Merhaba sevgili okuyucu şu satırları yazarken asıl yazma sürecini anlaman adına 20 dakika kadar geriye gitmeme izin ver sonra her şey kendiliğinden akacak...
Istediğim deftere kavuşmak doğum sancılarıma biraz iyi gelse de engellenemez doğumumu gerçekleştirmek için yazmaya devam ediyorum. Ama önce ilk satırlarımı yazdığım ilk zehrime bir panzehiri olan o küçük kağıt parçasına yazdıklarımı daha güvende olacağını düşündüğüm, bu deftere aktarmam lazım. Şimdi müsadenle...
Aralık ayının ikinci günü yıl belirtmiyorum. Çünkü bu yıl boyunca neler yaşandığına da ufacık değineceğim için tahmin edeceğiniz bir yıl. İçiniz rahat olsun okuyucum ipuçları vereceğim ve belki de dayanamaz söyleyiveririm, çünkü hiçbir şey saklamaya değmeyecek bir sürece girmiş hissediyorum. Ama tamamen şeffaf olacağıma söz vermiş sayılmam. Çünkü bu kalem ve kağıda tam manası ile henüz güvenmiyorum. Lüleburgaz'da bir kafedeyim otogara en yakın burası vardı. Uzun bir aradan sonra müzik sesi duymak iyi geldi, oturur oturmaz bir çay ısmarladım dışarıda yağmur var, fazla ıslanmadan iyi ki kendimi içeri attım. Dediğim gibi aylardan Aralık ve Aralık ayını hiç sevmem. Çünkü sana da anlatacağım gibi yılın bu son ayında hep bir şeyler ters gider. Uzun zamandır hatta sanki varoluşumun sebebiymiş de sırf bu amacı gerçekleştirmek için var olmuşum gibi bedenimi yırtıp çıkmasına izin vermiyorum diye beni çıldırtacak acılar çektiren yazma isteğim buraya girer girmez bana çıldıracak acılar yaşatmaya başladı . Tutulduğu kafesi kırmak için yumrukları ile kafamın içinde bir yıkım başlattı. İçimde bir anda kabaran yazma isteğine asla karşı koyamayacağımı yazdıkça acı ile hissediyorum. Doğum sancıları çekiyorum, yazmaya başlamanın verdiği mutluluk ve doğumun verdiği dayanılmaz acı, bedenim sarhoş, ellerim titriyor ve gözlerim tıpkı dışarısı gibi yaşla dolu. Gökyüzünün tıpkı ağlar gibi döktüğü damlalardan iki farkla.
Bir ve bence en önemlisi yağmurun ve o kara bulutların ardından mutlaka çıkacak olan Güneş. Hepimiz buna inandık ve böyle görmedik mi, ağlayan bulutlar dağıldığında çıkan muhteşem güneş ve belki de gökkuşağı, zaten insanoğlu olarak kötü veya can sıkan durumlarda hep bir çıkış olduğuna inanırız. Bu acınası geliyor bana. Bunu itiraf etmiş olmak onca zaman yaşamaya devam etmek için geliştirdiğim tüm yöntemleri yıkıyor, ama olsun. Dediğim gibi, bu satırları okurken size olabildiği kadar kendim olarak görünmek istiyorum. Siz her satırı okurken aslında ben başucunuzda olacağım ve okumanız bittiğinde eğer en başta niyetlendiğim gibi cesur ( Bana göre çünkü büyük olasılıkla siz salaklık olarak değerlendireceksiniz.) olabilirsem bir anda beni görmeye başlayacaksınız.
Gözyaşlarımı yağmurdan ayıran ikinci farksa. Gözlerimi tıpkı iki meşe odunu yanıyormuş gibi acı ile yakan, dışarı akmalarına izin vermediğim için içime akan gözyaşlarım. Aslında ağlamayı severim, en tanıdık olduğum his diyebiliriz. Bazen sahte gülüşlerime ara verip kendim olmak istediğimde ağlarım. Ama öyle senin sandığın gibi kuru kuru değil önce güzel bir şarkı açar sonra rahat ve az ışıklı bir odada bazen kahve eşliğinde ama kesinlikle sigara ile ağlama seansını başlatırım. İnsan içinde de rahatlıkla ağlarım anlatacağım birkaç anımla bunları da öğreneceksin. Ama ağlama ritüel'im ilk çağ ibadetleri gibi en kutsal sayılır, sadece ben. (kafamın içindeki birkaç kişiyi saymazsak) Erkek adam ağlar mı diye çocukluğumdan beri en çok babamdan duyduğum şu saçma sözü söyleyen herkes bu halde beni görseler tek bir kelime kullanmadan en etkili cevabı almış olurlar. İşte aslında gözlerimi yakan bu acının asıl sebebi bu ibadetimin ilk kez içimde yaşanıyor olması. Yazmaya başladığımdan beri defalarca elimi yanaklarıma götürdüm, ama yaş yok halbuki ağladığımı sanıyorum. Hatta hissediyorum.
O kadar gelişigüzel yazıyorum ki dostum hiçbir kalıba bağlı değilim. Dünyanın gördüğü hiçbir edebi akım, hiçbir yazım kuralı, hiçbir yazar ve eser umurumda değil. Çantamda bulduğum kalem ve avuç içi kadar bir kağıtla hemen kalemin emrine uymaya hazır hale geldim. Silahımı öyle bir çaresizlikle kuşandım ki, savaş meydanında sırt üstü yatan bir savaşçının, düşmanın ona doğru salladığı baltayı durdurmak için son bir takat göstererek ölüm korkusunun tüm savunma sistemini alarma geçirdiği kısacık bir ateşleme ile silahını son kez kaldırıp, baltayı nihayet durdurduğu noktadayım. Bunun gibi bir sahneye hepimiz film sahnelerinden aşinayız ama ben yaşadım. Bu ve bunun gibi sayısız hayatın göreceğinden çok daha fazlasını yaşadım. O yüzden asla yabancı gelmeyen Bu Son Direniş gösterisinde İşte YAZIYORUM. İşte YAZIYORUM. İŞTE YAZIYORUM. Sevgili dostum anlatacak ne çok şey var bir bilsen...
Bu küçük kağıt bitmek üzere ve ben yazıma ara vermemek niyetindeyim. Hemen çıkıp bir defter almam lazım. Bu yazma sancısı kalp spazmına dönüşmeden dizginleyip hafif uyuşturmalıyım. Sonuçta doğum gerçekleşmeden ölmek! Ah ne korkunç olur. Ölmekten ziyade asıl korkunç olan insanoğlunun çeşitli ritüellerle gerçekleştirdiği bedeni ebedi yaşamın olduğuna inandığı yere gönderme işlemlerinden birine maruz kalırken, kafamın içindekini doğuramadan ölmem, Dehşet olur. Defter bulmak için hemen kalkıyorum...
Işte dostum süreç böyle gelişti. Daha önce birkaç kez yazmaya yeltenip yarım bırakmıştım, aylardır da masal mı roman mı deneme mi yazsam diye karar veremiyordum. Ama içimde sürekli bir yazma isteği olduğunu inkar etmeyeceğim. Yazmak için beklediğim süreç şu an sona geldi, bunu beynimin her bir kıvrımında, en ince damarlarımda, hücrelerimde, Galedriel'in dediği gibi "bunu havada hissediyorum suda hissediyorum" en önce de sanki kalemle değil de zihnimin ürettiği başka bir uzvum sayesinde kanımla yazıyormuş gibi parmak uçlarımda hissediyorum. Sancılarım meyve verdi, gebeliğim tamamlandı, en kalıp tabiriyle tohum çekirdeği kırdı. İşte neredeyse çıplak bir bebek gibi savunmasız bir şekilde karşında duruyorum. Ne yazayım diye karar veremezken şu an parası ödenen bir köle gibi beynim tarafından verilen emirleri yerine getiriyorum. Bu yazının neye dönüşeceği tamamen akışa bağlı. Kararsız ve acemi bir tavırla başladığım bu yazıyı tamamladığımda neye dönüştüğünü hep beraber göreceğiz. Dönüşüm tamamlandığında bana ne olacağı hakkında henüz bir fikrim yok. Ama doğumunu yapan bir anne olarak, çocuğumun nerelere geldiğini, büyüyüp serpildiğini görmek ümidiyle kucağıma alacağım. Asıl korkum lohusa yatağımdan sağ çıkamamak. Birkaç kez yaşamak üzere olduğum gibi. Şu konuda az çok fikir sahibiyim nasıl yazacağım. Bu süreç eğer her zaman olduğu gibi bir aksilik yaşamazsam gün gün yavaşça işleyecek. Biraz uzun sürecek olması tamamlayamayacağım endişesini doğursa da bunun yayınlanmasını vasiyet edeceğim ve sen tam bu iki satırı okurken, vasiyetimi yerine getiren O yüce ruhu en büyük gülümsememle karşılamak için, ruhumu bir süre onun üstünde gezdireceğim. Nasıl yazacağıma tekrar gelecek olursak şimdilik bu kadar şiddetli olmasına rağmen yalancı olarak nitelendireceğim doğum sancılarım her geldiğinde yine o an sadece kalemin emrinde olacağım. Ve bu satırlara imlek imlek kendimi işleyeceğim.
Şimdi senden tekrar bir müsaade isteyeceğim. Ve bugün bu sandalyeye oturana kadar neler olduğunu anlatacağım. Ama sana daha ilk sayfalarda dostum diye hitap etmeye başladığıma göre, müsaade verdiğini varsayıyorum. Ve seni kendimi de teslim ettiğim kalemimin akışına, bu akışla kendim olmaya davet ediyorum. Umarım bir an önce gerçek zamanda yazmaya başlarım.
Lüleburgaz'da ne işim var ona ufak bir değinelim. Bir yıl sözleşmeli er olarak TSK'da çalıştıktan sonra istifa ettim. Ve yükümlü erliğim'den kalan iki aylık askerliği tamamlamak için ekim ayı başlarında geldim. Bugün askerliğim bitti. Tabii ki zorlu bir süreçti. Burası biraz daha rahat olsa da daha sonra değineceğim bir yıl bayağı zorluydu. Lüleburgaz'da geçirdiğim ve son olduğunu düşündüğüm akşamdan bahsedelim. Dün akşam benim son akşamım olduğu için arkadaşlarla her zamankinden biraz daha farklı duygular ile bir araya geldik, gibi hissettim. Yaklaşık 30 gündür her akşam dışarıda ağaç altındaki bir bankta, aynı arkadaşlarla toplanıp, oturuyoruz ve birbirimizin hayatlarına dair uzun uzun sohbetler ediyoruz. Büyük oranda kaliteli geçen bu sohbetlerin birazını sana da aktaracağım tabii, ama şu an önce anlatmak istediğim, dün akşamki benden şu anki bana geçişim. Dün akşam saatlerinde buradan çıkınca İstanbul'a gidip, bir rasathanede gemilerin temizliğinde çalışmayı planlıyordum. Bu işi sadece 2 ay yapacaktım. Ve Ali Selim abi terhis olunca onun yanına Hatay'a geçecektim. Orada o da gelince bir iş açmayı ve ortak olmayı planlıyorduk. Uzun zamandır. İstanbul'a gitmemi gerektiren işi de Cihan abi bulmuştu.
Cihan abi psikolog onunla uzun süre gece boyu nöbetçilik yaptığımız için konuşmaya yetecek bayağı bir zamanımız vardı. Ve ilk kez bir psikoloğa hasta olduğumu düşündüğüm için değil, arkadaş olduğumuz için bir şeyler anlatıyordum. Mizacı farklı olduğu için anlaşması zor bir insan, ama mesleğini böyle icra etmediğini düşünüyorum. Cihan abi tersaneyi aradı ve eleman ihtiyacı olup olmadığını sordu ve karşı taraf bir hafta boyunca elemana ihtiyacı olmadığını söyledi. Benim için bu bir hafta askerde yapmaya karar verdiğim şeyleri sekteye uğratacak bir hafta olduğu için, hemen o an yeni bir karar vermek zorunda hissettim. ( Geleceğim ile ilgili karar verirken ne kadar özenli olduğumu son geceye bırakmamdan anlamışsındır.) Gece nöbetçiliğini devretmeden doldurmam gereken bir kaç eksik evrakı tamamlamaya başladım. Ve bu esnada ne yapmam gerektiğini düşündüm. Kapalı alanda zihnimin de duvarların arasına sıkıştığını hissettiğim için, Mustafa abiye dışarı çıkmayı önerdim. Mustafa abi Lüleburgaz'a meslek olarak yapmaya karar verdiği astsubaylıktan çıkarıldıktan sonra, benim gibi eksik olan askerliğini yapmaya gelmişti.
Onunla daha önce yaşamlarımıza dair uzun uzun sohbet ettik, fikirleri gerçekten önemli bir insana dönüştü benim için. Çünkü hem benden daha eğitimli, hem daha büyük, hem de gerçekten benim gibi toy düşünmeyen mantıklı bir insandı. Bu yüzden onunla konuşmak benim için mantıklı kararlar verebileceğim bir zorunluluğa dönüşmüştü. Biraz konuşunca Bursa'ya gidip bir otelden iş istemek en mantıklı seçenek olarak geldi. Ve buna karar vermiş olarak uyandım. sabah yeni verdiğim kararı Ali abiye, Ali Selim ve Mustafa abilere söyledim. Kafalarında soru işaretleri olduğu belliydi, ve ben de onları çeşitli laflarla iyi olacağına ikna ettim sanıyorum. Kahvaltıdan sonra gidip sivil kıyafetlerimi giyindim. Koğuşa gidip dolabımdaki malzemeleri valize doldurdum ve bölüğe geçtim. İçtimada Bölük astsubayı, Bölük komutanından aldığım bir takdiri ve terhis belgemi verip benim hakkımda başkası için konuşsa onu çok mutlu edeceğini sandığı güzel bir konuşma yaptı. Benim kafamın içinde birkaç arkadaşla vedalaşacak olmanın verdiği üzüntü ve Bursa'da girmeye hazır olduğum macera vardı. Tek sorun Bursa da gireceğim öyle bir işin Ali Selim ile açacağımız iş için hiçbir faydası olmayacaktı. Çünkü aylık ücret ödeyecek bir iş istemiyordum sebebi ise aylığı yatırırlarsa bankalara olan borcum yüzünden bankanın el koyacak olmasıydı. Neyse dostum kafamda bir sürü soru işareti ile en büyük problemim barınma ihtiyacımı karşılayacak bir iş bulmaktı. İçtimadan sonra Tugay Komutanı ve Kurmay başkanına dün akşam hediye ettiğim ve benim çizdiğim Atatürk portrelerinden dolayı bana verilecek olan takdir belgelerini beklemeye başladım. Bu arada kendimi ressam olarak nitelendirdiğimi söylememe izin ver. Dışarıda beni uğurlamak isteğiyle bekleyen birkaç arkadaşla sohbet ediyorduk, bir kaçı bana verilen takdirleri inceliyordu, Ben de birkaçına Bursa'da neler olabileceğini anlatıyordum. En başta söylediğim gibi yağmurlu bugün de dışarıda durmayalım diye içeride beklemeyi teklif ettim, ve hemen kabul edildi. Diğerleri içeri girerken Ali Selim abi beklememi söyledi, ve böylece bekledim. Bana ne de olsa birlikte iş açma planlarımız olduğunu, eninde sonunda Hatay' a gideceğimi söyledi, ve hemen bugün gitmemi tavsiye etti. Ben aslında alışık olsam da bilinmeze adım atmamın onu rahatsız ettiğini söyledi. (Burada bir parantez açmak zorunda hissettim dostum. Selim abi ile buraya alışmaya başladığımdan beri çok iyi arkadaş olmuştuk. Sana bundan bahsedeceğime eminim. Ama ne yalan söyleyeyim konuştuğumuz her şeyin sadece benim açımdan özel olduğunu sanıyordum. Daha önce defalarca olduğu gibi. Ama o benim bu korkumu giderdi ve bazı arkadaşlarımın yapmayacağı bir şeyi yaptı. Bu sözleri ile beni gerçek manada şaşırttı. Ve boynuna atlamak için daha doğrusu belki de Ağlamak için içimde bir istek uyandı.)
Selim abinin bu isteği üzerine yaşadığım duygu karmaşası anında bir duygu durum süzgecinden geçtim, ve kabul ettim. Üstelik bana ilçe merkezinde olduğunu söylediği kullanmadıkları evinde kalabileceğimi söyledi. Bu teklifin benim tarafımdan kabul edilmesi zor olmadı. Ama Selim abinin gözünde bu teklifi sunmasını geciktiren birkaç sorun olduğunu ve bunları o an çözdüğünü gördüm. Gözlerinde gördüğüm bir şey daha var ve umarım yanılmıyorumdur. Bu uzun zamandır benim ve belki de onun da insanlara duymaya korktuğumuz güven duygusuydu. Aslında zaten ben Hatay'a gidecek o evde kalacak ve aynı zamanda Selim abi ile bir işe ortak olacaktım. Ama bunlar hesaplarımıza göre 2 ay sonra gerçekleşecekti. Her ne düşündü bilmiyorum ama iyi ki de bu kararı verdi diye biliyorum şimdilik. Ardından bu yeni kararı içeriye geçen arkadaşlara söylemek için biz de içeriye girdik ve haberi verdik. Bu haber karşısında Selim abiye yöneltildiğini gördüğüm birkaç çift şaşkın göz dışında, birkaç da bana yöneltilen İyi Fikir söylemleriyle karşılaştım. Şimdi dostum ailemin evinin neden seçenekler arasında olmadığını soracak olduğunu hissettim. İnan bunu da öğreneceksin. Dediğim gibi ben olmaya hazır olduğunu varsayıyorum. Kararımız hakkında biraz da arkadaşlarla muhakeme ettikten sonra, Bölük Komutanına çıkmak istediğimi söyledim. O da bana beni garaja bir aracın bırakacağını söyledi ve bu yönde emir verdi. Mustafa üsteğmen'i geldiğimden beri çok iyi bir insan olarak buluyordum. Ancak her askere olduğundan biraz daha iyi davrandığını düşünürdüm bana, bu hareketi de yağmurlu havada bana iyi bir ilaç gibi geldi. Arkadaşlar ile dışarıda vedalaşmaya başladık. Cihan abiyi gördüm, ondan daha önce dışarıya çıktığımda tedavi olmak için gideceğim bir psikoloğa vermek üzere psikolojik durumum hakkında bir çözümleme istedim. Bunu bir hafta önce kendisine iletmiştim. Çünkü iki aydır yan yana durduğum bu adamın beni sürekli incelediğini ve bazen mesleği için iyi bir ürün olduğunu sandığım bana farklı sorular sorarak çıkarımlar yaptığını biliyordum. Dün gece uyumadan önce yazmaya başladığını söylediği çözümlemeyi sorduğumda, yırtıp attığını söyledi. Gözlerinde gördüğüme göre çok da iyi nedenlerden olmadığı ortadaydı, veya bana öyle geldi. Ve Cihan abi ile böylece vedalaştık. Ardından Mustafa abi, Alp abi, Ali Selim abi, Ali abi ve sanırım birkaç kişi ile de vedalaştık. Arabaya bindim ve Otogara doğru yola çıktık.
Lanet olası yağmur dün geceden beri hala devam ediyordu. Kışladan çıktık ve araç beni otogara bıraktı. Şoför olan bölükten arkadaş ve bizimle gelen komutanla vedalaştım. Onların gitmesini beklemeden otogara girdim. Bilet alacağım gişeyi buldum. Ve bilet kestirmek için Selim abinin söylediği gibi Hatay erzin'e dedim, gişede duran yaşlı ve hafif kilolu adama. Bilet aldım bileti kendi telefon numaram olmadığı için annemin numarası üzerine aldım. Ve gişeye arkamı döner dönmez yaptığım hatanın farkına vardım. Annemin benim adıma alınmış bir Hatay bileti mesajı karşısında ne tepki verdiğini düşünmek beni biraz korkuttu, ve açıkçası üzdü, ama bu duygudan hemen sıyrıldım, çünkü bu askerdeyken verdiğim kararlara ters düşüyordu. Ardından yeni aldığım kararları böyle hızla hayata geçirmenin verdiği tanıdık bir duygu ile oturup telefonumu şarj edecek ve internete girebileceğim bir yer aramak için otogardan çıktım. Hafif yağan yağmurla pastane yazan yolun karşısındaki kafeye yürüdüm ve kapıya geldim girdiğimde çalışan olduğunu sonradan öğrendiğim kız şu an olduğu gibi temizlik yapıyordu. Güler yüzle beni selamladı ben de oturup telefonumu şarj etmemin ve internete bağlanmamın mümkün olup olmadığını sordum. Tabii ki olur dedi ve telefonu şarj etmek için kasaya bıraktım ve oturdum.
Bence burada asıl ilahi olan ve benim seninle buluşmamı sağlayan ilk sancımı tetikleyen şey, yanında oturduğum prizlerin çalışmayıp sadece kasada çalışan bir prizin olması. Çünkü öylece boş boş televizyona bakarken sana ilk başta bahsettiğim süreç yavaşça beni ele geçirmeye başladı. İki ay sonra telefonumu alarak oturma hissi ile hareket ederken, bir anda kendimi yanıma defter almadığım için kendime söver halde buldum. Çalışan kıza yakınlarda bir kırtasiye olup olmadığını sordum, defter almak istediğimi söyledim. 10 dakika mesafede olduğunu söyledi ve tarif etti. Girer girmez sipariş verdiğim çayı acele ettiğimi belli etmemeye çalışarak hızla içtim. Ama masadan kalkamadım, yazmak için çıldırırken kalkıp çıkamıyordum. Ayaklarım beni taşımazmış gibi geldi, söylediğim gibi dostum doğum sancılarım başlamıştı ve bu öncü sancıyla hiçbir yere gidemeyeceğimi fark ettim. Şunu da söyleyeceğim dostum bu duruma asıl ne sebep oldu ne yaşadım ne duydum bilmiyorum ama bu hale gelmiştim işte.
Çantamda bir kalem vardı ve karıştırınca o bahsettiğim kağıdı buldum. Bir Hışımla avuç içi kadar kağıda ilk sayfada okuduklarını genel hatları ile yazdım. O esnada neler hissettiğimi zaten anlattım sana ya da anlatmaya çalıştım, ama o küçücük kağıdın bitmemesi için o kadar büyük bir çaba verdim ki, bizim buraların tabiriyle karınca duası gibi ufacık yazdım. Çünkü tek derdim aklıma gelen her şey uçup gitmeden, yazı bitmeden ölmeden, biraz daha yazabilmek. Ama o Atlas Kağıt bitti. O küçücük kağıt parçası benim için bir ilk yardım uyguladı ve ölmek üzere olan bir hastayı yeniden hayata bağladı. Dediğim gibi o kağıt bitti. Söylediğim gibi hemen kalktım, telefonumu bırakarak içtiğim çayı da ödeyip çıktım. Tahmin ettiğin gibi lanet yağmur devam ediyordu. Ben de o an tek odağım olan kırtasiye için tarif edilen yönde yürümeye başladım. Yol üstünde defter alabileceğim herhangi bir yer var mıdır diye tabelaları okuyarak, vitrinlerden küçük birer bakış atarak hafif tempolu yürüdüm. Bu esnada ayağımda yazlık ayakkabılarım olduğu için ayaklarım ıslanmaya başladı, çünkü yağmur hafif hafif yağsa da bazı yerlerde su birikmiş, hatta kaldırımlarda iyice yığılmıştı. 1 kilometreden biraz fazla yürüdükten sonra bir zincir marketin önünde durdum, ve daha önce ara ara buralara defter geldiğini anımsadım. İçeriye girdim, çalışana sordum ve defter olan rafı gösterdiğinde içimde beliren sevinç çığlığının içimde kalmasını sağlayarak rafa hızla yöneldim. Acımı dindirip sana ulaşmama aracı olacak defteri seçmeye koyuldum. Sayfa sayısı en fazla olanı buldum ve kapağı biraz daha güzel görünenlerden birini aldım. Sağ elimin işaret parmağı ucundaki mürekkebi fark ettim ve mürekkebi akan bu kalemin de doğum esnasında risk oluşturmaması için, birkaç tane kalem aldım. Kasaya geldim kalemleri ve defteri ödedim. Kasiyer kıza iyi günler dileyip çıktım. Kasiyer kız oralı bile olmadı. Neden bilmiyorum ama bir yerlerde çalışan insanların kendilerine iyi günler, kolay gelsin, nasılsınız, hayırlı işler denildiğinde cevap verilmemesini hep öfke ile karşılamışımdır. Çünkü bunu söylerken ben kendisinin nasıl bir gün geçirdiğini bilmeden, lafta bile olsa iyi bir gün geçirmesi temennisinde bulunuyorum. Ama kendisi benim bu iyiliğime bir teşekkürü bile fazla görüyor. Şimdi düşününce beni sinirlendiren bu konuyu o an hiç fark etmedim bile. Yolda yürürken dükkan camlarında gördüğüm birkaç eleman aranıyor ilanını göz ucuyla süzdüm ve aklımda hala bir süre için burada kalmamı düşündüren konuyu silip attım. Yürümeye devam ettim ve çıktığım o küçük pastaneye girdim. Bir çay daha ısmarladım ve oturdum. Defteri açtım ve ardından kocaman bir yaraya yapıştırılmış da bir işe yaramayacağı belli olan, o kağıt parçasını aldım. Orada yazdıklarımı geçirmeye başladım. İlk satırı yazmamıştım ki eski kalemin mürekkebi bitti. Dikkat ettiysen sevgili dostum burada o kaleme de teşekkür borçluyuz. Çünkü ilk yazma isteğinde yazmasam, belki bunu da diğerleri gibi gelip geçici bir heves sanabilirdim. Ama o kalem son bir özveri örneğiyle beni sana kavuşturmak için gerçekleşmesi ve devam etmesi gereken sancıyı harlandırdı.
Kafeye ilk girdiğimde saat 11.40'dı şimdi aradan ne kadar geçti ilk kağıda ne kadar yazdım hatırlamıyorum, ama yine geldim ve yazmaya başladım. Çayım geldi içtim, bu esnada ben yokken dükkanın sahibi de gelmişti. Dükkana girip çıkanlara aldırış etmeden, televizyonda çalan şarkıyı bu kez duymadan iki saate yakın aralıksız yazdım. Ardından bir sigara molası verdim ve tekrar yazdım. Beni arada bir rahatsız eden ve başımı kaldırmamı sağlayan şey, parmaklarımda hissettiğim acıydı. Bu kısa süreli savaş molalarında başımı her kaldırdığımda zaten çok işlek olmayan kafedeki müşteri yüzleri sürekli değişiyordu. Söylediğim gibi parmaklarımın bana karşı koyması dışında yazmamı engelleyecek pek bir şey yok gibiydi. Tek fark ettiğim kafeye giren çıkan kişilerin yüzlerinin değişmesiydi söylediğim gibi. Ama bunun yanında bir de ben yazarken dışarıdan nasıl görünüyorum bilmiyorum ama, kafede çalışan kız ve adam sık sık bana bakıyorlardı. Hatta bir fincan Türk kahvesi istediğimde kahveyi getiren kız gülerek, defter bulmuşsunuz dedi. Ben de her insancığa davrandığım gibi tatlı ve sevecen olduğunu sandığım ses tonu ile evet dedim. Onunkine benzer bir gülümsemeyle. Kahveyi ne ara içtim hatırlamıyorum ama çalışan kız boş fincanı almak için geldiğinde, fincanı vermeyip fal kapattım. Bu benim yeni bir karar aldıktan sonra yaptığım bir alışkanlık. Kendime de fal bakmak konusunda bir yasak görmediğim için, ara ara yaparım böyle. Falı açtım şimdilik ne gördüğümü söylemeyeceğim. Dediğim gibi dostum, bu deftere tamamıyla hala güvenmiyorum. Yazmaya devam ettim. Bir ara çalışan kızın adamdan izin alıp çıktığını gördüm gibi geldi. 16.55'te yiyecek bir şeyler istemek için yazmaya ara verdiğimde, kızın gittiğini fark ettim. Adamdan bana börek ısıtmasını ve bir de çay vermesini istedim. Siparişim gelince kalemi bıraktım telefonumu istedim ve beni internete bağlamasını rica ettim. Adam isteklerimi masama yaklaşırken gözü defterimde olacak şekilde yaptı. Gerçekten merak ediyordu bence. Telefonumu aldım ve büyük olasılıkla Hatay bileti mesajını almış olan annem bana bir yerden yazmış mı diye sosyal medyaya girdim. Haftalar önce arkadaşlarımdan gelen birkaç mesaj dışında bir şey yoktu. O mesajlara da bakmadım. Telefonu kapattım. Böreği yerken sabah 7.00'den beri bir şey yemediğimi fark ettim. Sabahtan beri orada duran bu börek, biraz ısınınca ve tatlı bir de çayla çok lezzetli geldi bir an. Ardından Selim abinin tarif ettiği Erzin otobanındaki akaryakıt istasyonunu bulmak için telefonu elime aldım. Selim abinin söylediği istasyonu hemen buldum, ve orası olup olmadığını anlamak için, ona mesaj attım. Telefonu bırakıp bir sigara içmek için çıktım. Ben bütün bunları nasıl hatırladığıma şaşırırken, en az on kez sigara içmek için kalktığımı fark ettim, pakete bakınca. Sigara mı içtim, içeriye girip toparlandım ve hesabı ödedim. Adama o kadar uzun süre bana karışmadığı için teşekkür ettim ve saat 17.15'te kafeden çıkıp, yolun karşısındaki otogara yöneldim. Bu lanet yağmur hala hafif hafif devam ediyordu. Otogar girişindeki köpeğe adetim olduğu üzere bir göz selamı verdim. Bu selam benim hayvanlara kalabalık alanlarda verdiğim, iki gözümü yavaşça kapatmaktan ibaret. Yalnızken doğrudan selam veririm, Bu konuşamasa da beni anlayıp da umursamadığını sandığım arkadaşlara. Sakin bir yer buldum ve şu an oturuyorum. Yazmaktan parmaklarım ve bileğim inanılmaz acıyor, ancak beynimin bu durumu fazla umursadığı yok. Bu durumu bir kuş olduğum zamanlar, yuvam yanarken içinden çıkmak için uğraşıp, gagamla kendi taşıdığım, yanan kuru otları açmaya çalışırken, gagamın hiç umrumda olmayışına benzettim. Kendi emeğimle bütün yaz boyunca Yaptığım bu yuva yanan ormanlık alanda bir hiçti belki ama onu ben yapmıştım işte. Yuvamı tamamlayıp benimle aynı ormanda yaşayan dişi kuşlardan herhangi birine birlikte yaşamayı teklif edecektim. Böylelikle benimde bir eşim olacaktı. Ama ben emeğimin karşılığını alamadan, bu lanet yangın başlamıştı. Yangın en tepeye ulaşmaz ağaç o kadar yanmaz diye düşünmüştüm. Ama ilk kıvılcımla yanmaya başlayan ve birazdan mezarım olacak olan o saman yığınından son anda kurtulmuş, göğe yükselmiştim. O an ateşin yanmaya başladığında yukarıya doğru yandığını öğrenip, başka bir yerde ölmek üzere uçmuştum. Belki hatırlarsam ileride, nerede öldüğümü de anlatırım sana. Yani beni o kadar eskiye götüren bu anıyı anlatma sebebim, gerçekten şu anda öyle hissediyor olmam.
Beynimin parmaklarımı umursadığı yok. Sadece yazmamı istiyor. Ben de uyguluyorum, sanırım yol boyunca ancak kısa molalara izin verecek. Ama olsun ben bu cezayı hak ettim, dostum şu an varoluş amacımı gerçekleştiriyorum ve mutlu bile sayılırım. Sancılarım artık uyuştu gibi ama bugün hep devam edeceği kesin. Daha önce defalarca bastırdığım bu sancılar, bu kez benden çok daha güçlü çünkü.
Yazmaya biraz ara vermeye cesaret edebildim. Bel çantama sığmayacak kadar büyük olduğunu şimdi fark ettiğim defterim elimde, biraz turladım. Ve birkaç sigara içtim. Kendimi boş bıraktığım bu sürede müzik dinlemek için kulaklık taktım, ama dinlemediğimi tekrar yazmaya başladığımda fark ettim. Tekrar içeriye geldim ve bilet aldığım gişede otobüs saatini ve peronunu tekrar sordum. Sabahki yaşlı adamın yerine gelen, kısa boylu, sarışın, hafif kilolu kadına. Sonra sohbet etmeye hazır halde işte karşındayım dostum. Buraya kadar yazmayı başarıyor oluşuma hayret ediyorum. Senden isteğim bu kitabı okuyan kaç insan olursa olsun, senin okuyan tek insanmış gibi hissetmen. Çünkü ben geniş bir kitleye ulaşmasını isteyerek kaleme aldığım bu yazıda, seni var olmayan ve kimse için var olmayacak olan, sadece dinleyen bıkmayan bir dost olarak göreceğim. Bütün okuyanlar için küçük birer noktada kendilerinden bir şeyler bulmalarını sağlarsam, ne mutlu bana. Yaşadığım sayısız hayat içinde, seninkine benzer bir şeyler olduğuna, neredeyse eminim. Ben herkesin yerine biraz yaşadım çünkü. Sana yaşamaya bakış açımdan bahsetmek istiyorum. ( Hangi açıdan baktığıma henüz tam karar vermiş sayılmam. Ama yine de fikirlerim olduğu söylenebilir. ) Bence yaşamak, sadece yaşamak kelimesi ile tam anlamını ifade ederdi. Özgürce yaşamak. Mutlu yaşamak. Korkak yaşamak. Cesur yaşamak. Ama yaşamak, inadına her şeye rağmen yaşamak. Bence yaşamak akıp geçen zamanın farkında olmakla ilgili. Nasıl yaşarsan yaşa, o akıp geçen zaman içinde hala yok olmadıysan işte bu yaşamak. Mesela üzgün yaşamak, en zorlarındandır. Gülümseyememek ne büyük eksiklik. Tam manasıyla hakkını vererek ne zaman güldüm hatırlamaya çalışıyorum, veya mutlu oldum. İçimde gerçek manada başka bir soru olmadan sadece o anın verdiği mutluluğu doyasıya içime çektiğim, tam mutluluğa uzanmak üzereyken aklıma hücum eden kara bulutlara teslim olmadığım, bir anımı hatırlamaya çalıştım. Ne yazık ki şu an yaşadığım bu Adem hayatında, henüz böyle bir şey olmadı. Ama dur bakalım belki daha terk etmemişken böyle bir şey yaşarım bu hayatımda da. Çünkü bu Adem bunu hak etti. Peki sen dostum mutlu yaşamayı tattım diyebilir misin? Cevap verme sadece biraz düşün. Mesela özgür yaşamak yani öyle kelime anlamı ile değil, benim önceki tüm hayatlarımdan gördüğüm gibi, özgürlüğü yaşamak. Bütün deneyimlerimden yola çıkarak söylemeliyim ki dostum, özgür olmak, Nesin? sorusuna cevap verebiliyorsan imkansız. Özgür olmak ne olduğunu bilmemekle alakalı, yani tamamen hayal gücüne bağlı. Onun sınırlarını aşamazsın ama zorlayabilirsin. İnsan hayatlarımda özgürlüğü sadece hayal dünyamda bulabildim, ve fark ettim ki bu kelime sadece bir duvar. Ona ulaşmaya çalışırsan bağımlı oluyorsun. Oysa asıl mutluluk, özgürlük o duvarın arkasını görebildiğin anda başlıyor. Kendini hayal gücüne teslim ettiğin anda. Mesela "kuşlar gibi özgür" lafını bilirsin. Hiçbir kuş özgür değildir. Bir leylek olduğum zamanlardan bahsedeyim sana, ama kısaca. Erkek bir leylektim, daha doğar doğmaz yaşamak için bakıma muhtaçtım. Verileni yiyor, kardeşimle yemek için kapışıyordum. Ben biraz daha kilolu olduğum için, benden bir gün sonra yumurtadan çıkan kardeşimi, babam yaklaşık üç hafta sonra yuvadan attı. Ah ne korkunç anıydı bu, yani daha o gün anladım büyümeye mahkum edildiğimi. Büyüdüm ve bir eş seçtiğimde iki yaşındaydım. Babam gibi olmayacağıma söz verdim, ve kendimi eşime adadım. Yavrularım yumurtadan çıktığında oradaydım. Onlar açlık çığlıkları atınca anladım ki onları büyütmeye mahkumum. Ben büyütecektim de zaten. Bir gün bu mahkumluğa alışıp, hatta neredeyse bu görevi yerine getirmeyi özgürlük kabul ederken. Dereden yakaladığım iki kurbağa gagamda, Selvi ağaçları üzerinden uçup yuvaya dönüyordum. Kurbağalardan biri hala hayattaydı, gagamda kalbini hissediyordum. Ama diğeri sivri gagamın tam kafasına saplanması sonucu çoktan ölmüştü. Bu duruma alışık olan ben aşağıyı süzerken duruma hiç aldırış etmiyordum. Eşimin yuvadan uzaklaştığını gördüm. Ondan yukarıda uçuyordum, o da beni görmedi. Yuvaya indim ve yavrularımdan biri yoktu, babamın kardeşime yaptığını, eşim kızıma yapmıştı. Hiçbir şey yapmadım. Kurbağaları yuvada kalan yavruma bırakıp, muhtemelen eşimin yavruyu sürüklediği yerde bozulan dalları düzenledim ve doğam gereği uçtum. Uçarken özgür değildim ki, ben uçmaya mecburdum. Aklımda iki şey vardı, biri ölen kızım diğeri hayatta kalan kızım. Ölenin ardından ölme isteği yoğun bir şekilde bedenimi sarıyordu. Bu düşünceyle kanatlarım ağırlaştı, ve alçalmaya başladım. O kadar alçaldım ki üzerinden uçtuğum çayırdaki Söğüt ağaçlarına çarpmamak için, bazen son anda hafif manevra yapar oldum. Ardından ne ara geldiğimi bilmediğim bir köyün çatıları üstünde uçarken, daha o gün babasının aldığı tüfeği ile eğlenen bir çocuğun, attığı saçma mermisi ile öldüm. Beni öldüren insan yavrusu sonra nerelerde neler yaşadı, hiç hatırlamıyorum. Ama ben öldüm. Yani aslında ben bir kuştum, ama asla Özgür değildim. Olamazdım da zaten, söylediğim gibi yaşadığım hayatlardan özgürlüğün aslında yok olduğunu gördüm. Onu bir nebze olsun tatmak istersen kapat gözlerini, ve her şey olmayı hayal et. Her şey olabilir sen, bir an bile bunu hayal edebilirsen, o an seni bağımlı kılan her neyse ona dönüşebilirsen, hem anahtar, hem kilit olabilirsen özgürsün. Ama unutma anahtarı çevirecek bir ele her zaman muhtaçsın. Bu muhtaçlıklar zincirinin her parçası olabilmelisin dostum. Ben yine mola vereyim ve birkaç sigara yakayım. Otobüs saati yaklaştı, binmeden biraz gezinmek iyi gelecek. Sen de lütfen kapat gözlerini ve özgürlüğü düşün.
Ara verdikten hemen sonra dışarıya çıkıp bir sigara yaktım. Sigara biter bitmez bütün bedenim henüz dinmiş olan yağmurun trakya'ya özgü soğuğuyla birleşmesinden mi, yoksa bir an önce yazmaya başlamam için sancılarımın yinelenmesinden mi bilmiyorum, tir tir titremeye başladı. Terminale girdim ve ben içeriye girer girmez otobüs perona yanaştı. Valizimi aldım ve otobüse yöneldim. O an bütün bedenim infilak edecek hale geldi, ayaklarım binlerce yıldır sabit duran birer kaya parçasına dönüştü. Nefesim sıklaştı, kalbim aşk romanlarında söylendiği gibi dışarıdan duyulacakmış gibi delice çarpmaya başladı. Otobüsü gördüğümden daha uzak daha ulaşılmaz zannettim. Gidersem yetişir miyim gerçekten emin olamadım, ama bir gecede üç kez değişen ne yapacağım fikri, o an kendini bir çeşit histeri krizine dönüşerek göstermeye başladı. O kadar berbat hissettim ki, bu Adem Oğlu dayanamayıp yere yığılacak sandım. Ama bütün bunların sadece kafamın içinde yaşandığını ve dışarıdan kimseye bu kadar ürkek ve çaresiz görünmediğimi umarak, iki kadim kayaya dönüşen ayaklarımı, otobüse doğru sürükledim. Bavulumu verdim, ve kapının önünde bir an bekledim. Binmemek için bir an tereddüt ettiğimi söylemekten çekinmiyorum. Ardından hep içimde büyüttüğümü sandığım ve benim gazımla hareket eden, daha cesur olan birine seslendim. Ve onun da yardımıyla bütün gün itiraf edeyim ki aklımdan bir an çıkmayan, yazma aşkımın yanında sönük kalsa da kafamı karıştırmasına izin vermediğim, Selim abiyi düşündüm. Onun, için de sorduğu ve cevap verebildiği sorulara rağmen, benim durmaya geri dönmeye hakkım yoktu. Hoş zaten geri de dönemezdim, bu gidişimin diğerlerinden farklı olduğunu hissederek ilk basamağa çıktım. Ve kendimi koltuğumda buldum. Oturur oturmaz ilk hissettiğim şey kendime acımak oldu. Çünkü sana en başta söylediğim gibi, ayaklarım ıslaktı ve dışarıda hareketsiz durmaktan, soğuk havanında etkisiyle buz gibi olmuşlardı. Ben ayak parmaklarıma inen sıcak kanının etkisiyle zihnimin acısı yerine beden acıma yoğunlaşmaya çalışarak, kulaklığımı taktım. Otobüsün klimaları çalıştığında, ayaklarıma vuran sıcak havanın hazzı... Gerçekten o an tarifsizdi. İki aydır bu anı beklediğimi hatta Ali abiye ve Selim Abi'ye de her fırsatta Bu anın hayalini anlattığımı hatırladım. Onlara yolculuklarımda hep Sezen Aksu dinlediğimi söylerdim. Ve yine şu an Sezen Aksu'yu açtım. Onun sesinin bende uyandırdığı muhteşem dinginlik hissi ile, Selim abiye otobüsün hareket ettiğini yazdım.
Şu an hala Sezen dinliyorum ve mutluyum. (O her ne demekse) İstanbul'a doğru yol alıyoruz ve ben otobüs sarsıntısı beni ne kadar zorlasa da, sana bu anda yaşadıklarımı sıcağı sıcağını anlatmak istedim. Karnım biraz aç, ama annemin dediği gibi "kimse açlıktan ölmemiş" deyip şimdilik umursamıyorum. Ne de olsa o Havva kızı benim gördüklerimi görmedi. Bu yolculuk uzun ve sonunda mutlulukla sonuçlanacak bir başlangıç, sabır, ve Selim abinin desteği ile, bu gidişimin diğerlerinden farkı, iyi olacağına olan inancım. Şimdi sever misin bilmem, ama bir Sezen Aksu parçası dinleyip bu esnada anın tadını çıkarmama izin verir misin dostum. Senden çok da bir şey istemiyorum, acele ile yazmama bakma bence yeterli zaman var. Merak etme boş durduğumu varsaydığın o arada bile, buraya gelip seninle olan sohbetimi düşünüyorum. Sana anlatabileceğim şeyler kafamın içinden o kadar hızlı bir şekilde geçiyor ki, ben daha cümleye başlamadan, hızına yetişemediğim zihnim tamamını bitirmiş oluyor. İşte ben bu aciz, el denen uzvumla sana yazıya aç bir şekilde, her şeyi anlatmaya çalışırken, biraz da parmaklarımın ihanetine uğruyorum. Ve yazmayı yetiştiremiyorum. Yarın sabaha kadar yazdıklarımı okumayacağım. Biraz dinlendikten sonra yine yazmaya devam edeceğim tabii, ama yazdıklarımı okumayacağım. Yarın bir göz gezdiririm, şimdi gece boyu ara ara görüşmek üzere güle güle.


