İçeriğe geç

KIRIK BEBEK

Bölüm 6 · 2 dk okuma

KIRIK BEBEK

Bölüm 6

Kırık Bebekler Mezarlığı

Yağmur bir türlü dinmiyordu. Ravenholt’un ormanı geceleyin bambaşka bir yaratığa dönüşüyordu. Ağaçlar kara parmaklar gibi gökyüzüne uzanıyor, rüzgâr onların arasından geçerken incecik bir fısıltıya benziyordu. Noa arabayı ormanın girişine kadar sürdü. Farların ışığı ıslak asfaltı yalıyor, sonra karanlığın içinde kayboluyordu. Elleri direksiyonda bembeyazdı. Arka koltuktaki bebek hâlâ oradaydı. Gözleri oyulmuş, soluk pembe elbiseli, saçları darmadağın. Ablasının en sevdiği oyuncak. Yıllar önce o lanet gecede yatağında buldukları şey. Noa derin bir nefes aldı ve arabadan indi. Soğuk hava ciğerlerine doldu. Bebeği kucağına aldı. Kumaş hâlâ nemliydi. Ya da belki kendi teriydi. Telefonu titredi. Ekranın ışığı yüzünü aydınlattı. Tek bir mesaj: “Mezarlık burası Noa. Gel. Seni bekliyorum.” Noa mesajı okuduktan sonra telefonu cebine tıktı. Başını kaldırdı. Ormanın derinliklerinde, ağaçların arasında soluk bir ışık titriyordu. Sanki biri el feneri tutuyormuş gibi. Ama biliyordu. O ışık el feneri değildi. Yıllardır sönmeyen, sönmeyecek olan bir şeydi. Ayakları istemeden o yöne doğru ilerlemeye başladı. Çamur botlarını yutuyordu. Her adımda daha derinlere batıyordu. Rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu. Ve o an… uzaktan bir ses duydu. Çocuk kahkahası. İncecik, boğuk, boğuk bir kahkaha. Noa durdu. Kalbi boğazına sıçradı. “Kim o?” diye seslendi. Cevap yoktu. Sadece yağmur ve o kahkaha. Tekrar yürümeye başladı. Ağaçlar seyreldi. Önüne eski, paslanmış bir demir kapı çıktı. Üzerindeki tabelanın yarısı düşmüştü ama okunabiliyordu: KIRIK BEBEKLER MEZARLIĞI. Kapı aralıktı. İçeriden soluk sarı bir ışık süzülüyordu. Noa bebeği daha sıkı kavradı. İçeri adım attı. Ve nefesini tuttu. Mezarlık… gerçek bir mezarlık değildi. Toprağa gömülmüş yüzlerce oyuncak bebekti. Bazılarının başı yoktu. Bazılarının kolları kopuktu. Bazılarının gözleri oyulmuş, yerlerine siyah düğmeler dikilmişti. Hepsi sırayla, nizamlı bir şekilde dizilmişti. En önde, taze kazılmış bir çukur vardı. Yanında bir kürek. Ve küreğin sapına asılmış küçük, pembe elbiseli bir bebek. Noa’nın elindekiyle aynı. Sadece gözleri hâlâ yerindeydi. O an arkasından bir ses duydu. Boğuk, alaycı, tanıdık bir ses. “Hoş geldin eve, Noa.” Noa yavaşça döndü. Kapüşonlu siluet yağmurun altında duruyordu. Yüzünü göremiyordu. Ama gülümsediğini hissediyordu. Adam bir adım öne çıktı. “Listemde adın en altta. En özel yerde. Artık sıra sende.” Noa geri geri yürüdü. Topuğu bir bebeğin başına çarptı. Bebek yuvarlandı. Gözleri olmayan boş bakışlar ona baktı. Adam elini uzattı. “Ağlama. Oyuncaklar ağlamaz.” Noa bağırdı. “Sen delisin!” Adam başını eğdi. “Belki. Ama sen de buradasın. Demek ki sen de… suç ortağısın.” Yağmur daha da şiddetlendi. Mezarlıktaki bebeklerin üzerine yağıyordu. Sanki hepsi birden uyanmak üzereydi. Noa koştu. Adamın yanından sıyırıp geçti. Ormana daldı. Arkasından o boğuk kahkaha yükseldi. “Koş Noa… koş. Ama her yol buraya çıkıyor.” Noa koştu. Düştü. Kalktı. Tekrar koştu. Ciğerleri yanıyordu. Ama durmadı. Çünkü biliyordu. Bu gece… mezarlığa yeni bir bebek eklenecekti. Ve o bebek… kendisi olabilirdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.