Telefon çaldığında beynimde yankılanan tek şey, titrek bir gün ışığının pencereye vurduğu anlık huzurdu. Bu huzurun yerini hızla sarsıcı bir cümle aldı. Nasıl oldu da hayat, yine alt üst edici bir habere gebe olabilirdi? Sıcak kahvemin keskin aromasını henüz duymaya başlamışken, işittiğim kelimeler tüm anılarımı yerinden sökmüştü. Baran Karataş... Geçmişin gölge oyunu. Kalbim, ciğerlerimi doldurup bırakacak kadar hızlı atıyor, midemin bulandığını hissediyordum. Elim, telefonun üzerinde günün en gri bulutunu andıran bir titremeyle gezinirken, başım döndü. Havada asılı kalan kahve kokusu ve odanın soğuk sessizliği arasında kaybolmuştum. Nesrin ve Ela’nın kararlı gözleri aklıma geldi. Yanımda olacaklarına emindim, ama yine de içimdeki bu karmaşayı dindirecek cevabı dışarıda aramak beyhude gibiydi. Kendimi ofisimin penceresine dayadım. Dışarıda hayat olağan seyrindeydi, pencereden içeri sızan çiğ soğuk havaya rağmen. Nesrin’in sıcak sesini ve Ela’nın yumuşak tizlerini duyar gibi oldum. Biliyorlardı, yine de her şey bir tuz buz olma tehlikesiyle yüzleşiyordu. Baran’ın karanlık yüzünün gölgesi yeniden üzerime düşüyordu, onu gördüğümdeki o ilk günkü sarsıntıyı hatırlamak ürperticiydi. Baran... O olmasaydı, belki dünya daha anlamlı ve adalet dolu bir yer olabilirdi. Derin bir nefes alıp yanaklarımı soğutacak bir esinti hissetmek istedim. Bu içsel yangının ortasında, mahkemenin belirleyici günü yaklaşırken fazladan nefes almam zordu. Düşüncelerim içinde sürüklenirken, Baran'ın bana karşı hissettiği o beklenmedik zaafın varlığını da bir türlü görmezden gelemiyordum. “Serra,” ses, yumuşak ama durdurulamaz bir şekilde yankılandı. Dönüp baktım. Nesrin, endişeyle kaşlarını çatmış, ellerini içten bir dost edasıyla göğsüne sarmış bana bakıyordu. Beni bu dalga dalga yükselen öfkeden çıkarmak için her zaman hazırlıklıydı. Yanında Ela, sessizce dikilmiş, yeşil gözlerinde çözüme dair bir umut taşıyor gibiydi. İkisi de oradaydı; geçmişimin sarp ve yıkıcı anılarını birlikte göğüslemeye hazırdılar. “Onu sıkıştıralım, Serra,” dedi Nesrin, sesinde kararlılık vardı. “Baran'ın dikkatsizliği şimdi bizim lehimize dönebilir. Timur’un tanıklığında onu köşeye sıkıştırmanın bir yolunu bulduk.” Sözler, beklenmedik bir umut kıvılcımını yaktı içimde; bu, sabrı ve direnişi ilmek ilmek işledikleri bir plandı. Onların cesaretiyle dolup, taptaze bir motivasyonla ayağa kalktım. Baran’ın hala üzerimde bıraktığı izleri yok saymayı deneyecektim. Belki de bu kez o, kendi geçmişine dönecek ve başka birinin gözyaşlarında kendini boğulmuş bulacaktı. Mahkeme salonuna adım attığımda, hava yoğun ve beklentiyle yüklüydü. Seslerin yankılandığı koskoca salon, atan kalp gibi sürekli hareket halindeydi. Birbirine yaslanmış tahta sıralar ve buram buram kağıt kokusu arasında kendime bir yol çiziyordum. Baran’ın bakışları, savaşa giderken üzerime düşen koca bir gölge gibiydi. Timur’un beklenmedik bir şekilde lehime yaptığı tanıklık salonda keskin bir sessizlik yaratmıştı. O an tırnaklarım avuçlarıma batana dek sıktım ellerimi. Bu bir zafer kutlaması değildi ama kesinlikle bir dönüm noktasıydı. Baran’ın yüzünden akan şaşkınlığı ve ona eşlik eden tehditkar öfkeyi görmemek imkansızdı. Bu küçük zafer, ona karşı güçlü bir hamle yapmamı sağlamıştı. Baran’ın bakışları, çekim ve nefret arasındaki ince çizgide dans eder gibiydi. Her şey bu tanıklıkla değişebilir miydi? İçimde filizlenen umut dallarına yeni bir tanesi ekleniyordu. Geçmişin gölgesinde, geleceğin aydınlığı yavaşça vücut buluyordu.
Bölüm 7
Bölüm 7: Geçmişin Gölgesi
