Dünya, bazen bir radyo frekansının iki kanal arasında sıkışıp kalması gibiydi. Cızırtılı, belirsiz ve her an kopmaya hazır. Okul bahçesinin asfaltından yükselen o geniz yakan sıcaklık, Eylül ayının son demlerini taşıyordu. Yeni ütülenmiş okul gömleklerinin kokusu, pahalı parfümler ve taze biçilmiş çimlerin aroması havada asılıydı. Ancak benim zihnimde sadece o ses vardı. Çok derinden gelen, sanki suyun altındaymışım gibi boğuk bir çınlama. “Burada değilsin, Nefes. Yine gidiyorsun.” Tırnaklarımı avucumun içine o kadar sert bastırdım ki, acının beni gerçekliğe bağlayan ince bir halat olmasını umdum. Gözlerimi kırpıştırdım. Karşımda duran devasa beton bina –Lise’nin o karanlık kalesi– üzerime yıkılacakmış gibi titredi. Gökyüzü, sanki biri üzerine mürekkep damlatmış gibi aniden koyulaştı, sonra tekrar eski parlak mavisine döndü. “Nefes? Hey, kime diyorum?” Sesin geldiği yöne döndüğümde Çağla’yı gördüm. Güneş ışığı, kusursuzca taranmış sarı saçlarında dans ediyordu. Üzerindeki okul forması sanki bir vitrin mankeninin üzerindeymiş gibi kırışıksızdı. Dudaklarındaki parlatıcı, etrafındaki her şeyi yansıtan minik bir ayna gibiydi. Ama gözlerinin altındaki o çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek morlukları görebiliyordum. Alışılmış bir şey daha... “Buradayım,” dedim, sesimin ne kadar yabancı geldiğine şaşırarak. “Sadece… tatil modundan çıkamamışım.” Çağla hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme dudaklarının kenarında asılı kalan, ruhuna hiç uğramayan bir maskedeydi. “Hepimiz öyleyiz. Ama bugün son ilk günümüz. Tadını çıkar.” Tam o sırada okul kapısının önünde bir motor kükremesi duyuldu. Siyah, hırpalanmış bir canavarın üzerinde Yakut belirdi. Kaskını çıkarıp koltuğun üzerine bıraktığında, siyah saçları alnına döküldü. Bakışları bahçeyi bir avcı gibi taradı ve sonunda beni buldu. Yakut’un gözlerinde her zaman çözülmesi imkansız bir düğüm vardı; hem yeminli bir askerin sadakati hem de her şeyi yakmaya hazır bir kundakçının öfkesi. Bize doğru yürürken, her adımında asfaltın üzerindeki cam kırıklarının (belki de sadece benim zihnimdeydiler) çıtırtısını duyar gibi oldum. Yanımıza geldiğinde sadece bana baktı. O kadar yoğun, o kadar derinden baktı ki, zihnimdeki cızırtı bir anlığına kesildi. “Yine mi sesler?” diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim bir tonda. Cevap vermedim. Veremedim. Çünkü tam o anda Ege belirdi. Kolunu Yakut’un omzuna attı, yüzünde o meşhur, her kapıyı açan, her hatayı örten zengin çocuk gülümsemesi vardı. Ama telefonunu tutan elinin titrediğini, gözlerinin sürekli giriş kapısındaki siyah camlı araçlarda gezindiğini gördüm. Ege, parıltılı bir hayatın içinde, kendi ördüğü ağlara takılmış bir kelebekti ve biz o ağın ne kadar sıkılaştığını henüz bilmiyorduk. En arkadan, her zamanki ağır ve dingin adımlarıyla Vedat geldi. Elinde kalın bir kitap, boynunda ince bir atkı. Yüzü biraz daha solgun, hatları biraz daha belirgindi. Ama gülümsediğinde, sanki bahçedeki tüm o kaosun üzerine bir huzur örtüsü serildi. “Beşli tamamlandı,” dedi Vedat, sesi bir veda busesi kadar yumuşaktı. “Son perde başlıyor çocuklar. Hazır mısınız?” Grup halinde okul binasına doğru yürürken, ben yine o eşikteydim. Ayaklarım beton zemine basıyordu ama ruhum çoktan binanın çatısına çıkmış, aşağıyı izliyordu. “Nefes, bak…” dedi zihnimdeki o fısıltı. “Hepsi birer kırık cam parçası. Birleşince parlıyorlar ama birbirlerine dokundukları an kanatacaklar.” Okulun ağır demir kapısından içeri girdiğimiz an, arkamızdan kapanan kapının sesi zihnimde bir patlama gibi yankılandı. Gerçeklik bir kez daha büküldü. Işıklar karardı, koridorlar uzadı ve ben kendimi bir anlığına o ıssız, karanlık Kırık Cam Sokağı’nda tek başıma yürürken buldum. Sonra Yakut’un sıcak eli dirseğime değdi. “Nefes, buradasın. Benimlesin.” Derin bir nefes aldım. Ama bu nefes, ciğerlerimi değil, sadece sancılarımı doldurdu. Lise son sınıf başlamıştı ve biz, birbirimize tutunarak düşmeye hazırlanan beş yaralı ruh, ilk adımımızı atmıştık. Sınıfın içine adım attığımız an, dışarıdaki eylül sıcağı yerini kapalı bir kutunun rutubetli ve ağır havasına bıraktı. Sıraların üzerine çöken o tanıdık toz kokusu, yıllardır üzerimize yapışan bir kader gibiydi. Herkes her zamanki yerlerine dağıldı; sanki görünmez bir senarist bizi bu dar alana hapsetmiş ve "Rollerinizi oynayın," demişti. Sınıfın en arkasındaki o köşe, hiç şaşmaz bir şekilde orada hep biz otururduk. Çağla, çantasından çıkardığı ıslak mendille sırasını büyük bir titizlikle silmeye başladı. Parmak boğumları, peçeteyi sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. Her santimi büyük bir hırsla temizliyordu; sanki o sırayı değil de, ruhuna bulaşan o "fazlalık" hissini kazımaya çalışıyordu. Yanındaki sıraya oturan Ege, telefonunu masanın altına saklamış, ekrana bakarken dudaklarını kemiriyordu. Gelen her bildirim sesinde omuzları hafifçe yukarı kalkıyor, yüzündeki o "her şey yolunda" maskesi bir anlığına çatlıyordu. Yakut, benim hemen arkamdaki sırada, bir bacağını diğerinin üzerine atmış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Hiçbir şeye bakmıyor gibiydi ama aslında her şeyi izliyordu. Bakışları, sınıfın kapısından giren her öğrenciyi tek tek tartıyor, bir tehlike analizi yapıyordu. Onun varlığı, sırtımda hissettiğim görünmez bir duvar gibiydi; soğuk ama sağlam. Vedat ise cam kenarındaydı. Başını cama yaslamış, dışarıdaki ağaçların dallarını izliyordu. Yüzündeki o huzur, aslında bir kabullenişin sessizliğiydi. Kitabının arasına kurutulmuş bir papatya bırakırken, sanki zamanın onun için ne kadar hızlı aktığını sadece o biliyordu. Hoca içeri girdiğinde sınıfa yapay bir sessizlik çöktü. Tahtaya tebeşirle büyük harflerle "GELECEK" yazdı. O an, zihnimdeki cızırtı şiddetlendi. “Gelecek mi? Senin bir geleceğin yok Nefes. Sadece geçmişin parçaları var.” Başımı masaya koymamak için kendimi zorladım. Önümdeki boş defterin sayfasına bir şeyler çiziktirmeye başladım. Farkında olmadan onlarca küçük cam kırığı çizmiştim; hepsi birbirine doğru sivri uçlarını uzatıyordu. “Çağla, bir bisküvi ister misin? Sabah bir şey yemedin sanki,” dedi Ege, çantasından bir paket çıkarırken. Amacı sadece nazik olmaktı ama Çağla’nın eli havada asılı kaldı. Bakışları pakete kilitlendi; sanki karşısında bir yiyecek değil de bir el bombası varmış gibi dehşete kapıldı. “Aç değilim Ege, sorma şunu,” dedi Çağla, sesi her zamankinden daha keskindi. Yakut araya girdi, sesi bir bıçak kadar pürüzsüz ve susturucuydu: “Rahat bırak kızı Ege. Kendi işine bak.” Ege homurdanarak telefonuna döndü ama o an aralarındaki o gergin ip biraz daha gerildi. Biz, bu sınıfta sadece beş öğrenci değildik; birbirimizin yaralarına basmamaya çalışan ama sürekli tökezleyen beş kör gibiydik. Dersin ortasında, sınıfın kapısı sertçe vuruldu. İçeriye okulun "İtiraf sayfası" admini olduğu fısıldanan çocuk girdi ve öğretmene bir kağıt uzattı. O sırada Ege’nin telefonuna bir bildirim düştü. Masanın altından yansıyan o mavi ışık, Ege’nin yüzünü bir anlığına korkunç bir solgunlukla aydınlattı. Gözleri irileşti, nefesi kesildi. Yakut eğilip Ege’nin omzunu sıktı. “Ne oldu?” diye fısıldadı. Ege cevap vermedi, sadece telefonu ters çevirdi. Ama ben görmüştüm. Ekranda bir ses dosyası ikonu ve üzerinde büyük harflerle şu yazıyordu: "SIRLAR_KAYDI_V01". Zihnimdeki sesler kahkaha atmaya başladı. “Gördün mü?” dediler. “Sokağın lambaları sönüyor Nefes. Karanlıkta kimin eli kimin cebinde göremeyeceksin.” Vedat camdan başını çevirip bize baktı. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. Sanki fırtınanın kopacağını, hepimizden önce o hissetmişti. Okul zili çaldığında, metalin metale vurduğu o keskin ses zihnimdeki cam kırıklarını birbirine çarptırdı. Herkes neşeyle kapıya yönelirken Ege, sanki sırasına çivilenmiş gibiydi. Rengi gitmiş, dudakları morarmıştı. Telefonunu cebine atarken ellerinin titremesi masanın üzerinde ritmik bir tıkırtı oluşturuyordu. "Ege, gelmiyor musun?" dedi Vedat, çantasını omzuna takarken. Sesi, yaklaşan fırtınanın farkında olan bir deniz feneri gibi sakindi. "Siz gidin," dedi Ege, sesindeki o çatlağı gizleyemeyerek. "Benim... bir öğretmenle konuşmam lazım. Proje ödevi falan." Yakut, gözlerini kısmış Ege’yi inceliyordu. O, yalanı daha söylenmeden kokusundan tanıyanlardandı. "Yalan söylüyorsun," dedi düz bir sesle. "Bela kokuyorsun Ege. Ve bu hepimize bulaşacağını hissediyorum." Ege cevap vermeden sınıftan fırladı. O an zihnimdeki ses fısıldadı: “Kaçıyor Nefes. Ama kendi gölgesinden kim kaçabilmiş ki?” Onu takip ettik. Bahçenin arka tarafındaki, paslı tellerin ardında kalan o metruk basketbol sahasına doğru hızla yürüdü. Biz ise okul binasının köşesindeki ağaçların gölgesine sığındık. Orada, siyah camlı, plakası çamurla gizlenmiş bir araba bekliyordu. Aracın yanından iki adam indi; takımları ucuz, bakışları ise çok pahalıydı. Ege’nin yakasına yapıştıklarında Çağla ağzını eliyle kapattı. "Ne yapacağız? Polisi aramalıyız," diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Polis gelene kadar Ege’nin kemiklerini un ufak ederler," dedi Yakut. Gömleğinin kollarını yukarı doğru katlamaya başladı. Bileğindeki o eski yara izi, güneş ışığında bembeyaz parladı. "Siz burada kalın. Nefes, sakın gözlerini ayırma." Yakut ileri atıldığında dünya bir anlığına yavaşladı. Benim için gerçeklik yine bükülmeye başlamıştı. Adamlardan biri Ege’nin karnına sert bir yumruk attığında, acıyı kendi midemde hissettim. Kusacak gibi oldum. "Durun!" diye bağırdı Yakut. Sesi, sahanın beton duvarlarında yankılandı. Adamlar durup Yakut’a baktılar. Biri sırıttı, parmağındaki gümüş yüzüğü parlatarak, "Bakın burada bir kahraman varmış," dedi. "Küçük arkadaşının borcu senin kahramanlığından daha ağır evlat. Çekil yolumuzdan." Yakut geri adım atmadı. "Ne kadar?" "Senin ödeyemeyeceğin kadar." O an beklenmedik bir şey oldu. Vedat, cebinden ince, eski bir zarf çıkardı ve Yakut’un yanına yürüdü. "Bu, borcu için paranın bir kısmı," dedi Vedat, sesi o kadar huzurluydu ki, adamlar bir an duraksadı. "Onu bırakın. Gerisini haftaya getirecek." Onun borçtan haberi nasıl vardı? Adamlar zarfı alıp Ege’yi yere fırlattılar. Araba lastiklerini yakarak uzaklaşırken arkalarında ağır bir is kokusu ve paramparça olmuş bir onur bıraktılar. Ege yerden kalkmaya çalışırken öfkeliydi. "Özür dilerim... Ben sadece... Her şeyi düzeltecektim." Çağla yanına gidip onu kolundan tuttu ama dokunuşu tiksinme ve acıma arasındaydı. Yakut ise sadece Vedat’a bakıyordu. "Neden yaptın?" diye sordu. "O para senin hayatta kalman içindi." “Hayattan kalmak mı?” dedim, sakin ama hafif korku salan bir sesle. Neyden bahsediyorlardı? “Benden bir şey mi gizliyorsun, Vedat?” Alacağım cevaptan korkuyordum. Vedat gülümsedi, ama bu gülümseme canımı yaktı. "Hayatta kalmak sadece nefes almak değildir Yakut. Ben zaten gidiyorum. Bari giderken birinizi burada tutayım." Bana gülümsemişti ama soruma yanıt vermedi. İçimi yiyen korku oraya kendini zincirledi. Zihnimdeki sesler sustu. Sokağın ortasında, bir arkadaşımızın hayatı için diğerinin yaşam biletinden vazgeçişini izledik. Vedat’ın omuzlarına çöken o görünmez yükü ilk kez bu kadar net görüyordum. "Kırık Cam Sokağı'na hoş geldiniz," diye fısıldadım kendi kendime. "Burada kimse kanamadan çıkamaz."
Bölüm 1
Uğultular
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.