"Bazen en inanılmaz gerçekler, inanmayı reddettiğimiz masalların içinde saklanır.” — KC
Ağacın oluklu gövdesi sırtımı acıtmaya başlamıştı ama yabancı elini çekmek dışında hiç kıpırdamadı. Rahatsızlıkla yerimde kıpırdandım. Tamamen ağaca dayanmam yetmezmiş gibi bir de onun yükünü de taşıyordum resmen. Gözlerime kitlenmiş bakışları kıpırdanmamla vücuduma indi. Beni nasıl sıkıştırdığını fark etmiş olacak ki üstümden çekildi. Çok değil, bir iki adım sadece. Şimdi onu daha rahat görebiliyordum. Benden çok daha iri olduğunu biliyordum ama böyle uzaklaşınca daha da irileşmişti sanki. Üstündeki siyah gömlek omuz ve kol kaslarını vurguluyordu. Bir eli belindeki kılıcındaydı. Alışkanlıktan mı yoksa benimle ilgili karar vermeye çalıştığından mı? Belli değildi. Kılıcı tutan parmakları uzun ve inceydi. Gözüm parmaklarından karnına kaydı. Gömleği karnına kadar açıktı ve bu hem göğüs kaslarını hem de karnındaki çıkıntıları iç kıpırdatan bir manzaraya dönüştürüyordu. Gözlerimi alamadığım bir manzara.
‘’Burada ne yapıyorsun?’’
Aniden konuşmasıyla irkilip gözlerine baktım. Gözlerindeki lavı bile donduracak kadar soğuk bir ses tonuna sahipti. Kadife gibi yumuşak ama derin ve soğuk. Bir an ne cevap vereceğimi bilemedim. Gerçekten burada ne yapıyordum? Nasıl gelmiştim ben buraya? Sihirli bir geçitten geçtim demek ne kadar inandırıcıydı ki? Hem beni kurtarmış olabilirdi ama o hala bir yabancıydı.
‘’Beni kurtardığın için teşekkür ederim. Ancak izninle gitmem gerekiyor.’’
Sesimi umursamaz tutmaya çalışsam da hala yaşadığım panikten dolayı biraz titriyordu. Bacaklarımın titremesini de durdurmaya çalışarak yanından geçmek için bir adım attım. Ama ben yanından geçip gidemeden bileğimi tuttu. Bana dönmemişti sadece kafasını çevirmiş ve ben yanından geçerken tutmuştu.
‘’Gitmek?’’
Sorusunu sanki cevabın ne kadar aptalca olduğunu anlamamı istermiş gibi yavaşça neredeyse heceleyerek sormuştu. Bileğimi kurtarmak için çekiştirirken cevap verdim.
‘’Evet bütün günümü bir yabancıyla geçirecek değilim.’’
Sesim bu sefer daha normal çıkmıştı. Bileğimi bırakmak yerine parmaklarını sıkılaştırdı. Canımı acıtmadan tutuyordu ama hala bir yabancıydı ve bana dokunmaması gerekiyordu.
‘’O yabancı az önce seni yem olmaktan kurtardı.’’
Tek kaşı hadi inkâr et dercesine kalkmıştı. Ne yani beni kurtarmasında bir karşılık mı bekliyordu?
‘’Bu yem de az önce teşekkür etti zaten. Şimdi. Bileğimi. Bırak.’’
Tane tane konuşmuştum. Bu yabancının bana daha fazla dokunmasını istemiyordum. Gözleri ellerimize indi. Bileğimi tutmaya devam ettiğini yani fark etmişçesine kaşları çatıldı. Parmaklarını çekti. Canımın hiç acımamış olmasına rağmen elini çektikten sonra bileğimi ovuşturdum. Hareketlerimi izlerken kaşları iyice çatıldı. Yine de tekrar dokunmaya çalışmadı.
‘’Bana cevap vermeden hiçbir yere gidemezsin.’’
Ses tonu iyice soğumuştu. Ve çatılmış kaşlarıyla artık daha ürkütücü gözüküyordu. Yine de bunun beni korkutmasına izin vermedim. Az önceki canavarlardan dolayı yeterince korkmuştum ve o şuan problemlerimin en küçüğüydü. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
‘’Sana cevap vermek zorunda değilim.’’
Bakışları bir an çatılan kaşlarıma kaydı. Hoşuna gitmiş gibi dudağının köşesi kıvrıldı.
‘’Yanlış insanla zıtlaşıyorsun Thae’’
Ne? Ne demişti bu bana? Hayatımda daha önce hiç duymadığım bir şeydi. Farklı bir dildi sanırım. Tam sormak için dudaklarımı aralamıştım ki tekrar konuştu.
‘’Seni yem olmaktan ben kurtardım ve açıklamandan hoşlanmazsam seni tekrar yem yapabilirim. O yüzden durma Thae, beni ikna et. Çünkü hayatta kalman tamamen buna bağlı.’’
Kaşı yine aynı hareketle kalktı. Hadi inat et. Bana meydan okuyordu. Ama o da bir insandı ve ejderhalar zaten gitmişti. Şu an beni öldürebilecek tek şey belindeki kılıcıydı. O kılıcına uzanmadan kaçmam ne kadar mümkündü bilmiyordum. Yine de denemek zorundaydım. Çok hızlı olmam gerekecekti. Ayak bileğim hala acıyordu ama hayatta kalmak için başka çarem yoktu. Biraz da dikkatini dağıtmam gerekiyordu. Yüzüme sevimli olduğunu umduğum bir gülümseme yerleştirdim. Gülümsememle bu sefer diğer kaşı da kalktı. Ona bir adım yaklaştım. Gözleri bir an aramıza inse de yine yüzüme döndü.
‘’Peki seni ikna etmemin başka yolları yok mu?’’
İğrenç bir imaydı ama dikkatini dağıtmalıydım. Kaşları sorum karşısında hızla çatıldı. Bedeni gerildi ama tepki vermedi. Onun yerine buz gibi bakışlarını gözlerime odakladı. İstediğim tepki bu değildi ama ihtiyacım olan sadece buydu. Sadece yüzüme odaklanması. O dik dik bana bakarken dizimi kaldırdım ve yapabileceğim en sert şekilde bacaklarının arasına geçirdim. Gözleriyle dudakları şok ve acıyla açıldı. Önümde dizlerinin üstüne düştü. Kaçmam için ihtiyacım olan fırsatı da böylelikle yakalamış oldum. Bir kez bile ona bakmadan koşmaya başladım. Kendini toparlayıp peşime düşmeden olabildiğince arayı açmalıydım. Koşmaya devam ederken bağırdığını duydum.
“XANDERYN!’’
Bağırdığı şeyi tam anlamamıştım. Herhalde o garip dilini konuşuyordu. Yine de durup ne dediğini düşünecek vaktim yoktu. Duraksamadan koşmaya devam ettim. Ta ki karşımdaki ağaç gövdelerinin arasından az önce arkamda bıraktığım yabancıya benzeyen iki göz belirene kadar. Çok daha parlak ve büyüktü. Tamamen öfke doluydular. O yabancı ne demişti bilmiyorum ama bir canavarı çağırmıştı. Bana bakan canavardan gözlerimi alamıyordum. Beni gerçekten de ona yem edecekti. Gözlerim dehşetle açıldı. Burada gerçekten ölecektim. Böyle olmamalıydı. Düşün Lysindra. Düşün. Kalbimin sesi nefes seslerimi bastıracak kadar güçlüydü. Bu canavar o cüssesiyle beni ağaçların arasında takip edemezdi. Yani teknik olarak yabancı bana yetişemeden ağaçlarının arasına girersem kurtulurdum. Gözlerim sağ tarafımdaki giderek sıklaşan ağaçlara kaydı. Canavar ne düşündüğümü anlamış gibi alçak bir hırıltı çıkardı. Açık bir uyarıydı. Ama ya kaçacaktım ya da bu ikisinin elinde canımdan olacaktım. İhtimaller aynıydı ve denemek zorundaydım. Derin bir nefes aldım ve sağa doğru koşmaya başladım. Daha çok fazla ilerleyememiştim ki arkamdan kocaman bir şey savruldu ve önümdeki ağaçların gövdelerini parçaladı. Kendimi savrulan parçalardan korumak için yere attım. Önümdeki orman bir anda odun yığınına dönüşmüştü. Ağaçların olması gereken yerde simsiyah bir kuyruk uyarırcasına hareket ediyordu. Kaçabileceğim bir yol yoktu.
‘’Şimdi cevap vermeye istekli misin Thae?’’
Kafamı sesin geldiği yöne çevirdim. Arkamda o canavarın bacağına yaslanmış kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Dudakları ukala bir biçimde kıvrılmış bana bakıyordu. Canavarsa bakışlarını tamamen bana odaklamıştı. O yabancının ona bu kadar yaslanmasını hiç yadırgamış gözükmüyordu. Daha çok beni ne zaman mideye indireceğini tartarcasına beni süzüyordu. Konuşmak için dudaklarımı araladım ama hiçbir şey çıkmadı. Ne diyecektim ki? Beni nasılsa öldürecekti. Paniğimi görmüş gibi canavardan uzaklaştı. Bana doğru bir iki adım attı.

‘’Bak Thae, bana her şeyi anlat ve masumsan bende gitmene izin vereyim tamam mı?’’
Gözlerimi hala bana dik dik bakan canavardan alamıyordum. Beni her an yiyebilirdi. Yabancı gitmeme izin verse bile o vermeyecekti. Endişemi anlamış gibi benle canavarın arasına girdi o iki kocaman göz artık onun arkasından bakıyordu.
‘’Masumsan gitmekte özgürsün. Sana bir şey yapmayacak.’’
‘’Bunu bilemezsin. Seni yemeyeceğini bile bilemezsin. Aptal gibi önüne geçtin bir de. Daha çabuk mu yenmek istiyorsun?’’
Sanki dünyanın en saçma şeyini demişim gibi kaşları kalktı ve dudakları samimi bir gülüşle aralandı.
‘’Beni yemeyecek Thae.’’
Arkasındaki canavar o kadar emin olma dercesine hırıldadı. Yabancıysa sanki o ses devasa bir yaratıktan değil de huysuz bir kediden çıkmış gibi hiç umursamadan bana doğru bir adım daha attı.
‘’Beni yemeyecek kadar çok seviyorsun Xanderyn.’’
Bunu ukala bir şekilde söylemişti ve hitabı ben değildim. Yine o kelime ben koşarken bağırdığı. Bu ya ejderhalar için kullandığı bir kelimeydi ya da o canavarın adıydı. Aralarındaki iletişime bakılırsa adı olması daha olasıydı. Ama ejderhaların adı olur muydu ki? Kafam çok fazla karışmıştı. Cevaplara ihtiyacım vardı.
‘’Bu onun adı mı?’’
Canavar ona hitap etmemle daha yüksek bir hırıltı çıkartıp dişlerini gösterdi.
‘’Yabancıların ona hitap etmesinden hoşlanmaz.’’
Yabancı derken sesini inceltmiş beni taklit etmişti. Ama şu anda onun taklidi umurumda değildi. Çünkü canavar beni gerçekten yemeye karar vermiş gibiydi. Endişeyle oturduğum yerden geriye süründüm. Gidebileceğim kadar geriye gittim. Öyle ki sırtım az önce kuyruğuyla parçaladığı ağaç parçalarına değdi.
‘’Konuşmaya başlama zamanı Thae. Onu yeterince sinirlendirdin.’’
Ellerimle kendimi sabitlemeye çalıştım. Ellerim bütün vücudum çok fazla titriyordu. Geldiğimden beri yaşadıklarım akıl alır şeyler değildi. Yine de şu an da tek seçeneğim olanları anlatmaktı.
‘’Ben köyüme dönmeye çalışıyorum. Yolda kayboldum sonra bir şekilde buraya geldim. Evime dönmeye çalışıyorum. Dalmere köyüne nasıl gidebilirim biliyor musun?’’
Buraya nasıl geldiğim bilgisini bir süre daha kendime saklamaya karar verdim. Bana inanması pek olası değildi ve beni deli olarak görürse muhtemelen hayatta kalamazdım. Cümlemi bitirdiğimde arkasında canavara bir bakış attı. Canavar sanki cevap verircesine kafasını oynattı ve dişlerini göstermeyi bıraktı.
‘’Bahsettiğin köyü hiç duymadım. ‘’
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü resmen. Çevremde tek bir insan vardı ve o da köyümü bilmiyordu. Şimdi ne yapacaktım? Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Nerede olduğumu bile bilmezken nasıl geri dönecektim.
‘’Bu civarda öyle bir köy olmadığına eminim. Neden köyünün gerçek adını söylemiyorsun.’’
Bana inanmamıştı. Büyük ihtimalle kurtulmak için yalan söylediğimi düşünüyordu. Ne düşündüğünün bir önemi yoktu. Ben burayı bilmiyor olabilirdim ama o biliyordu.
‘’Bana nerede olduğumuzu söyler misin?’’
Ne demişler? Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır değil mi? Bir an cevap verip vermemekte tereddüt etti ancak sonra cevap vermenin zararsız olacağını düşünmüş olacak ki konuştu.
‘’Tharnavar’’
Bu kelimeyi biliyordum. Bu kelimenin anlamını gerçekten biliyordum. Madamın küçükken bana okuduğu o saçma masallardaki ülkeydi. Ben lanet bir masalın içinde miydim? Hayır. Hayır. Olamaz böyle bir şey çok mantıksızdı bir kere. Öyle bir yer yoktu. Sadece saçma sapan bir masaldı. Benimle dalga geçiyor olmalıydı. Evet bu daha mantıklıydı. Gözlerimi öfkeyle yabancıya diktim. Bakışlarım karşısında kaşlarını kaldırdı.
‘’Benimle dalga geçebileceğini mi sanıyorsun? Sence bu komik mi?’’
Öfkeme hâkim olamayıp oturduğum yerden kalktım. Çok bunalmıştım. Sabahtan beri korkmaktan, kaçmaktan yorulmuştum. Karşımda kim ya da neyin olduğunun bir önemi yoktu bu saçmalığa daha fazla katlanmayacaktım. Madam’ın yanına dönmeliydim. Oraya vardığımda ise o huysuz ihtiyara iki çift lafım olacaktı. Konuşmaya başlamasıyla öfkeli bakışlarımı yabancıya çevirdim.
‘’Seninle dalga geçmiyorum.’’
Kollarını göğsünde birleştirmiş bana dik dik bakıyordu. Benim bakışlarımdaki yakıcı öfke onun bakışlarındaki soğuklukla çarpıştı. Bundan hiç etkilenmemiş gibi kaşını kaldırdı. Dahada öfkelenerek ona doğru bir adım attım.
‘’ Tharnavar gerçek bir yer değil.’’
Aramızdaki mesafeye bir bakış atıp üzerime doğru eğildi. Ve elleriyle çevreyi işaret ederek konuştu.
‘’Burası sana gerçek değil gibi mi geliyor? Az önce seni yemeye çalışan ejderhalar da rüya mıydı sence?’’
Bana aptalmışım gibi bakması daha da sinirlerimi bozarken bir adım daha yaklaştım. Ve her kelimde parmağımla göğsünü dürterek konuştum.
‘’ Tharnavar, bir masal. Küçük çocukları korkutmak, yaramazlık yapmalarına engel olmak için uydurulmuş bir canavar masalı.’’
Onu dürten parmağımı tutarak dürtmemi engelledi. İyice kafasını bana yaklaştırıp yumuşakça konuştu.
‘’Sence şu an arkamdaki ejderha uydurulmuş bir masal karakterine mi benziyor?’’
Sıcak nefesi boynumu gıdıkladı. İrkilerek geri çekilmeye çalıştım ama izin vermedi. Gözlerini gözlerime kilitlemiş, söylediklerinin doğruluğunu anlamamı bekliyordu. Gözüm arkasında bizi sıkılmış bir ifadeyle izleyen canavara kaydı. Ona baktığımı fark ettiğinde sanki önümdeki yabancı gibi kaşı oynadı. Ee gerçek miymişim? Dercesine. Bakışlarım tekrar yabancının gözlerine sabitlendi. Bir yalan aradım gözlerinde ama yoktu. Saf ve buz gibi gerçek vardı. Ama olamazdı.
‘’Ama olamaz.’’
Sesim fısıltıdan farklı çıkmamıştı. İçindeki inkar etmesini uman yakarış çok belliydi. Sesimdeki çaresizliği anlamış gibi bakışları yumuşadı.
‘’Burası Tharnavar Thae.’’
Şimdi o da benim gibi fısıldıyordu. Beni ürkütmemek ister gibiydi.
‘’Sadece eve gitmek istiyorum.’’
Daha ben kendimi durduramadan saf gerçek dudaklarımın arasından çıktı. Bakışları bir an dudaklarıma inse de hemen geri gözlerime dönmüştü.
‘’Tamam o zaman seni eve götürelim.’’
‘’Gerçekten mi?’’
Sanki o an ne dediğini idrak etmiş gibi gözleri şokla açıldı. Bakışları önce aramızda neredeyse hiç kalmamış mesafeye sonra da hala elimi tutmakta olan eline değdi. Her seferinde gözleri biraz daha açıldı ve telaşla elimi bırakıp geri çekildi. Bir an ne yapacağını bilemez gibi çevresine baksa da boğazını temizleyip bakışlarını bana çevirdi. O yumuşaklık kaybolmuştu.
‘’Bahsettiğin köyü bilmiyorum ama ileride eğitim kampı var. İstersen seni oraya götürebilirim. Haritalardan köyünü bulursun ve sonra gidersin. Şunu şimdiden açıklayayım. Kendi başınasın. Köyünü bulduktan sonra kendin gidersin. Zaten uğraşmam gereken bir sürü acemi var bir de seninle uğraşamam.’’
Bir andaki değişimi ve dedikleri sinirimi bozsa da karşılık vermedim. Sadece başımı salladım. Ona tahammül etmem gereken çok fazla zaman kalmamıştı köyümü bulup oraya gidecektim ve bir daha birbirimizi görmeyecektik. Bu süreçte ne kadar az iletişim kurarsak o kadar az sorun çıkardı. Ben de o kadar hızlı buradan gitmiş olurdum. Bir süre daha beni inceledikten sonra arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Bütün konuşma boyunca orada olan canavarsa biz yanından geçtikten sonra kanatlarını açmış ve büyük bir gürültüyle gitmişti.
Yolculuğumuz sessizdi. Aramızdaki tek gürültü adım seslerimizdi. Bu sessizliğin içinde Madam’ın anlattığı masalları tekrar tekrar düşünüyor ayrıntılarını hatırlamaya çalışıyordum ama o zaman bile saçma gelmesi dışında hiçbir şey hatırlayamıyordum. Hatırlamaya odaklanmış bir şekilde yürürken arkamızdaki yapraklar hışırdadı. İkimizde durduk. Ben panikten durup kalmıştım. Ya yine bir canavar geldiyse? O ise daha çok daha iyi duymak için durmuş gibiydi. Kafasını çevirmiş dinliyordu. Ben de onun gibi dinlemeye çalıştım ama hiçbir şey duyamadım. Aniden arkasını döndü. Nereden çıkardığını bilmediğim hançeri bir anlık elinde parlayıp gözümü aldı. Kolunu gerdi ve atmaya hazırlandı. Tamam işte bu kadardı. Beni kandırmış ve başka bir yere getirmişti. Beni burada öldürecek ve herhalde canavarına yem edecekti. Midemden yükselen safrayı bastırmaya çalıştım. En azından onurumla ölebilmeliydim. Bir korkak gibi kendi kusmuğum içinde değil. Gözleri bende değil arkamdaydı. Herhalde canavarını bekliyo-Bıçağı öyle hızla fırlattı ki çığlık atacak vaktim olmadı. Ben bıçağı fırlattığını fark ettiğimde çoktan yanımdan geçip gitmişti. Dehşetle sendeledim. Gözleri bir anlığına arkamdan ayrılıp bana değdi. Bir anlığına anlamlandıramasa da bir saniye sonra farkındalıkla ışıldadılar. Bana attı sandığımı anlamıştı. Dudak kenarı yukarı kıvrılırken bana doğru ilerlemeye başladı. Ve tek kelime etmeden geçip gitti. Hala kıpırdayamıyordum. O yaşadığım şok, sadece ıskalamış ve işi bitirmek için hançerin almaya gitmiş olabileceği düşüncesi sakinleşmeme izin vermiyordu. Arkamdaki çalılardan gelen ses kesildikten sonra bana yaklaşan adımlarının sesini duydum. İçimdeki kaçma güdüsüne direnip yerimde kaldım. Ben öldürmek istese de istemese de ondan kaçamazdım. Bunu görmüştüm. Şimdi bana harita verebileceği bir anlaşma varken de tek şansım oydu. Adımları yanımdan geçti ve gitti. Önüme geçtiğinde sırtından sallanan deri bir torba vardı. Torbanın ağzından dışarı çıkmış tüylü bir şey vardı. Bir hayvanı avlamıştı. Beni değil. Adımlarını aksatmadan omzunun üzerinden bana baktı.
‘’Korkma Thae. Bugünkü avım sen değilsin.’’