Bölüm 1: Sönmeyen Işıklar, Dinmeyen Sancılar
Sokağın başındaki kırık sokak lambası, her rüzgâr estiğinde cızırtıyla yanıp sönüyor, dar kaldırıma sapsarı, titrek bir ışık düşürüyordu . Ağustos gecesinin o yapışkan, basık sıcağı nemli duvara sinmişti. Mahallenin fırınından yükselen taze ekmek kokusu, köşedeki çöp konteynerinin ekşimsi kokusuna ve asfaltın gün boyu emdiği sıcaklığa karışıyordu.
Bahar, cebinde sıktığı anahtarın sivri ucunun avucuna batmasını hiç umursamadan adımlarını yavaşlattı. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Birkaç metre ileride, kaldırım kenarındaki ahşap kasanın üzerine oturmuş, sigarasının dumanını karanlığa üfleyen Karan’ı gördü . Göğsü daraldı. Soluk almak, ciğerlerine batan irili ufaklı cam kırıklarını yutmak gibiydi.
"Yine mi buradasın?" dedi Bahar. Sesindeki yorgunluk, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti.
Karan başını kaldırmadı. Sigarayı tutan parmaklarındaki sararmış nikotin lekesine bakıyordu. Omuzları içeri çökmüş, sırtı adeta bir yük altındaymış gibi bükülmüştü. Bahar onun bu hâlini, babasının içerideki bağırtılarını duymamak için sığındığı bir siper gibi görüyordu .
"Evin içi basıyor," dedi Karan. Sesi pürüzlü, kısıktı. "Sıcak."
Bahar içinden Yalan söylüyorsun diye geçirdi. Ama bunu söylemedi. Bazen doğrular, insanı dürüst kılmazdı; sadece karşıdakinin canını daha çok yakardı. Birkaç adım atıp tam karşısında durdu. Karan’ın yüzüne süzülen sokak ışığı, göz altlarındaki morlukları ve çenesindeki sertleşmiş kasları ortaya çıkarıyordu.
Karan nihayet gözlerini kaldırdı. Bahar ile göz göze geldiklerinde, aralarındaki o çocukluktan kalma sarsılmaz dostluk ile son zamanlarda aralarına giren adı konmamış, ağır duygu çatışmaya başladı . Karan'ın bakışları bir an için Bahar'ın titreyen alt dudağına kaydı, sonra hızla karanlık sokağa kaçtı.
"Neden aşağı indin Bahar? Annen saat kaç oldu bilmiyor mu?"
"Seni pencereden gördüm," dedi Bahar, sesini düz tutmaya çalışarak. "Oğuz’la tartışmışsınız yine. Mahallede herkes bunu konuşuyor."
Karan’ın çenesi seğirdi. Oturduğu kasadan birden ayağa kalktı. Boyu Bahar’ın çok üzerindeydi, gölgesi kızın üzerine bir karabasan gibi düştü. "Oğuz ne anlar?" diye tısladı. Sesindeki örtülü öfke, Bahar’ın kalbini titretti. "Oğuz bu mahalleden çıkıp gitmenin ne kadar kolay olduğunu sanıyor. Her şeyi mahvettiğimi düşünüyor."
Bahar geri adım atmadı. Aksine, aralarındaki mesafeyi hiçe sayarak Karan’ın bileğine sarıldı. Parmaklarının altındaki nabız deli gibi atıyordu. Karan’ın teni sıcaktı, teninden ucuz tütün ve köhne dükkânın odun kokusu geliyordu.
"Haklı çünkü!" dedi Bahar, gözlerinin dolmasına engel olamayarak. "Her şeyi tek başına taşımaya çalışıyorsun. Biz senelerdir üçümüz birlikteyiz Karan. Sen ne zaman bizi dışarıda bırakmaya karar verdin?"
"Sizi korumaya çalışıyorum!"
"Bizi korumuyorsun, bizi yok sayıyorsun!" Bahar’ın sesi caddede yankılandı.
Karan, Bahar’ın bileğindeki eline baktı. Bakışları yumuşadı, içindeki o sert, ulaşılmaz adam bir anlığına dağıldı. Kendine bile itiraf edemediği şey şuydu: Bahar’a bakarken hissettiği şey artık sadece bir mahalle arkadaşlığı değildi. Onu kaybetme korkusu, mahalleden kaçıp gitme arzusundan çok daha baskındı. Ama bu yoksulluğun, bu çıkmaz sokağın ortasında ona bir geleçek sunamayacağını bilmek, Karan’ı felç ediyordu.
"Gitmene izin veremem," diye fısıldadı Bahar. Bu bir yalvarış değil, bir tutunma çabasıydı.
Karan yavaşça elini çekti. Cebine attığı elinde, Bahar'ın çocukken kaybettiği ve Karan'ın yıllardır sakladığı o pirinç yüksük duruyordu "Çok geç, Bahar. Ben zaten çoktan gittim."
Uzaklardan bir arabanın fren sesi ve ardından bir mahalle köpeğinin acı havlaması duyuldu. Rüzgâr sertleşti, sokak lambası bir anlığına tamamen söndü. Karanlıkta ikisinin de nefes alıp verişleri kaldı sadece.
Karan, Bahar’ın bu samimi itirafına rağmen mahalleden kaçma planını gizlice sürdürürken, Oğuz’un Bahar’a olan sessiz ama derin ilgisini fark etmesi, yıllardır süren üçlü dostluklarında geri dönülmez bir kırılmaya yol açacak mı?