Tablo geldiğinde Lara'nın elleri boyayla doluydu.
Kurye kutuyu atölye kapısına bırakıp gitmişti bile. Ne bir imza, ne bir teslimat fişi. Sadece ahşap bir sandık ve üzerinde tek satır: "L. Şen'e. Acele."
Lara eldiven çekti parmaklarına. Sandığın üstündeki mühürü inceledi; balmumu, koyu kırmızı, içinde işlenmiş bir K harfi.
Kimse böyle göndermiyor artık.
Atölye, Boğaz'a bakan eski bir yalının bodrum katındaydı. Nem duvarlara işlemiş, ahşap kirişler yüzyıllık ağırlıklarını taşımaktan yorulmuştu. Lara bu mekânı tam da bu yüzden seviyordu. Her şey bir şekilde eskimiş, her şey bir şekilde hâlâ ayaktaydı.
Sandığı açtı.
İçinden çıkan tablo yaklaşık 60x80 cm'di. Üzeri kalın bir bezle örtülmüştü ama köşelerden sızan boya kokusu Lara'nın burnuna çoktan ulaşmıştı. Turpentin. Ve bunun altında, daha eski, daha organik bir koku, yanmış bir şeyin çok çok uzak yankısı.
Lara durakladı.
Bezi kaldırdığında tabloyu gördü.
Fırtınalı bir Boğaz manzarası. Tekne yok, insan yok, sadece limana doğru koşan dalgalar ve arka planda siluetini zor seçtiğin bir yalı. Fırça darbeleri kabaydi, neredeyse öfkeliydi. Ama renk katmanları, sanat tarihini bilen birinin gözüne hemen söylerdi: Bu tablo en az yüz yıllıktı.
Ve ciddi hasarlıydı.
Sağ alt köşe yanmıştı. Kısmen, kontrollü bir şekilde, sanki biri tablonun tam olarak o noktasını yakmayı seçmişti. Geriye kalan alan kararmış, bükülmüş, ama yok olmamıştı.
Lara elini o köşeye götürdü. Parmak uçlarıyla yanık kenarı hissetti.
Midesinde bir şeyler gerildi.
Tablonun sandıktaki ambalajını söktüğünde zarfı buldu.
Kabaca kesilmiş, sararmış bir kâğıt zarftı. Üzerinde ad yoktu. İçinden çıkan mektubun mürekkebi solmuştu ama harfler hâlâ okunabilirdi. Eski, titrek bir el yazısıyla Osmanlıca harfler değil, döneme göre yeni sayılabilecek Latin alfabesiyle yazılmış birkaç cümle:
"Tablo sana ulaştıysa bir şeyler yolunda gitmiş demektir. Geri kalanı resmin içinde. Bak, ama dikkatli bak. Bazı şeyler görüldüğü anda yakıp yok etmez, yavaşça yakar."
İmza yoktu.
Lara mektubu iki kez okudu. Sonra üç kez.
Telefon tam o anda çaldı.
Ekranda görünmeyen bir numara. Lara bir an bekledi, sonra açtı.
"Tabloyu aldınız mı?"
Ses erkekti. Alçak, düz, neredeyse ilgisiz.
"Kim arıyor?" dedi Lara.
"Kaan Karaca. Tabloyu ben gönderdim."
Lara zarfı yavaşça masaya koydu. "Restorasyon talebi için standart bir sözleşme süreci var, Bay Karaca. Böyle."
"Sözleşmeyi konuşuruz." Ses onu kesti, ama sert değil, sadece acelesi yokmuş gibi. "Önce tabloya bakın. Sonra bana geri dönün."
"Baktım zaten."
"Hayır." Kısa bir sessizlik. "Bakmadınız."
Hat kesildi.
Lara telefonu masaya koydu ve tabloya döndü. Pencereden giren Boğaz ışığı tuvalin üzerine düşüyordu, dalgaları, yalının siluetini, yanmış köşeyi aydınlatıyordu.
Bakmadınız.
Ne görmesi gerekiyordu?
Lara büyüteciyle tabloya eğildi. Yanık köşenin hemen üstünde, neredeyse yanmış alanla bütünleşmiş o bölgede, boya katmanları arasında bir şey vardı.
Kazınmış harfler.
Boya altına gizlenmiş, kasıtlı olarak örtülmüş ama artık yanmış kısım onları neredeyse yüzeye çıkarmıştı. Lara gözlerini kıstı. İki harf, belki üç.
İlk ikisi netti.
Ş — E
Lara doğruldu.
Nefes almayı unuttuğunu fark etmesi bir saniyesini aldı.
Şen.
Kendi soyadı. Yüz yıllık bir tablonun içine kazınmış, onlarca yıl boyayla örtülmüş, bir yangınla yüzeye çıkmış kendi soyadı.
Kapı tam o anda çalındı.
🗣️ Soru: Tablonun içine Lara'nın soyadını kim kazımış olabilir ve neden onlarca yıl boyunca gizlemişler? Aile sırrı mı, tehdit mi, yoksa bir uyarı mı?