Sarayın devasa meşe kapıları ardına kadar açıldığında, hanedanın gümüş trompetlerinden çıkan tiz ve güçlü sesler taş duvarlarda yankılandı. Genç Prens, merdivenlerin en üst basamağında, babası Kral Alden’ın hemen arkasında, gölgelerin arasında duruyordu. Üzerindeki ağır kadife tören kıyafetinin içinde her zamanki gibi narin, kırılgan ve çekingendi. Elleri, annesinden kalan gümüş işlemeli hançeri sakladığı kumaşın üzerinde hafifçe titriyordu. Onun bu görkemli salondaki tek arzusu, annesinin hatırasını kirleten bu sahte kalabalığın bir an önce dağılması ve kendi yalnızlığına kaçmaktı. Fakat kader, o kapıların ardında onun için çok daha ağır bir imtihan hazırlamıştı.
Saray koridoruna büyük bir zarafetle adım atan yeni Kraliçe Cassandra, etrafına sahte gülücükler saçarak ilerliyordu. Ancak salondaki tüm fısıltılar ve bakışlar, onun hemen arkasından yürüyen genç adamın üzerinde kilitlendi.
Bu, Leydi Cassandra’nın öz oğlu Alistair’di.
Alistair, sarayın taş zeminine ilk adımını attığı andan itibaren salondaki tüm havayı, tüm ilgiyi ve tüm gücü kendi tekeline almayı başarmıştı. İlk Prens’ten sadece bir yaş büyüktü ama boyunun heybeti, geniş omuzları ve yapılı kalıbı, etrafındaki en rütbeli kraliyet muhafızlarını bile birer cüce gibi gösteriyordu. Kuzguni siyah saçları, keskin ve kusursuz çene hatlarına dökülüyor; yürürken attığı her kendinden emin adım, sarayın zeminini sarsıyordu.
Ancak salondaki herkesi asıl büyüleyen ve ürperten şey, onun buz mavisi gözleriydi. Alistair, etrafındaki soylulara, sarayın altın varaklı ihtişamına ve hatta krallığın ordusuna öyle üstten, öyle kibirli bakıyordu ki; o bakışların değdiği her insan adeta kendi küçüklüğü altında eziliyordu. Dünyayı parmaklarının ucuyla yönetebileceğine inanan bir fatihin kibri vardı üzerinde.
Kral Alden, Alistair kendisine doğru yaklaştığında tahtından indi ve ona doğru büyük bir adımla yürüdü. Kralın eli, Alistair’in güçlü omzunu kavradığında, yaşlı adamın yüzünde uzun yıllardır görülmeyen, öz oğluna bir kez bile bahşetmediği o saf hayranlık parıltısı belirdi. Sarsılmaz, baskın, kelimeleri bir kılıç kadar keskin ve yönetmeye doğmuş bir erkek evlat... Kralın hep hayalini kurduğu ama kendi narin oğlunda gördükçe hayal kırıklığına uğradığı her şey Alistair’de vücut bulmuştu. Genç Prens, merdivenlerin tepesinden babasının o gururlu, sevgi dolu bakışlarını izlerken göğsünün tam ortasına keskin, yakıcı bir ağrının saplandığını hissetti. O, yıllardır babasından bir kırıntı takdir dilenirken; bu yabancı, saraya sadece yürüyerek girmiş ve babasının kalbini fethetmişti.
Tam o kırılma anında, Alistair başını yavaşça yukarı doğru kaldırdı.
O buz mavisi, yırtıcı gözler, merdivenlerin en tepesinde, loş ışıkların altında kalmış narin prensi hedef aldı. Alistair, yeni üvey kardeşini acele etmeden, baştan aşağı süzdü. Bakışlarında en ufak bir nezaket, saygı ya da kardeşçe bir sıcaklık kırıntısı yoktu; sadece saf, ezici bir üstünlük ve gizli bir alay barındırıyordu. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. Bu, karşısındaki narin genci tek bir hamlede kırıp atabileceğini bilen, onun zayıflığını ilk bakışta keşfeden bir avcının tebessümüydü. Genç Prens, onun bu baskın ve göğsünü sıkıştıran bakışları altında ezilmemek, geri adım atmamak için tırnaklarını avuçlarının içine geçirdi. Etleri kanayacak kadar sıktı yumruklarını. İçindeki o ilk, köklü nefret tohumu o an, o merdiven boşluğunda filizlendi.
Tören bittiğinde, tebrikler son bulduğunda ve saray halkı dağıldığında, Genç Prens kalabalığın arasından sıyrılıp hızla kendi odasına sığındı. Kalbi hırsla, kırgınlıkla ve gururunun incinmişliğiyle delicesine çarpıyordu. Kapıyı arkasından kapatıp derin bir nefes aldı. Kendi güvenli alanındaydı, en azından o kuzguni gölgeden uzaktı.
Ancak bu huzur, koridordan gelen o sert, ağır ve ritmik ayak seslerini duyana kadar sürdü. Ayak sesleri yaklaştı, yaklaştı ve tam odasının kapısının önünde durdu.
Kapı çalınmadı bile. Saray kurallarını, prensin mahremiyetini hiçe sayan büyük bir cüretle açılan kapının eşiğinde, o heybetli gölgesiyle Alistair belirdi. Alistair, kapının pervazına gevşek ama baskın bir tavırla yaslandı. Kollarını göğsünde bağlayarak, odanın ortasında savunmasızca duran narin prense yukardan, o değişmeyen kibirli bakışıyla baktı. Odanın tüm ışığı, Alistair’in geniş omuzlarının arkasında kalmıştı.
"Demek..." dedi Alistair, sesi saray salonundaki trompetlerden çok daha boğuk, derin ve odayı tamamen domine eden bir tondaydı. "Babamın bahsettiği, bu krallığın üzerine titrediği o 'büyük varis' sensin."
Adımlarını yavaşça odaya doğru attı. Her bir adımı aralarındaki mesafeyi eritirken, Genç Prens’i odanın loş köşesine doğru çekilmeye zorladı. Alistair tam önünde durduğunda, narin prens onun gölgesinin altında tamamen kaybolmuştu. Alistair, gözlerini prensin titreyen ellerine dikti ve fısıldadı:
"Fazlasıyla narin... Fazlasıyla zayıf. Bu sarayın taşları senin gibi birini taşımak için fazla sert, prenscik."


