İçeriğe geç

Kırık Kamera

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Kırık Kamera

Bölüm 1

1.BÖLÜM ‘’GEÇMİŞ DEĞİL GELECEK’’

Elimdeki makası tezgaha bırakıp esnedim. Kaçtı saat altı…yedi belki de sekiz. Kafamı kaldırıp saate bakmaya bile mecalim kalmamıştı. Saatlerdir bir odanın içinde incelediğim kadavralarla göz göze geldim.

Gece mesaisinin bitmesine yakın gelen yeni ceset yüzünden saatlerdir bu otopsi odasındaydım. Kafamı kaldırıp saate baktım 21.42. Kafamı çevirip masada ki kimliği belirsiz kadın cesedine baktım bu sefer. Sabah 6 sularında getirmişlerdi. Otopsisini anca bitirebilmiştim.

Ama hala işim bitmemişti. Daha laboratuvara gitmesi gerekenleri raporlamam gerekiyordu. Bilgisayarın başına geçip raporlara gömüldüm bu sefer. Cesetten aldığım bütün örnekleri tek tek raporlayıp kayıt ettim.

Toksikoloji ve patoloji olarak ayırıp hazırladım hepsini. Saatlerdir aklıma gelmeyen telefonuma gitti bu sefer elim. Annem aramıştı 3 defa daha sonra dönsem iyi olur. Laboratuvarı aradım.

‘’ Alo adli tıpa bir görevli gönderilmesini istiyorum. Sabah 6.32 de nakledilen kimliği belirsiz ceset numarası 2026/0127-M olan maktulün otopsisi tamamlandı. Toksikoloji ve patoloji örnekleri hazırlanmış ve raporlanmış durumda gelip teslim almalısınız.’’

Karşıdan aldığım onayla birlikte telefonu kapattım. Kafamı ellerimin arasına alıp ovuşturdum. Uykusuzluktan kafama ağrılar giriyordu artık.

Gelecek olan görevliyi beklerken ön otopsi raporunu oluşturmaya başladım geç bile kalmıştı cinayet şubeye biran önce teslim etmem gerekiyor bunu da. Gözüm tekrar cesede kaydı gençti daha ama hayat ona güzel bir gençlik vermemişti maalesef.

Raporu yazmaya başladım. Ellerim klavyede hareket ettikçe sanki kızın yaşadıklarını içimde hissediyordum. Yıllardır her cesette olduğu gibi. Ve mesleğim boyunca da bu durum değişmeyecekti. Her cesette aynı şeyi hissedecektim.

Cesede bakıp derin bir nefes aldım bulguları yazmaya başladım. Yazdığım her bilgi de içim biraz daha sızladı. Bu genç yaşında böyle bir sonla karşılaşması insana kendini sorgulatıyordu. Rapor bittiğinde bende bittim.

Laboratuvardan gelen görevliye delilleri teslim ederken cinayet şubeden gelecek komiser içinde raporları çıkardım. Saate gözüm kaydığında 1’i geçtiğini gördüm. Raporu çıkarıp altına imzamı attıktan sonra dosyaladım. Komiseri beklerken son bir kez daha kontrol ettim. O sırada yanıma gelen komiserle düşüncelerimden sıyrıldım.

‘’Mert bitmiş otopsi, var mı elle tutulur bir şeyler?’’

‘’ Emre komiserim uğramazdınız buralara siz. Hayırdır? ’’ Gerçekten de öyleydi sevmezdi otopsiyi Selim baş komiser zorla göndermişti kesin. Yüzünün aldığı halden tahminimin doğru olduğu belliydi.’’ Sorma baş komiserimin işi işte inat yapar gibi gece nöbeti kitliyor bir de otopsiye yolluyor. Neyse boş ver onu şimdi ne var elimizde?’’ Dosyayı eline verdim o göz gezdirirken maktule ilerledim.

‘’ Dosya da yazıyor hepsi ama özet geçeyim. Ölüm saati tahminen 24-35 saat önce. Yaşı için kemik dokusuna bakılacak. Cinsiyet kadın. Çok fazla darp var vücudunun neredeyse her yerinde özellikle karın boşluğu ve göğüs kafesinde. Akciğerleri delici bir cisimle patlatılmış tornavida benzeri bir cisim.’’ Ayak bileklerini açtım. ‘’İki ayak bileği de kırık izlerden anladığım halat iple oldukça sıkı bağlamışlar, ayrıca bi cisimle vurmuşlar kırıklar o zaman oluşmuş olmalı.’’

Beni dinlerken dosyaya bakıyordu aynı zamanda. ‘’ Neyle vurmuşlar?’’ işte bu soruya cevabım yoktu maalesef. ‘’Bilmiyorum çok fazla morluk var anlaşılmıyor.’’ Durdum. Nefes almak istedim ama da çok boğuldum sanki.

‘’Tecavüz ya da taciz belirtisi yok, iki işaret parmağının tırnakları sökülmüş. Yüzünü asitle yakmışlar. Bazı bölgelerinden sıvı topladım laboratuvara gönderdim. Mide muhteviyatından anladığım kadarıyla ölmeden önce en az üç gün sadece su içirmişler herhangi bir yemek bulgusuna rastlamadım. Boynundaki izlerden anladığım kadarıyla boğulmuş hem de bir defa olmadığı kesin. Ama ölüm sebebi akciğerlerine aldığı darbe. Yüzündeki yanığı da tanınmasın diye yaptıklarını düşünüyorum çünkü izleri henüz taze.’’

Beni sonuna kadar dinledikten sonra dosyayı kapattı. ‘’Başka bir şey var mı?’’ unuttuğum bir şey var mı diye düşündüm. Yoktu. ‘’Hayır hepsi bu kadar detaylı rapor sonucu henüz çıkmadı. ‘’ kafasını sallayıp dışarı çıktı. Maktulün üzerini örtüp önlüğümü çıkardım. İşim bu kadardı.

Üzerimi değiştirip telefonumu açtım. Saat iki buçuk olmuştu anneme iyi olduğuma dair mesaj atıp arabama bindim. Tek istediğim evime geçip güzel bir uyku uyumaktı. Eve geldiğim de saat çoktan üçü geçmişti. Eve girip neredeyse kapanacak olan telefonumu şarja taktım. Son bir güçle üzerimi değiştirip uykunun kollarına bıraktım kendimi.

Tık. Tık. Tık.

Derinlerden gelen bir ses vardı zihnimin içinde. Zorla da olsa gözlerimi açtım. Kafamı cama çevirdim, lacivert perdelerimden sızan ışığa bakılırsa güneş doğmuştu.

Komodindeki saate baktım 08.24. Sabahın bu saatinde ne bu gürültü. Üstümdeki yorganı tekmeleyip yataktan aşağı attım. Ayaklarımı sürüye sürüye kapıya ulaşıp açtım. Karşı komşum Makbule teyze elinde pazar arabasıyla tam karşımda duruyordu.

‘’Mert oğlum günaydın. Bana bugün pazarda eşlik eder misin çocuğum alacaklarım biraz fazla.’’ İyi kadındı Makbule teyze severdi de beni sert mizacıma soğuk yapıma aldanmazdı pek. ‘’ Tamam Makbule teyzem. Sen kapıya in üstümü değişip geliyorum hemen.’’ ‘’Tamam oğlum aşağıdayım ben.’’

Kapıyı kapatıp odama yürüdüm. Altıma siyah eşofman takımı giyip anahtarlarımı ve telefonumu aldım. Ayakkabılarımı da giyip aşağı indim. Dört katlı bir apartmanın ikinci katında oturuyordum. Ailemle birlikte yaşamıyordum.

Sağ olsun Makbule teyze kendi evlatlarından pek ayırmazdı beni. Beni kendi evladı gibi görür her daim yardımcı olurdu bana. Ev sahibim de oydu zaten. Yaptığım meslek yüzünden bazen benden korktuğunu söylese de tavırları aksini gösterir hep.

Aşağı indiğimde beni beklediğini gördüm. Elinden Pazar arabasını aldım. ‘’ Hadi bakalım Makbule Sultan halledelim senin şu alışverişi.’’ Hemen alt sokağımızda olan pazar yerine doğru yürümeye başladık. Mahalle genelde sessiz sakin olurdu. Yine de herkes birbirini tanır, sever, saygıda kusur etmezler.

Lakin beni pekte sevdikleri söylenemez. İnsanlarla çok içli dışlı olmayı sevmezdim. Gereksiz samimiyet, laubalilik de sevmezdim. Üstelik yaptığım iş yüzünden çoğu korkardı benden. Sonuçta insanları parçalıyordum üstüne bir de soğuk yapım ve sert mizacım da eklenince sevmemeleri gayet de doğaldı.

Bu da benim işime geliyordu açıkçası kendi halimde geçiniyordum. Tabi Makbule teyzem hariç. Eğlenceli tarafımı sadece sevdiklerime gösterdiğimi bildiğinden bana ayak uydurur, beni evladı gibi sever herkesten önce beni düşünürdü. Antalya’da olan ailemin de içini belki de en çok rahatlatan buydu.

Pazara geldiğimizde meyve-sebze tezgahlarını tek tek dolaşmaya başladık. Makbule teyze beğendiklerini alıyor, pazar arabasına yerleştiriyordu. Bende arkasından takip edip eşyalarını taşıyordum. Sebzelerini tamamladıktan sonra kumaşçıya girdi ben dışarda onu beklerken etrafa bakıyordum.

O sırada gözüme bir şey takıldı. Eski ya da daha doğrusu antika gibi görünen eşyaların olduğu bir tezgah vardı. Severdim böyle eski şeyleri. Evimde de vardı bir sürü. Ne zaman eski bir eşya alsam geçmişin tozlu sayfalarını açıyor gibi hissediyordum. O eşyanın eski sahiplerine dokunuyor, onların elinden tutuyor gibi hissediyordum.

Tezgahın arka taraflarında bir fotoğraf makinesi gördüm. Tozlu, çizilmiş ve neredeyse parçalanacak gibi duran eski bir analog kameraydı. Bir zamanlar birilerinin anıları toplarken ne kadar göz önündeyse şimdi o unutulan anılar gibi kendi de tezgahta ki eşyaların arasında unutulmuş gibiydi.

Dayanamadım. Kamerayı elime aldım. Metal gövdesi buz gibiydi. Sanki yıllardır güneş görmemiş, içinde sakladığı şeylerin soğukluğu metal kısmına vurmuş gibiydi.

Kafamı kaldırdığımda tezgahın arkasındaki yaşlı adamla göz göze geldik. Yüzündeki kırışıklıklar derinleşmiş, gözleri boş bir şekilde bana bakıyordu. Hafifçe gülümsedim. ‘’ Çalışıyor mu bu makine?’’. İlk başta birkaç saniye cevap vermedi.

Bakışları da değişti. Yavaşça konuşmaya başladı ‘’Çalışıyor tabi.’’ Sesi sanki çıkmak istemiyor gibiydi. Bakışları ve konuşma tarzı gerilmeme neden oldu. Yine de tebessüm etmeyi başardım. Sonuçta hep yaptığım şey bu değil miydi? Ölü bedenlerin arasında sahte gülümsemeler sunmak.

‘’Ne kadara verirsin bunu amca bana?’’ Bana baktı uzun uzun gözleri alma dermiş gibiydi, yapma der gibi. ‘’O kamera insana ölüm de getirir yaşam da almak istediğine emin misin evlat?’’ Her kelimenin üstüne bastırarak konuşmuştu. Güldüm. Aklınca laf cambazlığı yapıyordu.

‘’Niye lanetli falan mı amca?’’. Bu sefer cevap vermedi. Bir süre kameraya baktı ve arkasını dönüp eşyalarla ilgilenmeye devam etti. Elimdeki kamerayı bırakıp arkamı döndüm. Bir iki adım attım. Gidemedim. Arkamı döndüğümde yaşlı adam kamerayı bana uzatıyordu. ‘’200 versen yeter ama unutma kamerayı aldığın an sana geleni kabul etmiş olursun.’’

İçim daha da huzursuz olmasına rağmen aldım kamerayı. Parayı uzattım. ‘’Merak etme amca ikisiyle de yeterince haşır neşirim ben.’’ Arkamı dönüp uzaklaştım. Ben kameraya bakarken yanımdan bir ses geldi.

‘’ Mert oğlum aldım kumaşları da hadi gidelim.’’. Kameradan bakışlarımı çekip Makbule teyzenin elindeki kumaşları da arabaya koyup ilerlemeye başladık. Aklımda hala tezgah da ki adamın bakışları vardı. İçimi ürperten bakışları… Makbule teyzenin sesiyle kendime geldim.

‘’Mert hadi bana geçelim evladım sana bir kahvaltı hazırlayayım ne dersin.’’. Teklif cazipti. Ama Kağan’a da söz vermiştim. ’’ Başka zaman olsun teyzem, evi toplayıp dışarı çıkacağım. Kağan’ı biliyorsun kafeye kahvaltıya çağırdı. Gitmezsem arza çıkarıyor.’’

‘’Tamam oğlum o zaman akşam yemeğine gel sana kuru fasulye pilav yapayım.’’ Ona hızla kafa salladım gerçekten çok severdim. Eve geldiğimizde önce onun eşyalarını bıraktım. Ardından kendi evime geçtim. Elimdeki makineye baktım. İçimi huzursuz eden bir farklılık vardı bu makinede ama bir türlü anlamıyordum.

Denemek için açtım. İçerisinde film vardı. İki balkonu vardı evimin. Biri bizim mahalleyi biri arka mahalleyi gösteriyordu. Arka balkona çıkıp sokağın fotoğrafını çektim.

Flaşın beyazlığı oda aydınlık olmasına rağmen içeriyi doldurdu. Garip bir şekilde günlük güneşlik olan hava ben fotoğrafı çektikten sonra kapandı. Huzursuzluğum gittikçe artmaya başladı. Makineyi mutfak tezgahının üstüne bıraktım. Dünkü yorgunluğum, amcanın söyledikleri kafamı allak bullak etmişti.

Bir duş alsam iyi olacaktı. Kısa bir duşun arından lacivert kumaş pantolonumu ve beyaz gömleğimi giydim üstten iki düğmesini açık bıraktım. Anahtarlarımı, telefonumu ve makineyi de alıp evden çıktım. Kağan’ın kafesinin yakınlarında fotoğraf bastırabileceğim bir fotoğrafçı vardı biliyordum. Ona götürecektim. Kapıdan çıktığımda hava yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Sabah günlük güneşlik olan hava biran da bozmuştu.

Arabaya binip sürmeye başladım gözüm sürekli kameraya kayıyordu. Aklımda yaşlı adamın dedikleri dönüyordu. Allah’ım tam bir deli saçmasıydı. Önce fotoğrafçıya uğradım. Fotoğrafı bastırmasını istedim.

‘’Usta kamera eski bir arızası varsa onu da yaparsan sevinirim.’’. ‘’ Tamadır abi. Şöyle üç dört saate gel al malzemelerini.’’. kafa sallayıp kafeye geçtim. Kağan çoktan masayı ayarlamış beni bekliyordu.

‘’Şükür be kardeşim. Bir gelemedin.’’ Güldüm bu haline işimden dolayı haftada bir gün izin kullanabiliyordum sadece. Haliyle bu sitemi normaldi.

‘’Napayım oğlum sabah sabah Makbule sultan dikildi kapıya hadi pazara diye onu koyup geldim.’’ O da bilirdi Makbule teyzeyi bana geldiğinde tanışmışlardı iyi de anlaşmışlardı. Kahvaltımızı yaparken yavaş yavaş sohbet de ediyorduk. Geçen ay işe aldığı garsondan pek bir dertliydi.

‘’ E kardeşim ne yaptı bu kız da bu kadar sinirlisin sen? Hala burada çalıştığına göre kötü bir şey yapmamış demek ki. Sıkıntı ne?’’ Bunları söylerken bir yandan da kıza bakıyordum. Kendi halinde çalışan sakin görünen bir kızdı.

1.70 boylarında zayıf sıradan görüntüsüne tezat mor saçları olan bir gibiydi. ‘’Mert bakma öyle sakin durduğuna iki gün önce bir adamın kafasından aşağıya kahve boşaltıp yaka paça dışarı atmış. Ertesi gün öğrendim numarasını istediği için yapmış.’’

Kağan’ın konuşmasıyla kahkahayı bastım. İyi yapmıştı kız. Adam bir daha destursuz kimseden numara isteyemezdi. ‘’E oğlum ne güzel işte kız izin vermemiş taciz etmesine nesi kötü bunun anlamadım.’’ Durdu biraz kıza baktı. Sonra bana döndü ‘’Ne bilim oğlum değişik bir kız gıcık ediyor beni kendine.’’.

Bu işte vardı bir iş Kağan kimseye kolay kolay gıcık olmazdı. Ya bu kız iyi delirtmişti bunu ya da bu salak bu kızdan hoşlanmıştı. İkinci ihtimal sırıtma isteğimi arttırsa da kafam yiyebileceğim sandalyeyi düşünüp bu isteği bastırdım hemen.

Geçen hafta araba değiştirmek istediğimden bahsettiğim için araba bakıp fiyat değerlendirmesi yaptık biraz. Geleli neredeyse dört buçuk saat olmuştu. Öğle yemeğini de orda yiyip ayaklandım. Saate baktığım da bir buçuk olduğunu gördüm. Vedalaşıp fotoğrafçıya ilerledim.

‘’Merhaba. Sabah makine bırakmıştım ben.’’ Adam bana bakıp arkaya geçti. Geri döndüğünde elinde zarf ve makine vardı. Ama yüzü bir garipti. Bana baktı. ‘’Abi sen bu fotoğrafı sabah çektiğine emin misin?’’. Soruyu duyunca şaşırdım. Ne diyordu bu adam.

‘’Hayırdır abi bir sorun mu var, makinede sıkıntı mı var? ‘’. Adam bana tekrar baktı. Derin nefes alıp verdi.’’ Yok makine gayet sağlam hatta bu kadar eski olmasına rağmen nasıl sağlam kalmış şaşırtıcı, sadece çektiği fotoğraf değişik kendin bakınca anlarsın zaten.’’ Fotoğrafı ve makineyi alıp ücreti ödeyip çıktım.

Adamın dediklerinden sonra kafam daha da karışmıştı. Arabaya binip eve doğru sürdüm. Camdan gökyüzüne baktım. Tıpkı içim gibi gökyüzü de karamsardı. Ben kafedeyken duran yağmur tekrar yağmaya başlamıştı.

Eve geçip fotoğrafı ve makineyi sehpaya koydum. Ama ne makineye ne de fotoğrafa elim gitmedi bir türlü. En iyisi bir uyumaktı. Dün ki otopsiden sonra adam akıllı uyuyamamıştım üstüne sabah da erken kalkmıştım. Yatak odasına geçip üstümü bile değiştirmeden yatağa bıraktım kendimi. Bugün olanları ve makineyi düşünürken kapandı gözlerim.

Kafamın dibinde öten ses yüzünden açıldı bu sefer gözlerim. Makbule sultan arıyordu. Telefonu meşgule atıp saate baktım 19.38’di ayağa kalktım. Elimi yüzümü yıkayıp üstümü değiştirdim. Ev anahtarlarımı da alıp çıktım.

Karşı daireye geçip kapısını çaldım. Buradan bile mis gibi kokular geliyordu. Kapıyı açıp beni içeri aldı. ‘’Doğru mutfağa oğlum sofra hazır bile sütlaç bile yaptım sana.’’ Bu kadın gerçekten işini biliyordu. ‘’Bir tanesin sen Makbule Sultan uzun zamandır yememiştim.’’

Makbule teyzeyle yemeklerimizi yiyip üstüne bir de çay içmiştik. Yarın adli tıpa götüreceğim dosyalar için erken ayrıldım yanından. Elime yaptığı sütlaçlardan iki kase daha verip uğurladı beni. Eve girip sütlaçları sehpaya bıraktım.

Hem onları yiyip hem de dosyaları hazırlamaya başladım ama bir gözüm kenardaki kamera ve zarftaydı. İşim bittiğinde saat on bire geliyordu.

Hem son durumlara bakmak için hem de evin içinde ses olsun diye televizyonu açtım. Bir yandan da masadaki zarfı elime aldım. Tereddüt içerisinde de olsam zarfı açtım. Fotoğrafı çıkarıp baktığım da ise zaman durdu sanki. Fotoğrafta bir kız vardı. Sokağın tam ortasında yerde yatıyordu.

Uzun siyah saçları yüzünü kapatıyordu. Üzerinde beyaz üzerinde kırmızı lekeler olan bir elbise vardı. Yağmurun altında hareketsizce duruyordu. Hava karanlıktı üstelik sokak lambasının ışığı kıza vuruyordu. Yollarda ki su damlaları biz buradayız dercesine parlıyordu.

Ellerim titremeye başladı. Çünkü bu fotoğrafı sabah çektiğime de sokakta kimse olmadığına da emindim. Fotoğrafı tekrar tekrar inceledim. Sanki değişecekmiş gibi defalarca kez inceledim. Sonra arkasındaki silik yazıyı fark ettim.

“24 Ekim 1998” kaşlarım çatıldı. Bu imkansızdı. Bugünün tarihi değildi bu. Hatta yıllar öncesine aitti. Nefesim biraz daha kesildi. Tekrar fotoğrafa baktım. O an kanımı donduran başka bir gerçek çarptı yüzüme. Dün saatlerce otopsisini yaptığım, raporlarını hazırladığım cesedin ta kendisiydi bu. Yine yüzü yanıktı, vücudunda izler vardı, leke sandığım şeyler kandı. Almaya çalıştığım nefes boğazımda takılı kaldı.

Odanın buz kestiğini hissettim. Yaşlı adamın dedikleri doluştu aklıma. İmkansızdı. Olamazdı o sözler birer deli saçmasıydı. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Gözlerim kameraya kaydı. Ben yaptım der gibi duruyordu.

Onun geleceğini ben çektim ama sen geç buldun der gibi. Merceğinden yansıyan ışık ruhumu delip geçiyordu. Nefes alamıyordum. Televizyonun sesi boğuklaşmaya gözüm kararmaya başladı. Bayılmadan önce hatırladığım son şey ise kulağıma üflenen bir nefes ve birkaç kelimeden oluşan bir cümle.

‘’Geçmişi değil geleceği görüyorsun. Er ya da geç.’’

Merhabalar bu benim ilk kurgum ilk kitabım umarım beğenirsiniz keyifli okumalar dilerim❤️

Yorum yapıp düşüncelerinizi belirtirseniz çok sevinirim 🌸

Bölüm sonu

3 yorum