"Annenin ne demek olduğunu bildiğimiz bu dünya da annesizliği de öğrenseydik, bir şey kaçırmazdık."
🦋
"Günaydın Alara'm!"
"Ya Hira dur yatacağım!"
"Zaten on iki saattir yatıyorsun şapşik hadi kalk!"
"Ya kızım dur uykum var." Deyip yorganı başıma doğru çektim.
"Tamam, hadi kalk." dedi Hira ama onu dinledim mi? Hayır.
Dinlememek tercihim zaten.
16 yaşındayım, mesleğimin ilk adımındayım. Bir köy okulundayım. İstanbul boğaziçi yetimhanesinde ömrünü geçiren o genç kızlardan biriyim.
Adım Alara. Soyadımı ismimden daha çok kullanırım. Benim için ne o kadının, annemin. Ne de o kocasının, üvey babacığımın soyadı gerekir. Benim rahmetli babamın soyadı hepsine bin basar. Alara Ulusoy.
En yakın arkadaşım ah pardon, kardeşim dediğim insan Hira. Hira Tekin. Annesi ve babasını trafik kazasında kaybetmiş kardeşi Efsa ile tek başına kalmışlar. Teyzeleri, amcaları, dayıları, halaları ve neneleri bakmak istemediğinden dolayı 1 yaşında olan evlatlarını bir yetimhaneye gönderdiler.
Hira ile kardeşliğim, "Yanımda uyuyabilirsin." demesiyle başladı herşey.
Bazen anneme çok kızıyorum ama bazende teşekkür ediyorum. Ediyorum ki Hira, Efsa, Eda ve Yağmur gibi arkadaşlarım, kardeşim oldu.
"Ya kızım rahat bırak Alara'yı," Efsa'nemin sesi ile yorganımı başımdan çektim ve gözlerimi iri iri açarak heyecanlı bir şekil de, "Nedenini bilmiyorum ama Efsa'neme ilk kez katılıyorum." dedim ve güldüm.
Efsa esmer tenine harika bir makyaj yapmıştı. "Hayırdır ne bu haller?" diye sorumu Efsa'ya yönelttim. "Ya kızım okul var diye süslenmeyelim mi?" Efsa, kendine ayrı dünyadaydı. Deli değil, sadece kendi kafasına kurduklarını yaşayan enerji dolu bir kız. Ve evet, Efsa ve Hira aşırı derecede benziyorlar.
"Dikkat et de Cemoş görmesin" Cemoş bizim köy okulunun müdürü.
"Ya susun be! Bu ne ya sabahın köründe vır vır vır vır. Yatırmadınız." Yatağımdan fırlayıp Eda'nın yatağına geçtim ve yorganını çektim. "Günaydın!" diye bağırdım.
"Ya ne yapıyorsun ya!" diye sitem etti.
"Kargalar bokunu yedi bile hadi kalk." Eda yatağından kalkıp hızlıca lavaboya gitti.
Hepimiz arkasından güldük.
Eda sarışın, ciddi, işi geldiğinde tatlı olan kız.
Yağmur ise hala horul horul yatıyor.
Yağmur kumral güzeli. Ciddiyim gerçekten kumralın en güzel tonu bu kızda.
Bende hızlıca elimi yüzümü yıkamak için ayaklandım.
"Nereye lan?" diye sordu Hira.
"Lavaboya balım gelcen mi?" dedim ve güldüm.
Lavaboya doğru gittim. Hemen yan tarafımızdaydı.
Eda yurda 2 hafta önce geldi. Kendisi baya zengindi. Fazla zenginlik şımartmış, annesinin deyişiyle. Ama kadını görseniz leş!
Yağmur ise okulunda başarısız olduğu için, aile fertlerinin sözünü dinlemediği için yurda geldi.
...
Lavaboda Eda'yı görmedim. Acaba yukarıdaki lavaboya mı gitti? Sanmıyorum.
Elime sabunu aldım ve suyu açtım. İyice yedirdim elime. Sabunu kenara koyup elimi yüzümü iyice sabunladım. Ve evet hazırdım. Yeni gün başlasın!
Lavabodan çıktım, açık olan kıvırcık saçımı topladım ve odaya doğru ilerliyordum ki bir ses duydum.
"Anne lütfen beni buradan al."
Aklıma beş yaşım, annemin beni ilk buraya bıraktığı dönem geldi.
"Anne lütfen sana ihtiyacım var! Söz şımarmam anne," Bazı anneleri anlamıyordum. Benim annemi de.
Anne demeye utanıyorum orası ayrı.
Annelik doğurmak mı? Yoksa bakmak mı? Yoksa yetiştirmek mi? Ben anlamıyorum annelik ne demek!
Anne sevgisi ne demek?
Anne sevgisine mahrum kalan o çocuklardan biriyim.
"Anne!" diyerek ağlamaya başladı Eda.
"Eda!" diye bağırarak onun yanına gittim.
Koridoru feryatları ile inletiyordu resmen.
Yere çökmüş, ağlıyordu öylece.
"Ağlama kardeşim, değmez." dedim ve belini sıvazladım.
"Lütfen kalk, lütfen!" söylenmeye devam ettim.
"Bırak ya o iğrenç ellerini değdirme benim üzerime!" diye bağırdı tekrar.
"Ben miyim lan iğrenç! Kendin şımarıp gelen sensin buraya karşıma geçmiş ağlayarak iğrenç ellerini değdirme bana diyorsun! Bu ne rezillik. Harbiden şımarıksın kızım sen." Alara...
Sakin ol güzelim...
Sakin.
Derin nefes al ve ver.
Evet... Aynı bu şekil.
Eda'ya söylenmem bittikten sonra odaya hızla koşmaya başladım ve ağlayarak odaya geçtim.
"Lan ne oldu ne ağlıyorsun?" diye sordu Hira.
"Kesin Eda sinirlendirdi." dedi Efsa.
"Efsanem doğru söylüyor." dedim kırgın bir sesle. "Ya yeter ama bak ya! Geldiği günden beri yüzü gülmedi, bizi de güldüremedi. Bıktım. Melike hanımla konuşalım attıralım veya evlatlık verdilerim şunu bıktık lan." dedi. Öfke dolu bakışlarımı, daha doğrusu kızgın olan bakışlarımı Hira'ya uzattım. "Her ne olursa olsun, her koşul neyse, ona göre davranacağız kızlar. Burası yetimhane. Bizim isteğimizle evlatlık vermeyiz birisini. Kendimiz için başkasının canını tehlikeye atmayalım. Uyanık olun lan! Biz anasız babasısız! Birbirimize zor günümüzde yardım etmeliyiz! Kimseyi kırmamalıyız. Sadece içimizden."
Derin nefes alıp suyumu içtim. Hira ise ayaklandı. "Nereye ?" diye sordum. "Yemekhaneye. Gelceksen gel ama sem spor yapmayı daha çok iyi görüyorsun. Doğru ya," dedi ve aşağı indi. Elim ile yüzümü avuşturup elime çantamı aldım ve tararken düz olmayan, düz olurken kıvırcığa dönmeyen saçımı açtım. Yağmur'un makyajlarından hafif kullandım ve kendimi daha iyi hissediyordum.
"Ben spora gidiyorum ama bu sefer çok uzağa, bilmediğim yere." dedim ve masanın üstünde olan telefonumu, annemin bana bıraktığı o son iğrenç cep telefonumu aldım elime.
Saat sabah sekiz, şarjım 98. Bana yeter. Artar da.
"Nereye kızım böyle?" diye sordu Efsa." duvara çizdiğim kelebek figürlü, kalın zincirli, altın rengine boyadığım, içinde sadece benim görebileceğim derecede küçük olan o pusulalı kolyeye baktım. "Bilmediğim yerlere. Belkide bilipte bilmediğim yerlere."
Aldım elime krem renginde trençkotumu.
Aşağıya indim merdivenden.
Bu sefer yönüm hiç gitmediğim yere.
İstanbul'un, Avrupa ve Anadolu'da her yerini gezdim. Ama Anadolu'da tek yer kaldı.
Pendik.
Yıllardır kokusunu dahi özlemediğim memleketime.
Hemen otobüs geldi ve bindim.
"Sayın yolcularımız, önceliğimiz sağlıktır. Maske takmayı ve sosyal mesafemizi korumayı unutmayalım." başımıza iğrenç bir hastalık geldi. Geçti ama. Virüs. Oradan kalan, koltuklarda bulunan o yazı. Bakıp güldüm ve üstüne oturdum.
"Pendik. Sayın yolcularımız Pendik durağımız son duraktır. M1, M2, T1 tramvaylara geçiş yapmak isteyen yolcularımız Pendik durağında inip, aktarmalı olarak geçiş yapabilir. Son durak, Pendik. Lütfen işi olmayan insin. İyi yolculuklar. Hoşçakalın."
Vay be! Herşey değişmiş. Önde oturuyordum.
Deniz bile değişmiş.
Kendi kendime gülerken, "Kardeşim inecek misin inmeyecek misin? Karar ver." diye söylendi kaptan.
👍🏻
"İneceğim abi." dedim ve indim. Burnumdan derin nefes alıp, ağzımdan şiddetlice verdim.
Bizim evin ordaki yürüyüş parkına gittim.
Annemle hep giderdik, eskiden.
Aklıma eski anılar geldikçe burukça gülümsedim.
Saat dokuz.
Trençkotumu belime bağladım. Telefonumu karnımın üstüne koydum. Trençkotumun kolları ile bağladım düşmesin diye.
Suyumu içip yanımdaki çöp kovasına attım. Ve hazırdım! Koşu başlasın.
...
Yaklaşık yarım saattir koşuyordum. Başım yukarıda, ellerim başımın üstünde. Kendimi saldım. Yavaşladım. Bugün fazla yoruldum.
O da neydi öyle!
Bisiklet sürenler bana doğru yaklaşıyor! Allah'ım nereye kaçacağım!
Doğru ya bugün Dünya bisiklet sürme günüydü!
Ama sürmek için bura mı tercih edilir!
Daha da geniş yerler tabii.
Enerjim de bitti!
Ne yapacağım!
Kaçamıyordum da! Her yer de insanlar bisiklet sürüyordu!
"Dur!" diye bağırdım. Ama sesim gitmiyordu.
Daha da yaklaştılar ve büyük bir haykırışla.
"Hassiktir!" diye bağırdım.
Çünkü yere düştüm ve çocuk da benim üstüme düştü.
Kahverengi gözlü, esmer baya uzun bacaklı olan bir erkek...
Burun burunaydık ve nefesi tenime yapışıyordu. İğrenç.
"Kalk lan üstümden!" diye bağırdım ve ittim onu.
Ayağa kalkıp kendimi sirkeledim.
"Ya kızım önüme niye atlıyorsun öyle!" çok sinirlendim.
"Lan öküz sen benim üstüme sürdün ben senin üstüne atlamadım!"
Kanayan elimi durdurdum.
"Lan iyi misin?" diye sordu ayaktaki çocuk düşen çocuğa. Bir dakika... Yoksa konuşan çocuk... Emre...
"E-Emre..." dediğimde benim üstüme süren çocuğun arkadaşı yavaş yavaş kafasını bana çekti.
"Evet, kimsiniz?" annemin Veysel amcadan olan çocuğu. Büyüğü.
Derin derin bakıyordum yüzünün ve vücudunun her zerresine, ilmek ilmek süzüyordum.
"Hey kime diyorum." Deyip elini gezdirdi.
"Pardon, başkasına benzettim." dedim.
'Sen benim kardeşimsin.' mi diyecektim.
Yerde oturan ağzı ve burnu kanayan çocuğa baktım.
"Lan kanıyor." dedim ve yanına oturdum.
Trençkotumun cebinden yara bandı ve peçete çıkarttım.
"Kolonya var mı?" diye sordum karşıdakilere. "Bende var." Emre'nin yanındaki çocuk konuştu.
Elimi uzattım ve elime verdi. Aldım.
Bir peçeteyi dörde katladım ve peçeteye bir tane kolonya sıktım. Bir fıs. Elimdeki peçete ile burnuna hafifçe baskı uygulayarak peçeteyi yerleştircektim ki, "Gerek yok." dedi.
"Pardon da, neyine gerek yok? Kan kaybından gebermek mi istiyorsun? Mal mal konuşma ve uslu dur." Ayağa kalktı. Maşallah boyu baya bi uzunmuş.
Bende hızla ayağa kalktım.
Başım onun iki göğsünün ortasına geliyordu. Tabii biraz aşağısı. Ben 1.75' sem, o da 1.90 boy. Big boy dedikleri şey bu olsa keşke.
"Fazla cıvıtma. Hem sen kimsin ya? Önüme atlayıp bisiklet sürmemi engelliyorsun hemde kendini affettirmek için elinden geleni yapıyorsun. Yazık ya.
Adeta bana ezik muamelesi ediyordu.
"Lan şerefsiz! Seni insan niyetine koyup canın acıyor diye elimden geleni yapayım sen gel bana ne de! Hem ben her sabah burdayım!? Hem kendimi sana affettirmiyorum! Sen kimsin lan davar! İnsanlık nedir bilmeyen öküz çocuk! Al bunları kendi yaranı temizledikten sonra bandı yapıştır ve buradan siktirolup git!"
İçimden gelen herşeyi döktüm çocuğa karşı ve Yetinhane'me yolumu döndüm, gittim.
O kim ki beni ezik niyetine koyabilir ya!
"Hey dur!" diye bağırdı arkamdan bir kişi.
Arkama döndüm ve o çocuk... Bu kim ya?
Yanıma geldi ve dizinin üstüne eğildi. Nefes nefese kaldı.
"Ben çok özür dilerim." dedi mahcup bir ses ile.
"Bak yara bantlarını getirdim. Sen tak benim burnuma ve ağzıma." Bu benim ile oyun mu oynuyordu?
"Beni nasıl kırdıysan, kendini toparla. Hadi ikile." dedim ve koşmaya devam ettim. "Lan dur," diye seslendi arkamdan.
Ben daha da hızlandım. O en sonda pes etti.
Dolmuş geldi ve bindim. "Bir öğrenci kız yetiştirme yurdu." dedim çünkü durağın adı öyleydi. 7 buçuk tl'yi verdim.
...
Dolmuş tam yurdun önünde indiriyordu. Çünkü durak tam kapının önünde.
"Lan Alara," dedi Hira.
Kızlar benim etrafıma toplandı.
"Ne oldu sana böyle betin bezin atmış kızım kıpkırmızı olmuşsun?" Söylenmesi devam ederken Efsa'nın bende bir şey demeden yukarı çıktım.
Odaya girecektim ki Sevim teyze gördü beni. "Alara hele şöyle gel kızım." dedi ve başımı onaylarcasına sallayıp yanına gittim.
"Kızım, öz babanı hatırlıyor musun?" diye sordu. Ne alaka? Onu kaybettiğimde daha üç yaşındaymışım. Üç yaşındayken nasıl hatırlarım ki?
"Hayır, annemlerin demesine göre daha çok küçükmüşüm, üç yaşındaymışım. Ve bunu en çok siz biliyorsunuz neden sordunuz ki?" diye sorduğumda Sevim Hanım gözünü kaçırdı. "Sevim Hanım?"
"Kızım bir mektup sana geldi. Ben açamadım çünkü sana gelmiş ve..." konuşmasını yarıda kesti. "Ve?" diye destekledim. Daha doğrusu baskı uyguladım konuşması için.
" Ya konuşsanıza bu kimden geldi?" Bu sefer sesimi yüksek çıkardım. Çünkü konuşması için.
"Ya kızım babanın adı soyadı yazıyor ve senin adın yazıyor." Ne? Dediklerinde haklı mıydı?
Uzattığı zarfı elinden hızla çektim.
Kahverengiydi.
Üzerinde 'Alara Ulusoy'a, kızıma... Dündar Ulusoy.'
Nasıl okuyacağımı bilmedim.
Hemen "İzninizle," Deyip çıktım odadan.
Hemen iki kat yukarı çıktım. Hızlı hızlı.
Odaya ulaştım ve tam düşecektim ki kapıyı tuttum.
"Ne oluyor lan!" diye bağırdı Eda ve yanıma geldi.
Elimdeki zarfı aldı ve tam açacaktı elinden aldım.
"Alara bu ne? Bizi bırakıp gitmeyeceksin değil mi?" Ben diyorum bu ne mektup bu diyor bizi bırakma.
"Ne oldu?" diye sordu Yağmur o da yatağından kalkıp yanıma geldi. "Beni bi salın!" diye bağırdım ve yatağıma geçtim. Belimi yasladım yastığıma ve o mektubu açamadım.
Herkes uyuduğunda açacaktım.
Odaya Hira ve Efsa da girdi. "Hira," diye seslendim. Hira yanıma geldi. Elimdekine baktı ve bana baktı. Derin derin nefes alıp benim kilitli olan çekmecemi açtı. Elimdeki zarfı alıp çekmeceye koydu. Kilitledi.
Kulağıma eğilip, "Gece aç." dedi. Başımı onaylarcasına sallayıp, "Öyle yapacağım." dedim.
"Kızlar müsait misiniz?" kapıdan bir ses geldi ve kafamı o tarafa çevirdim. "Evet buyurun Melike hanım." dedim ve güldüm.
Melike abla yanıma gelip oturdu. "Alara sen yine kavga mı ettin birileriyle?" Ha?
O erkekler gelip şikayet mi etti yoksa! Hayır canım ne alaka?
Titreyen sesim ile, "H-Hayır da ne alaka?" diye sordum. Yüzünü gülücükler sardı ve yanağımı okşadı. Bende elini takip ettim. "Hiç, öyle gözüküyorsun." dedi.
"Nasıl gözüküyor muşum?" diye sordum.
"Sanki birisiyle kavga etmiş veya birşeye stres yapmışsın gibi. Neyse bunu sonra konuşacağız. Kızlar size harika haberim var!" diye neşelendi Melike hanım.
Kızlar etrafımıza toplandı.
"Ne oldu ki?" diye sorduk sıra sıra.
"Hatırlıyor musunuz? Geçenlerde bursluluk sınavına gitmiştiniz." dedi. "Ay evet ve çok kötü geçmişti de ne oldu ki Melike hanım yoksa özel okula mı verdiler bizi ahahah!" Yağmur ve boş ağzı!
"Evet Yağmurcum, doğru bildin. Okulunuza yakın bir okul var. Özel Doğan Lisesi. Oraya nakil gidiyorsunuz beşiniz birden." Şaka mıydı? Hepimiz şaşkın içinde Melike hanıma bakıyorduk. "Gerçekten mi?" diye sordu Hira. "Hemde sonuna kadar gerçek, yarın formalarınız gelir. Hadi hayırlısı olsun bakalım." Deyip gülüp gitti. "Bu ne lan! Allah!" diye bağırdı Eda ve güldü.
Acaba hangi okul, ortam nasıl...
23.00
Hira'nın kilitlediği çekmecemin anahtarını yastığımın altından aldım. Çekmecemi açtım ve mektup ile uzun süre bakıştım.
Neden?
Beni neden buldu?
Daha doğrusu, beni nereden buldu?
Annemle tekrar barıştı mı?
Annem öldü mü?
Yada babam kendi canına kıyacağı için mi bana bu mektubu gönderdi?
Mektubu elime aldım.
Titreyen elim, soğuyan vücudum ile aldım elime.
E ama babam ölmüştü benim?
Annem bana yalan mı söyledi?
Daha fazla dayanamayarak geri bıraktım mektubu be yatağıma uzandım.
Sağ dön, sol dön, yüzüstü yat, sırtüstü yat. Hiçbir işe yaramıyor.
İçimde deli rüzgarlar savuruyordu bedenimi.
Bir yanım o mektubu aç, bir yanım açma diyordu.
Ama ben tekrar kendime geldim ve açık olan çekmecedeki mektubu elime aldım ve bir çırpıda açtım...
"Sevgili Kızım Alara,
Biliyorum, belki beni ölü biliyorsun, belki diri. Emin ol yaşıyorum okyanus gözlü kızım. Ben şuan İstanbul'da bir vadide kalıyorum. Hatta sana ne yaptığımı, ne yapacağımı değil de neden bu haldeyim onu anlatayım. Sen daha üç yaşındaydın annen dokuz aylık hamileydi. Annen ne kadar aldırmak istesede ben izin vermemiştim. Benden habersiz yediği yemeklerin ekşiliği, tarihi geçmiş olması, ayrıyeten içtiği o ilaçlar onu kötü yola götürdü ve annen ile erkek kardeşin Emre'yi erken doğuma aldılar. Nasıl mı kaza geçirdim? Trafikteydik Emre üç günlüktü. Annen, sen ve kardeşin arkadaydınız. Annen yine huzursuzluğu üzerinde olduğu için benimle tartıştı. Ve ben direksiyonu, arabayı düzgün kullanırken; annen direksiyonu sağ, sol, sol, sağ, yaparak kaza geçirmemize neden oldu. Benim yaşlarımda, boylarımda hatta kilomda bir adam daha vardı ona çarpmışım. Bu yüzden annenlere ölü haberim gitmiş. Ben iki yıl hafıza kaybı yaşadım. Annen de bunu biliyormuş ve bildiği için bir adamla kaçmış. Adamla ilişkisi çoktan olduğu için hep ona 'Emre senden,' demiş. Adamcağız da inanmış. Sen ve Emre benim tek çocuklarımsınız. Yaşadığım yer. İstanbul Ortaköy vadisi 8. Etap. Yanıma gelirsen, seni doya doya öpmediğim o saçlarını doya doya öpmek isterim kızım.
Sevgilerimle.
Baban, Dündar Ulusoy."
Akan her bir damla gözyaşıma engel olamadım.
Annemin beni yıllardır kandırmasına mı şaşırayım?
Beş yıldır üvey kardeşim olarak bildiğim Emre'nin öz ve öz kardeşim olduğuna mı inanayım?
Yoksa...
Annemin...
Adını bile söyleyemediğim...
Yoksa annem o iğrenç pislik arsız herifle ilişkisi çoktan olmasına mı şaşırayım?
Hangisine?
Bence hiçbirisine. Neden mi?
Nedenini bilmediğim yalanların, nedenini bilmediğim soruların, alamadığım cevaplar ve bunca yıl benden gizlenmiş yalan yanlış hayatlar.
Peki ya o adam babam mı? Sanıyorum ki babam.
Olmayadabilir.
Adını dahil hatırlamadığım babam kim?
🍁
"Allah kahretmesin lan"
"Yine ne oldu Hira" uykulu sesimle söylendim.
"Oğlum gece 4'de uyandım mektubu yatakta unutmuşsun ve uyumuştun. Şimdi de üşümüşsün."
Ne?
Mektup mu...
Hayda... Ben nasıl unuturum!
Yataktan hızla kalktım.
"Lan" dedim ve etrafa bakındım.
Kimseler yoktu.
"Lan Hira kimse okumamıştır değil mi?" Endişe dolu çıkan sesim Hira'yı bir nebze olarak da olsa korkutmuştu.
"Lan oğlum gece 4 diyorum öğlen değil kim mektubu okumak için kalkacak ki ve seni neden bu kadar çok endişe etti ne yazıyordu?" Hira'ya söylesem bir şey olmayacağını düşünüyorum. Ne de olsa yıllardır ne bok yediğimi bilen bir kız.
"Çekmeceye koydun sanırım al oradan oku. Diğerleri nerede?" diye sordum kızları kastederek. "Kahvaltıya gittiler."
"Tamam."
Aldı eline mektubu okumaya başladı.
"Ya kızım Alara," dedi ve susup tekrar konuştu.
"Bu adamın baban olduğuna emin misin?"
Tam cevap verecektim ki arkadan bir ses geldi.
"Baban mı?"
Melike hanım...
İkimiz anında arkamıza döndük ve aynı anda "Melike hanım," dedik.
Melike abla içeri girdi ve Hira'nın elindeki mektubu aldı okudu. "Dündar Ulusoy demek ki buymuş..." diye mırıldandı.
"Nasıl yani ne oluyor Melike hanım ?"
Endişeli çıkan sesim beni daha da paniğe götürüyordu.
"Siz hiçbir yere gelmeyin." dedi ve mektubu bana vermeden uzaklaştı.
"Ne oluyor ya, Melike hanım durun!" diye bağırdım arkasından.
Melike hanım hızlandıkça hızlanıyordu arkasında ise ben ve Hira vardık.
Dışarıya çıktık ve merdivenden indik hızlı hızlı.
"Ya durun Melike hanım!" diye bağırdım tekrar.
Bu koşuşum beni 5 yaşıma götürdü.
Kapıya geldik ve tam çıkacaktı ki durdu.
"Tamam, durdum ama sakın arkamdan gelmeyin."
Tam arkasına dönüp gidecekti ki bir adam bize seslenene kadar.
"Alara,"
"Kızım..."
💞
Selam!
Bölüm nasıl geçti?
Evet yeni adımız UMUT TAŞI!
Çok sevdim bu ismi. Bize umut, uğur getirsin.💕❤️🦋
Oylamayı unutmayın.
İg: kelebegimsi1yazarr