Çoğu insan duygularını yaşamayı öğrenirken ben kaybetmeyi öğrendim, buna zorlandım. Hayır, şikayetçi değilim. Çok değer verdiğim iki kişi öğretti bana bunları. Hayatın gerçekleri yüzüme vuruldu; kim olduğumu, nasıl bu kişi olduğumu karşıma geçip söylediler.
Kırgınım. Bunu bana söyleyen, anlatan insanlara değil, hayata kırgınım. Ailem ve tek arkadaşım gözlerimin önünde katledildiğinde beni onların yanına götürmediler diye de öfkeliyim. Evet, bu yaşananlar bir katliamdı. Ama beni böyle bir durumda bırakmak da işkenceydi.
Sezer abimin beni eğitirken “Hiç arkadaşın olmayacak, kimseye kendini tanıtmayacaksın. Bir kişiye bile. Güvenmemeyi öğreticem sana. Duygusuz olmayı.” Dediğini asla unutmuyorum. Bu haksızlık değil miydi?
Bu kurala rağmen iki tane arkadaş edinmiştim. Ece ve Mert. Mozaik’te çalışan iki garson. Ve benim arkadaşlarım. Benim hayatta olduğumu hatırlatan 3 ve 4. İnsanlar.
1.kişi Sezer abim ve 2.kişi tabii ki de canımdan çok sevdiğim Ahmet Aslan. Ahmet’le kan bağımız olmasa da kardeşimdir.
Bugün bir isim daha öğrendim, bugün bir yabancıya daha ismimi söyleyip beni tanımasına izin verdim. Bunu neden yaptım bilmiyorum. O yabancının omzuma dokunan eli beni içine düştüğüm çukurdan kurtardı diye mi? Bunu her el yapabilir miydi?
Ahmet ve Sezer abinin buna çok kızacağını bilmeme rağmen Ahmet’e anlatmak istedim. Her seferinde yabancılar hakkındaki gösterdiği tepkiden daha değişik bir tepki vermişti.
Pusat’ın adını duyduğunda kapıyı kapattı, birisinin duymasını engelledi. Ve soyadını sordu. Bunu neden yaptığını bilmiyorum. Bir daha görüşmememi istedi, bir kez daha yalnız kalmamı istedi.
“Babama da bundan asla bahsetme.” Diye cümlesini bitirdiğinde bu sinirin normal bir sinir olmadığını anladım ses tonundan.
Sorun yeni bir arkadaş mıydı yoksa Pusat ismi miydi?
“Ahmet bundaki sorun ne?” diye sordum anlam veremeyerek. “Tamam, istemiyorsunuz. Bana öğrettiğiniz bu değil ama ben sürekli yalnız kalmak zorunda mıyım?”
“Ben varım Selin. Babam var. Yalnız değilsin sen.” Dedi ellerini koluma koyarak. Bu geçerli bir açıklama değildi benim için. Bana asla yalnız olduğumu hissettirmiyorlar, haklarını yiyemem ama onlardan aile sıcaklığı alıyordum. Arkadaş değil.
“Siz benim için farklısınız, bir aile. Ama ben bir arkadaşım olsun istiyorum.” Diye anlatmaya başladım kendimi. “Hem normal verdiğin tepkilerden değil bu Ahmet, sorun tam olarak benim biriyle tanışmam değil gibi. Pusat dedim. Bu isimi içeren bir dosyamız yok, bu ismi neden garipsedin?” Tepkim beklenmedikti, Ahmet gözlerini kaçırdı.
“Hayal gücün mü fazla senin? Bir isimle ne gibi bir zorum olabilir deli misin kızım?” Alnından düşen terle konuştu. “Kimseye kendini kaptırmanı istemiyorum, babam da istemez. Görüşme o çocukla.” Diye ekledi.
Garip geldi karşımda sergilediği tepkileri. Ama çok fazla üstüne düşmedim, klasik Ahmet. Sanırım değişik düşüncelerime son vermem lazım gerçekten.
__
Odamda bilgisayarımı karşıma almış, yanımdada dosyalarım yine dava üzerine çalışıyordum. Bilgisayarımda gözüme takıldı bir yazı. Yattığım yerde doğruldum ve gözlerimi kısıp baktım. Bu dava hakkındaki yazılan haberlerin hepsine bakmıştım ama bir siteyi kaçırmıştım. Daha önce ziyaret etmediğim bir site başlığı gördüm ve gözlerimde doğan ufuk umutla beraber tıkladım.
“İntikamlarını Böyle Aldılar.” Diye bir başlık atmışlar. Ne intikamı? Ailemin bir kan davası, hasımı yoktu bildiğim ve hatta sonrasında araştırdığım kadarıyla.
İçim buruk bir şekilde haber yazısına bakmaya devam ettim. Hep okuduğum şeyler, yazılan yazıları ezberledim artık. Ama bir yazı dikkatimi çekti.
“D******’ler bu sefer karşılıksız kalmadı. İntikam kanlarla alındı…” Diye devam ediyor yazı.
D’ler de kim? Ailemle ne gibi bi bağlantıları var da böyle alçakla bir katliamı yaptılar? Ailemi ve arkadaşamı öldüren insanlar kimdi?
Gözlerim dolunca Sezer abimin ağlamak yok kuralını gün içinde 2. Kez çiğneyecektim. Bu haber sayfasının çıktısını aldım yazıcımdan. Kağıdın üstüne durduramadığım gözyaşlarım dökülürken dosyama ekledim.
Kalbim ağırmaya başladığında bilgisayarımı ve dosyamı bir kenara koyup yatağıma sırtüstü uzandım. Tavanı izledim.
Dakikalar geçti, belki de saatler. Hala tavanı izliyorum. Gözlerimden akan yaşlarla beraber izliyorum. Oda boş ama kulağımda annemin, babamın bağırışları; Aybüke’nin ve Tuğrul’un ağlama sesleri var.
Gözlerim artık kendi kendine kapanmaya başladığında kendimi uykunun kollarına bıraktım.
__
“Selin! Selin! Selin! Selin!…” Hiç durmayan bu bağırış sesi Ahmet’e aitti. Gözlerimi biraz daha sıkı kapatıp yastığı kulağımın üstüne bastırdım, duymamak istedim ama Ahmet’in sesi soluksuz bir şekilde çıkmaya devam etti.
Dayanamayıp “Ne var?” diye bağırdım en sonunda. “Gir.” Dedim sakince bu sefer.
Ahmet kapıyı aralayıp ilk kafasını soktu, kaşlarını çatıp hızlıca ayak ucuma geldi. Kıyafetlerimi değiştirmediğimi ikimizde aynı anda farketmiş olmalıyız ki bakıştık.
“Ayı! Saat 2 oldu hala uyuyorsun. Üstünü bile değiştirmeden yatmışsın bir de!” Diye beni azarlamaya başladı. Hayır yani saat ister 2 ister 6 olsun ne olacak ki? İşim bile yoktu zaten.
Bir hafta önceye kadar bir fotoğrafçıda çalışıyordum. Hobilerimden bir tanesi de fotoğraf çekmektir. Patron bana sarkıyordu, abartmaya başlayınca bunu Ahmet’e söyledim ve adamı hastanelik etti, beni de işten aldı.
Uzun lafın kısası şuan erken kalkmak için bir sebebim yoktu.
“Ahmet. Canım benim. Benim ne gibi bir erken kalkma zorunluluğum olabilir?” baygın gözlerle söylenmeye başladım. “Uyuyakalmışım o yüzden kıyafetlerimi değiştirmedim. Kusura bakma hijyen bekçisi.” Diye ekledim.
“Laflara bak laflara! Hadi kalk, dışarı çıkarsın diye tahmin ediyorum. Stiles’ı da al yanına. Bu ay hiç kimse çıkarmıyor şu hayvanı gezdirmeye.” Stiles adında bir köpeğimiz var. Ahmet’le sahiplenmiştik. Labrador Retriever. Adı da Teen Wolf dizisindeki crushım Stiles Stilinski’dengeliyor.
“Tamam.” Dedikten sonra Ahmet’i odadan çıkarıp duşa girdim. Kendimi direkt soğuk suyun altına atıp uykumu açtım.
__
Kulaklıklarımda en sevdiğim şarkı olan Toprak Yağmura – Can Ozan çalıyorken kendimi hep huzurlu hissediyorum. Bir de Stiles yanımdayken modum hemen hemen tepe seviyesinde oluyor.
Keyifli bir yürüyüşün ardından gülümsemeyle Mozaik’in kapısından içeri girdik. Bu kafenin en sevdiğim özelliği içeri evcil hayvanların girebilmesiydi.
Mert ve Ece’ye selam verdim. Ece kahve yapmakla meşguldü ama Mert yanıma geldi. Kulaklıklarımı çıkarıp “Naber Mert?” dedim samimi bir gülümsemeyle. “İyidir senden naber?” diye cevap verdi ve Stiles’ın önüne çöküp devam etti. “Benim arkadaşımı getirmişsin, sağol!” Dedi gülerek.
“İyi ben de. Masama geçiyorum, kahvemi isterim.” Dedim şakayla karışık bir istekle. “Tabii ki patron!” dedi ve kalkıp tezgaha geçti.
Her zaman bu masa nasıl boş oluyordu şansıma bilmiyordum ama bu sefer de boştu. Ya da bir anlığına yanlış görmüştüm. Hep, dün de oturduğum sandalyenin karşısındaki sandalyede bir adam oturuyordu. Yüzü tanıdım. Pusat oturuyordu masamda.
Bu yüzü sadece ikinci kez görüyorum. Ama içimde garip bir his uyandı. Bu his bu görüşün sonuncu olmadığını söylüyor, hatta neden bilmiyorum; ben de sonuncu olsun istemiyordum. Bu his benli değil, bu duygunun adını bilmiyorum.
İçimdeki değişik sesi susturdum ve masaya yöneldim.
Masamı nasıl sahiplendiysem sinirimi bozmuştu bu olan. Hafif bir gülümsemeyle sandalyeye oturdum.
Yeni konuşmalarda tecrübesiz olmama rağmen hiç utancım yoktur. “Tesadüf müdür peki?” Diye lafa girdim. Bir yandan da Stiles’ın tasmasını sandalyeye bağladım hafifçe.
Pusat, lafa ilk benim girmemi beklemediğini bağıran yüz ifadesiyle bana bakarken ağzı aralandı. “Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı,” diye cümlesine başladığında şok içinde ona baktım. “Yine aynı masaya otururdum Selin. Ee nasılsın?” Dedi ve göz kırptı.
“Şaşırttın beni, İyiyim. Sen nasılsın?” Dedim. “Seni daha çok şaşırtırım izin verirsen.” Bir şey dememe izin vermeden konuşmaya devam etti. Gözleriyle Stiles’ı göstererek “Sevebilir miyim? Çok tatlı ve geldiğinden beri çok uslu davranıyor.” Dedi.
İlk dediğini umursamadan “Sevebilirsin, arkadaş canlısıdır.” Dedim sadece.
Stiles’ın hafif sarı karışmış beyaz tüylerinden sevmeye başladı. İçimden bir ses beni dürttü ve onu izlememi söyledi. Sesime itaat edip Pusat’ı izlemeye başladım.
Çok güzel görünüyordu, sakalları yüzüne çok yakışıyordu. Kaydırak gibi bir burnu var ve çok sevimli yapıyor onu.
Daha fazla incelememe izin vermezmiş gbi Pusat gözlerini Stiles’tan bana çevirdi. Yüzüne imasını anlamadığım bir gülümseme oturdu ve sandalyeye sırtını yaslayıp rahatça oturdu. Gözlerimi ister istemez kaçırdım. Utanmadım ama nedenini de bilmiyorum. “Dün gece çok sıkıldım, uyku tutmadı biliyor musun? Yazacak, arayacak bir kişi de bulamadım. Sonra sen geldin aklıma ama maalesef ki numaran yoktu.” Ne isteyeceğini anlamıştım ve koyu kahverengi gözlerine odaklandım. Başını omzuna yatırıp konuşmaya devam etti. “Sakıncası yoksa numaranı alabilir miyim arkadaşım?” Dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim. Yarım dakika hiçbir şey söyleyemeden yüzüne baktım ve en sonunda tek kaşını kaldırıp bana bir bakış attı. Cevap vermemi bekliyordu ama ben susuyordum. Konuşsana Selin, niye böylesin? Niye konuşamıyordum?
“Olur.” Diyebildim sadece kekeleyerek. Uzun zaman sonra ilk defa utandığımı hissettim galiba.
“Harika!” diyerek telefonu çıkardı ve telefon uygulamasına girip bana uzattı. Numaramı girdiğimde yeni kişi yarat tuşuna bastım ve ad soyad yazan sayfa açıldı. Ad kısmına Selin yazdım fakat soyad kısmına Aral yazmadan önce bir yarım dakika daha durdum öylece.
“Selin, eğer bir gün beni dinlemeyip biriyle tanışacak olursan soyadını kimseye söyleme sakın.” Demişti Sezer abim.
Sadece önemsiz bir kural gibi geldi ve soyadımı da yazıp kaydettim. Telefonu Pusat’a uzatırken “Ara, ben de kaydedeyim.” Dedim. Dememle telefonumun titremesi bir oldu.
Telefonu çıkardığımda titreme durdu, ben de telefonu ona uzattım. “Adımı biliyorsun.” Dedi. “Biliyorum zaten ama tam isminle kayıtlamanı istiyorum arkadaşım.” Dediğimde alaycı gülüşüyle telefonumu elimden aldı.
Telefonum onun ellerinden bana geri geldiğinde yazan yazıya baktım. Tam adının Pusat Karan Demirel olduğunu öğrendim.
“Bilinen bir aile misiniz?” diye sordum telefonu cebime koyarak. Bunu sormamın nedeni soyadının tanıdık gelmesiydi. Bir yerde duyduğumu ya da gördüğüme eminim ama nerde bilmiyorum.
“Mutlaka görmüşsündür bir haberde falan.” Diye geçiştirdi ama yüz ifadesi konuşmak istemediği bir konuymuş gibi duruyordu.
Masada ikimizde sessizleştiğimizde kalbimin tekleyeceği bir düşünce geldi aklıma. Soyadının baş harfi ve Pusat’ın az önce söylediği şey.
Ailemin ölümüyle Pusat’ın ya da ailesinin bir ilgisi olabilir miydi?
