İçeriğe geç

Kimisi Işıktan Korkar

Bölüm 5 · 3 dk okuma

Kimisi Işıktan Korkar

Bölüm 5

00.04 | Kaybın Diğer Yüzü

Ölüye mesafe fark eder miydi?

7 kat toprağın altındaki cansız beden bizim onu ziyarete gittiğimizi hissediyorsa eğer bu onun hala bedeninin yakınlarında bir yerlerde olduğunu göstermez miydi? Oralarda ne işi vardı!

Gelip bana yol göstermeliydi, her zamanki günüme gün katan neşeli yüzüyle kahkahalar atarak, “Bugün nasılsın güzel kızım?” diye şakıyıp tepsiyle getirdiği iki kupa kahveyi masaya bırakmalı ve biz yine her zamanki gibi hiçbir ayrıntıyı atlamadan o uzun sohbetlerimizden etmeliydik.

Neredeydi o şimdi? Birine göre yukarılarda bir yerlerde, diğerine göre hep yanıbaşımda, hep benimle olacakmışçasına, bir diğerine göre ise sadece toprağın kuru ve sessiz soğukluğunda.

Hangi avuntuya inanmalıydı?

Güneş tam tepede olmasına rağmen serin hava hakimken etrafa, bir anda sert esen rüzgarla yüzüme çarpan anın farkına vardım. Başımı kaldırıp etrafa bakındım.

Mezarlar, mezar dolusu çiçekler ve mezar dolusu hiçlikler.

Oradayım, annemin mezarında. Birkaç gün öncesine kadar “Onu çok seviyorum.”, diyebileceğim kadına artık “Çok severdim.”, demek zamanıydı artık. En acısı da, belki, bunu ona hiç söylememiştim. Belki de söylemişimdir, umarım.

Mezarlar, mezar dolusu gidişler ve vicdan dolusu pişmanlıklar.

Biliyorum, hayata devam etmekle ilgili zırvalıkların ben de farkındayım. Ama kimsesizliği hazmetmek kolay olur mu ki? Emin değilim.

Görmeye dayanamadığımdan defnedilmesinin ardından üç gün boyunca gelemedim. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemekle asırlar geçti gibi hissetmek arasında bir yerdeyim. Üç gün geçtiğini de mezar taşındaki tarihten anladım.

Seray Arınel

05.11.1977~02.02.2022

Eğer burda olup şu anda benim yanımda bu tarihlere baksaydı kesinlikle doğum tarihine gözlerini devirir ve böylesine uyumlu bir günde gittiği için mutlu bile olabilirdi. Sayılar ve uyumlarına bayılıyordu.

Kendi aklımdan geçenler için kendi kendime güldüm, ardından kafayı sıyırmış olabileceğimi düşündüğümden kendi kendime sinirlendim ve olduğum durumda aptal duygu değişimlerimle ilgilendiğim için ben daha engelleyemeden gözlerim doldu.Sonucunda ardı arkası kesilmeyen bir ağlama krizine doğru yol aldım.

Her şeyinin gidişiyle hiçbir şeyin anlamının kalmadığı nokta.

Elimde olmadan sonrasını düşünmeye başladım. İstediğin kadar sıkı tut halatları, karşında akıp giden bir hayat varsa kazanman imkansızdı.

Mezarlar, gidiş dolusu boşluklar ve dönüş dolu kabuslar.

İlahi bakış açısı

***

Omuzları sarsıla sarsıla, kendisi farkına varmasa da yarım saat boyunca toprak çıkıntısının yanında bacakları üzerine kıvrılmış ağlayan genç kadının o an için düşündüğü hiçbir şey yoktu.

Yalnızca gözyaşları ve boşa bir çabayla düzeltilmeye çalışılan nefeslerden, iç çekişlerden ibaretti.

Zaten aklı susturan, zihni uyuşturan üç şey vardı.

Biri uyumak, diğeri ise ağlamaktı. İnsan şiddetle ağlarken yalnızca ağladığını düşünürdü, bütün sesler de bir damlanın içinden süzülüp giderdi.

Üçüncüsü ise ayakta uyumaktı. O da bir nevi uyku haliydi.

Mezarının üzerinde mavi çiçekler vardı. Henüz ne çiçeği olduğunu bile bilmiyordu genç kadın, ilgisi yoktu çiçeklere. Dersleriyle ilgilenmediği zamanlarında renklerle dans etmeyi, şarkılarda kaybolmayı tercih ederdi genellikle.

Derslerine bu kadar sıkı çalışıp önem vermesi ise sırf hayatının büyük bir bölümünü hatırlayamayışından geliyordu. Henüz 14 yaşındayken kalıcı bir hafıza kaybı yaşamış ve tüm geçmişini yalnızca birkaç dakika içerisinde kaybetmişti. Anıları ondan gitmiş; geriye sadece ölümsüz denilen fotoğraflar, bir sürü eşya ve kalın bir günlük kalmıştı.

O öyle sanmıştı. Ne duyduysa ona inanmıştı.

Yanılmıştı, yanılacaktı.

Annesinin ona kazandırdığı günlük tutma alışkanlığı gerçekten çok işine yaramıştı ve bu süreçte ona en çok yardımcı olan şey olmuştu. Açıp baştan sona onlarca kez okuyup anıları geri alabilecekmişçesine zihnini zorlamıştı ama çıkan sonuç hep sıfırdı.

Dilediği kadar geçmişten video izlesin, dilediği kadar günlüğü baştan okusun yine de hatırlayamazdı. O da ezberlemeye karar vermişti.

Hafızası elbette günün birinde ona geri dönecekti, fakat nasıl?

Neleri hatırlamadığını çok merak ediyordu.

Günlüğünün bir sayfasında renklerle uğraşmaktan nefret ettiğini, siyah ve düz şeyleri çok daha fazla sevdiğini yazmıştı; bir diğerinde dans etmekten nefret ettiğini, bir başka sayfasında ise ışıkta uyuyamadığını.

Yazan her şeyi harfiyen uygulamıştı. Çünkü o, oydu. Kendi gibi olması gerekliydi, değil miydi?

Ne kadar da çok şeyden nefret ediyordu öyle!

“Geçmişini bilmeyen, geleceğini bilemez. Sen geçmişini bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.” Bunlar Şeyh Edebali’nin sözleriydi. Peki ya o nereden gelmişti?

İsmi Aydan’dı, Ay’dan gelmiş olmalıydı.

Çok uzaklardan.

Aydan’dı, değil mi?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.