyse ekonomiksel bir yozlaşmaya girmiştik. Babam "Hem sana güzel bir krallık bırakmak istiyorum, bunun için barışı artık onaylamalıyız." dediğinde kaşlarım çatıldı. Nasıl olurdu babamın senelerini verdiği savaştan geri mi çekilecektik.
Babam bunun için yıllar boyunca uğraşmıştı. Hemen öylece vazgeçemezdi. Bunu nasıl yapardı. Bu onun için önemli olan tek şey olmalıydı. Bu soruları içimde tutamayarak babama yönelttim. "Bundan böylece nasıl vazgeçersin baba, bunun için yıllarca çalıştın. Belki yapabiliriz umarım böyle bir şeyi kabul etmemişsindir." Babam bu sorularım karşısında "Bunu halkımız için yapmalıydık kızım halk perişan halde ekonomik düşüşteyiz savaşla uğraşmak yerine ülke ekonomisini düzeltmeliyiz." Böyle konuşmasından kabul ettiğini anlamıştım. Gerçi halkımız için olan kısmı söyleyince hiçbir şey söyleyememiştim. Babam bu açıdan haklıydı. Gerçekten ilk önce düzeltmeliydik. İnatçılığı bir köşeye bırakıp yeniden babama sordum." Peki bunu nasıl düzeltmeyi düşünüyorsun baba. Arctos kralı halkı gibi inatçıdır. Ne gibi bir fikrin var barış için." Babam bu soruya cevabı varmış gibi hızlıca atıldı. "İşte bundan sonrası sana ait bundan sonrasını sen yöneteceksin. Diyar genelinde olan bir sorunla karşılaştık. Bu şimdilik küçük olabilir ama gitgide büyüyecek. Bildiğimiz tek şey diyarın düzenini sağlayan mühürün kırılması diyarda bunun düzelmesi için olan büyünün kaynağını bilmiyoruz. Bunun gerisi sana ait eski bir kahinle konuşup kaynağını bulman gerekiyor"
Kafam karışmıştı ben diyarı kurtaracaktım ama aynı zamanda barışı sağlayacaktım bu nasıl olacaktı. Meraklı bakışlarımı yeniden babama çevirdim."Bununla barışın alakası ne, ben kurtarınca ne gibi bir barış olacak."Dediğimde babam yine hızla atıldı." Arctos krallığı öne çıkmak istiyor, biz ise onlarla barış istiyoruz. Bu görevi Arctos krallığının gönderdiği elçi ile yapacaksın. Böylece onlar gücünü kazanacak bizde onlarla beraber bu görevi yaptığımız için barışı sağlayacağız. Kaşlarım çatıldı. O krallığa ait hiç kimseyle aynı ortamda durmak istemiyordum. Onlara tahammül edemiyorken onlarla beraber uzun bir yolculuğa mı çıkacaktım. Halkımız için bu zorunluluğu kabul etmeliyim. "Peki sefer ne zaman?" diye sorumu yönelttim. Bunu mecbur kabul etmiştim. "Yarın gönderilen elçi saraya geliyor. Tanıştıktan sonra yola çıkacaksınız." Bunu bekliyordum ama bu kadar çabuk olacağını beklemiyordum. Olan olaylardan dolayı masadan keyifsiz bir şekilde kalktım. Benim için açılan kapıdan çıktım ve merdiven basamaklarını çıkarak hızlıca odama vardım. Yarın için birkaç eşyamı hazırlamalıydım. Yatağımın hemen yanında olan çekmecenin alt kısmını açtım. Açık penceremden dolayı uçuşan perde bana zorluk çıkarıyordu.
Çekmecenin içindeki kutuya elimi uzattım. Kutunun tahta zeminin üzerinde renkli elmaslar vardı. Parmaklarım tek tek elmasların üzerinde gezindi. Sonunda parmaklarım kilide ulaştı ve kilit kısmını hafifçe iterek kutuyu açtım. Kutunun içindeki kolyeye elimi uzattım kolyenin üst kısmında melek kanatlarına benzer işleme çiçekler vardı. Kolyenin üzerinde lacivert bir taş vardı ve kolyenin alt kısmı kristal gibi aşağı uzanıyordu. Kolyeyi elimin içinde sıktım. Bu kolyenin içi açılıyordu, elimi kapağa uzattım. Kolyenin içini açtığımda sol kapağının içinde kabartılı mor çiçek işlemesi vardı. Sağ kapağında ise küçük annemle beraber mutlu olduğumuz bir portre vardı. Bu kolye annemin kolyesiydi. Gözlerini kapatmadan önce bana vermişti. Bilmiyordum ki bu annemin son gözünü kapatışıydı. Portrede annemle sarılıyorduk. O bir yandan kızıl saçlarıma dokunuyor bir yandan ressama gülüyordu. Çok güzel günlerdi, en azından annem vardı.Mutlu günlerimiz aklıma gelince gözlerim doldu. Kafamı yukarı kaldırdım ve tavana baktım. Kafamı indirdim ve kolyeye tekrar baktım. Kolyeyi alıp göğsüme bastırdım. Bir kaç dakika böyle durmak bana iyi geldi.
Kolyeyi havaya kaldırıp yerdeki kilimin üzerine uzandım. Kolyeye dalıp giderken aklıma annemle olan bir kaç anı gelmişti. Bir keresinde, babam beni yanında götürmeyince bahçedeki elma ağaçlarından birine tırmanmıştım. En az şimdi ki kadar küçükkende inatçıydım. Hiçbir muhafız beni ağaçtan indirememişti. Bana resmen ağacın tepesindeyken yalvarmışlardı. En sonunda beni indiremediklerinde annemi çağırmışlardı. Annem ne yaptıysa indirmişti beni aşağı. O gün ki ettiği laflardan bir tanesi aklıma çiviyle yazılmışçasına kazınmıştı. Annem bana diyordu ki; "Prensesim benim, küçük kızım, canım Thalia'm insanlar istediğin yerde durmazlar veya sen onlarla gidemezsin. Onları bu küçük inatçılığınla durduramazsın. Onlar gitmek zorundadır veya bir gün sen gitmek zorunda kalırsın. Araya masum ayrılıklar girer karşı koyamazsın, ileride ayrılman gerekirse bil ki bu kader önceden yazılmıştır. Değiştiremezsin, engelleyemezsin. Ayrılıkların en kötüsüde ölümdür. Hele ki ölüme çare bulamazsın. Şu anda ölüm ne demek bilmiyorsun ama ilerde bilmek zorunda kalmazsın umarım." Sanki böylece gitmeden önce ölümünü müjdelemişti.
Bu kasvet havasını bir köşeye bırakıp yattığım yerden doğruldum. Yarın uzun bir yolculuğa çıkıyordum. Eşyalarımı yanıma almam lazımdı. Dolabımın yanına gidip ordan deri kol çantasını çıkardım. Çantanın içine kolyeyi kutusuyla beraber koydum. Çekmeceden eski haritamı ve pusula çıkardım. Pusula ve haritayı çantanın içine koydum. Ne olur olmaz diye bütün kılıçlarımı ve bıçaklarımı çantaya sığdırdım. Ek olarak şifa kaynaklı bir kaç önemli bitki koydum. Yarın büyük gündü, erkenden uyumam lazımdı. Üstüme rahat bir şeyler giydim ve yatağa girdim. Yarın atımı ahırdan çıkarmalıydım.