İçeriğe geç

Kim Bilebilir Ki?

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Kim Bilebilir Ki?

Bölüm 1

Başlangıç (Kadın başrol gözünden- Elvan Çiçekdağ)

Soğuk bir Ağrı sabahıydı, kuşlar bile ses çıkarmıyor, güneş açmıyordu. Atandığım günden beri güzelim sıcak Mardin'i bıraktığım için kendine kızıyordum. Yaz ayında soğukluk mu olurdu sanki? Resmen yüzüm gülmüyor idi. Sıcacık yatağımın bana yaptığı cilveden sonra hafifçe yataktan doğruldum. Doğrulduğum anda ilk yanıma gelen kedim Patrondan bahsetmek isterim. Gerçekten huysuz bir kedidir kendisi, beni Mama vermem için gece uykumdan bile uyandırır. Anca ona ödül maması verdiğim zamanlar da sevebiliyorum Patron'u. Sevemediğim zaman gözüm kaymıyor değil ama sevmek zor. Neyse mutsuz sabahımıza dönelim.

Patron hızla yatağın yanına gelip bağırarak miyavlamaya başladı, kulaklarım acısa bile acıya dayanarak yatağın yanındaki tüylü terliğe ayaklarımı koydum. Ardından makyaj masamın üstüne dün gece bıraktığım tüylü sabahlığımı alıp ve giydim. Patron'un miyavlamaları eşliğinde mutfağa doğru yürüdüm. Mutfağa girdiğimde Patron'u susturmak ve aynı zamanda mama vermek için üst rafa uzandım, ödül mamasını aldım. Hafifçe salladım nispet olsun diye Patron'a, sonrasında mamayı paketinden açmadan masaya koydum. Ardından koridora çıkarak mama kabını alıp yıkamak için mutfağa geri döndüm. Hızla mama kabını yıkadıktan sonra mamayı içine doldurdum. Tekrar koridora bıraktım ve bende kahvaltı yapmak için mutfağa girdim. Patron'un susmasıyla evde ki huzuru anlatamam bile, çok rahatlamıştım.

kahvaltısını yaptıktan sonra. (Yarım saat sonra)

Çok doymuştum ki karnıma vurduğum anda resmen davul sesi çıkana kadar. Hızla kahvaltı masasından kalktım, kalkmasaydım daha fazla yiyip kilo alacaktım. Telefonumu elime aldım, Ağrının soğuk sabahlarında işime gitmek için giyinme odama doğru yürüdüm. İşimi merak mı ediyorsunuz? Tamam tamam, ben bir Cerrahım. Genel Cerrahım, hani şu Cerrah olmak için 7 yıl üniversite okuyan, hipokrat yemini eden ve ailesiyle resmen hiç görüşemeyen atanması zor Cerrahlar var ya. İşte onlardan birisi benim. Neyse işimi öğrendiğiniz göre giyinme odama girmiş bulunmaktayım.

Kombin olarak klasik bende iyi duran asil ve çekici durduğum kombinimi yaptım. Beyaz gömlek ve kumaş pantolon:) bunun sonrasında bugün topuklu ayakkabı giymek istediğin için ayakkabı rafına yöneldim, şu Cristian Louboutin topuklu ayakkabıları var ya, sosyal medyanın vagçemediği ve benimde popüler kültür köleliğinden vazgeçemediğim için hemen iki çift topukluyu elime aldım. Evde giymedim tabii ki, evi kirletecek kadar zengin değilim. Yanlış anlaşılmasın. Sonrasında çanta rafına yöneldim. Şu geniş ve gene sosyal medyanın vazgeçemediği ve benimde vazgeçemediğim siyah LongChamp çantayı aldım. İnanın bana termosum çok rahat sığıyordu. Asla konu popüler kültür değildi. Neyse bu kombin şeylerinden sonra hızla lavaboya koştum, yüzümü yıkadıktan sonra hızla dişlerimi fırçaladım.

Bunun ardından makyaj masama doğru gittim acele ile. Işıklı makyaj masanın küçük ama etkili oturağına oturduktan sonra hızla yüzüme nemlendirici bir krem sürdüm. Kapatıcı... allık... maskara... hafif bronzer... kahverengi dudak kalemi... pembe liptint, şeffaf glos derken şu gülümsemeyen Ağrının soğuk sabahlarında solgun yüzümü renkliye çeviren makyajlı yüzüme aynada baktıktan sonra hızla oturaktan kalkıp giyinme odasına bıraktığım iki çift topuklu ayakkabı ve çantaya doğru koştum. Çantayı ve topukluyu hızla vestiyere bıraktıktan sonra mutfağa koştum. Termosumu aldım yıkanmış bulaşık makinesinden, kahvemi yapmaya başladım.

kahveyi yapıp çantaya attıktan 7 dakika sonra.

Geç kalmadım ama geç kalmış gibi hissettim. Hızla askıda duran 4 yıldır benimle olan kahverengi deri ceketimi beyaz gömleğimin üstüne giyip kapıya çıktım. Louboutin topuklu ayakkabılarımı giyip sitemin asansörüne doğru yürüdüm. Çantamı da almıştım bu arada, sol elimde termosum ve çantamı tutuş şekliyle asansörün 7. Kattan 5. Kata gelmesini bekledim. "Ting!" Sesi geldiğinde rahat bir nefes verip açılan asansör kapısından içeri girdim. Sitenin garajına inmek için "garaj" tuşuna bastım. Asansörde dik bir şekilde durup aynaya baktım, saçlarımı düzelttim. Kendi kendime poz verdim. Bu arada saçlarımın tek bir iyi yanı vardı, dümdüz olması... düzleştirmeye ihtiyacı olmayan saçlara sahiptim. Neyse bu düşüncelerden sonra asansörün 'Garaj Katına Ulaşıldı, İyi günler!" Sesinin verdiği rahatlatıcı histen sonra asansörün açılan kapısından indim. Garajın karanlık yollarında benim yürüyüşümle açılan ışıklar eşliğinde arabama yürüdüm.

elektrikli Range Rover'ı, deri koltuklar ve gümüş detaylarla donanmış araba. Arabanın görüş penceresinde "doktor" yazan bir kart.

Arabaya doğru yürüdüm. Arabanın kapısını açıp içeri girdim. Sağ koltuğa deri ceketimi çıkartıp bıraktım ardından çantamı bıraktım ve çantamı açıp içinden termosumu çıkardım, termosumu arabanın bardaklık yerine koydum. Arabanın iyi yanlarından biri ise elektrikli olmasıydı, kapıları kartla açıp kartla kapatıyordum. Arabanın "On-Off" düğmesine basarak çalıştırdım. Ardından termosumun ağzını açıp hafifçe yudum aldım, direksiyonu çevirip Garaj'ın çıkışına sürdüm. Garajdan dışarı çıkıp Ağrının soğukluğunu hafifçe bastıran güneşin bile ışığının yetmediği renkli dünyaya çıktım. Site çıkışında duran 30-40 yaşlarının arasında Adanalı olan ve Adanalı şivesiyle konuşan bir abi vardı Selami abi. Hızlıca arabayı oraya sürerek termosu bardaklık yere koydum ve sağ pencereyi açtım.

"Selami abi! İyi günler." zoraki tebessümle selam verdim.

"İyi günler gızım. Ne oldu hayrola?" alışık şivesiyle selam verdi.
"Ya kargom gelecek de. Alır mısın diyecektim? Malum hastanede olacağım. (telefonu çıkarıp salladım hafifçe) mail geldi 'kargonuz gelecek' diye. Alırsan sevinirim." dedim ardından telefonu çantama tekrar koydum sonra gülümseyerek ona baktım.

o'da bir nevi tebessümle "Oldu gızım, alırım ben. Sen kafanı yorma, çalışmana devam et." dedi gülümsemesini bozmayarak.

bende hızlıca gülümsedim. "Çok teşekkürler Selami abi! İyi günler!" diyip arabayı ana yola soktum.

Gülümsememi sonlandırarak sürdüm "50" hızla gidiyordum sonuçta sabah saatin 06:32'siydi. İş saatleri ve trafiğin Ağrı'da bol olduğu saatlerdiridir. Bu düşüncelerimden sonra ilk kırmızı ışığıma yakalandım, hemen sağ şeride geçtim. Sol dirseğimi pencere kenarına yasladım, avucumun içine çeneme koydum. Sağ elimi ise direksiyonu bıraktım.

"Hay Allah Kahretmesin ya." kendime söve söve kırmızı ışığın yeşil ışığa dönmesini bekledim.

Kendime kızdıktan sonra, parmaklarım pencerenin kenarında ritim tutmaya başladı. Bu düşünceler ve konuşmaların ardından kırmızı ışığın sarı ışığa, sarı ışığında yeşil ışığa dönmesine rahat bir nefes verip direksiyonu sağa çevirdim ve devlet hastanesine doğru sürdüm.

yaklaşık yarım saat sonra "Ağrı Devlet Hastanesi" yazısı görünmeye başladı. Arabayı sadece Doktorların girişi yaptığı garaja doğru sürüp park ettikten sonra.

Hastaneye sağ salim vardım içimden bir şükür edip sağ koltuktan deri ceketimi ve çantamı aldım sağ elime. Sol elime ise termosumu aldım. Arabanın kapısını açıp kapattıtkan sonra garajdan çıktım. Girişe doğru yaklaştığımda, hastaların saatlerdir harap halde diğer doktorları kapıda beklediğini ve benim kolay girişimi izlediklerini görebiliyordum. Hemen içeri girip yaka kartımı okuttum, X Ray'den geçtim hızlıca. İçeri girdiğimde asistanım Bilge yanıma koştu. Bilge çok tatlı bir kızdı, sarışındı "Gerçek Clean Girl" lakabını kesinlikle o almalıydı.

"Elvan Doktorum! Hoşgeldiniz! Nasılsınız!" dedi al al yanaklarıyla gülümseyerek. Gülümsemesini boş bırakmayarak karşılık verdim.

"İyiyim, tatlım. Ya sen?" dedim gülümseyerek. Onunla aynı tatlılığı paylaşmıyor olsak bile ona karşı gülmek beni hep mutlu ederdi.

"Bende iyiyim Doktorum. İyi çalışmalar dilemek için yanınıza geldim. Umarım sizi işinizden alıkoymuyorumdur." dedi tatlı tebessümüne devam ederek.

"Hayır Bilgecim alıkoymuyorsun, zaten yeni geldim. Hastaları 20-25 dakika sonra odama gönderebilirsin tatlım." dedim gülümsemeye devam ederek. Hastalar erkenden gelip beni bekliyorlardı.

"Bugün ki ameliyatlarınız için program hazırlamamı ister misiniz peki?" dedi işe dönmüştük bile.

"İşimi kolaylaştırır, olabilir. Programı hazırlayıp getir odama. Görüşmek üzere Bilge." dedim ardından önüme dönerek soğuk hastanenin koridorları eşliğinde sadece doktor şifresiyle çalışan ve ölüm tehlikesi olup yapılmayan hastane Asansörüne yürüdüm.

"Tamamdır Doktorum!" diyen Bilgenin onaylayan sesini duyduğumda gülümseyip asansörün düğmesine bastım.

Hastane daha ne kadar soğuk olabilir? Dediğim her gün resmen daha da soğuyordu. Vallahi billahi bir daha demeyeceğim soğuk diye! Ve bu soğukluk beni deli edecek kadar fazla. Diye düşüncelerimden sonra klasik Hastane asansöründe çalan şarkının gelişini duyduktan sonra rahatladım. Tam 0,10 salise sonra açılan asansör kapılarından içeri girip 3. Kata bastım. Başımı hafifçe asansörün metalden oluşan kaplamasın yasladım. Bekledim, bekledim... biraz daha bekledikten sonra zamanın nasıl geçtiğini hissetmeden anında 3. Kata vardık. Kapılar açıldı ve çıktım. Soğukluğa aldırmadan odama doğru yürüdüm. Odamın kilidini anahtarla açtıktan sonra içeri girdim. Odanın soğukluğuyla çenem titredi.

"Bu soğukluk nedir ya!" Diye kendi kendime odamda bağırıp minik isyanımdan sonra hızla klimanın kumandasını koştum. Masamdan aldıktan sonra dereceyi, sıcaklık olarak 24° dereceye ayarladım.

Titreyişimden sonra ceketimi askıya asıp beyaz önlüğümü giydim. Yaka kartımı ise ceketin cebine koydum. Çengel iğneli kartı alıp beyaz önlüğün belirli yerine iğleneledim. İğnelerden tabii ki de yanlışlıkla köprücük kemiğine batırıp acıyla inledim. Ardından hiç bir şey olmamış gibi koltuğuma oturdum. Odanın sıcaklamasıyla beraber huzurlu bir nefes aldım.

Bilge'nin getirdiği her şeyi yaptıktan sonra aman gittikçe geçti... öğle arası saatine yaklaştık... saat öğle 12:00 oldu.

Rahat bir nefes alıp ani bir haraketle dosyalar ve raporlarla dolu olan masadan kalktım. Bıkmıştım! Hızlıca suyumu içip kapıya doğru koştum. Kurt gibi açtım. Zaten kurt gibi kadındım da;) bu aptal düşünceden sonra kapıyı açıp çıktım. Telefonumu da önlüğün cebine koydum. Asansöre yöneliktir sonra arkadan meslektaşlarımın konuşmalarını azıcık da olsa kulak misafiri aldım. Hepsini anlatmama gerek var mı? Neyse kısa ve özet şeklinde anlatıyorum. Sevgi; benden kısaydı ama bir o kadar kurnazlık, güler yüzüne bakmayın arkanızdan bıçaklar... Nesrin; tamamen güzellikten oluşan bir kız, işinin hakkını verdiği söylenmez ama gerçekten güzelliğiyle herkesi büyüleyebilir ve son olarak da tek erkek Cerrah'ımız Tolga; Yakışıklıydı, esmer ve ıslak görünümlü saçlarıyla baya yakışıklıydı.

konuşmalara geçelim.

(Sevgi) "Biliyor muydunuz? Ünlü bir aşiret çocuğu var ya. Şu yakışıklı olan tipten. O geliyormuş!" dedi sevinerek Nesrin'e.

(Nesrin) "Bu yarı Rus olan Devran Karadağ mı?! Şaka yapıyorsun. Neden geliyormuş buraya?" dedi şoka girerek.

(Sevgi) "Birini mi arıyormuş ne. Olayı bilmiyorum. Belki gelince hastalara bakmıyor olursak görürüz." dedi hayaller kurarak. O da biliyor ki hastalarla uğraşacaktı. Devran'dan önemliydi hastalar.

Tolga normal normal yürüyerek asansöre doğru yürüyordu. Bende asansörün önünde durarak asansörün giriş kattan 3. Kata gelmesini bekliyordum. Tolga beni görünce başıyla hafifçe selam verdi.

selamını karşılıksız bırakmayarak "Selam Tolga." dedim normal sesle.

tebessüm ederek. "Sana da selam Elvancım." dedi gülümsemesini bozmayarak.

Gülümsedikten sonra önüme döndüm. Asansörün gelmesiyle beraber mutlu olarak asansör kabinine girdim. Ardından Tolga girdi sonra Nesrin... Sevgi ve diğer doktorlar diyerek asansör doldu hatta taştı da. Bir iki kişi fedakarlık yaparak indi, bu düşüncelerden sonra telefonumu çıkardım. Bomboş bir ekran... sevgilim yoktu ki ekranım boş olsun. Pff... dedikten sonra öndeki adam giriş katına bastı. Telefonumu kapattım. Sıkılmıştım. Bileğindeki marka saate bakarak saati ölçtüm "12:24" ne ara 24 dakika geçmişti bile...? Bu düşüncelerimden sonra asansörün kapısı açıldı, her doktor teker teker indi. Nesrin ve Sevgi beraber inerek kantine doğru yürüdüler. Tolga benle aynı yürüme hızındaydı, telefonuna bakıyordu. Bende önüme.

Kantine girdikten sonra klasik zeytinli poğaça ve filtre kahve almak için fırın kısmına yöneldim.

"Merhaba abla, bana zeytinli poğaça ve filtre kahve verir misin?" dedim yorgun ve bıkkın sesle.

abla normal yüzüyle bana dönüp dedi ki. "Poğaçayı ısıtayım mı güzel kız?" dedi. Poğaçayı sallayarak.

"Isıt abla ısıt." dedikten sonra büyük pencereye doğru döndüm. Bahçede ayakta yiyebileceğim yerleri aradım göz ucuyla.

4-5 dakika sonra abla poğaçayı kese kağıdına sarıp cam fanusun üstüne koyduğunu gördüm. Filtre kahvede poğaça soğuduktan sonra 1-2 dakika sonra geldi. Dobralığımı açığa çıkarmamak için susup kahveyi ve kese kağıdına sarılı poğaçayı alıp kantine çıkışından çıkıp bahçeye yürüdüm.

Bahçeye çıkıp sonbahar esintisi veren havanın kokusunu içime çektim. Demir parmaklıkların ardındaki boş dünyaya baktım. Güneş vardı ama aydınlatmak için yetmiyordu. Poğaçamdan bir ısırık aldım, inanın bana çok açtım. Kahvemden bir yudum aldım üstüne. Sonra zevk patlaması yaşayıp gözlerimi kapatıp yukarı doğru başımı çevirdim. Isırığımı çiğnerken tatmin olmuş bir şekilde ayağımdaki topuklunun uç yeriyle yere hafifçe ritim tutturdum. Bu sahnelerden sonra demir parmaklıkların açılma sesi geldi. 2 tane çekici resmi takımlı bir adam girdi, güneş gözlüklüydü. Ardından zift gibi kapkara ıslak görünümlü saçlarıyla resmi takımlı bir adam girdi. Pantolonunun kenarında silahın kılıfı hafifçe dışarı çıkmıştı. Korkutucuydu gözlerimi açıp bakmıştım ama hiç ilgimi çekmediği için poğaçaya geri döndüm, ısırık aldım filtre kahvemi geri içtim.

Adam yavaşça hastanenin giriş kapısına yürüdü. Korumalarını kapıda bırakarak kendisi öne doğru gitti. Herkesi süzdükten sonra gözleri bana geldi. Bense poğaçamla meşguldüm. Yavaşça yanıma yaklaştı.

(Adam) "Bu kadar mı açsın küçük kız?" dedi alaycı ama soğuk bir tonla. Otorite sahibi olduğu belliydi.
"Açlığım seni ilgilendirir mi ki beyefendi?" dedim kese kağıdındaki poğaçayı bitirdikten sonra kese kağıdını eğip büküp elimden daha küçük hale getirdikten sonra.

hafifçe güldü, ama hala otoritesini koruyordu. (Adam) "Ne kadar keskin bir dilin var. Doktor musun?" dedi.

ilk önce düşündüm, görünüşünü süzdüm cevap vermek için tereddütlüydüm. "Genel cerrahım." dedikten sonra kese kağıdını çöpe attım, kahvenin de son yudumunu alıp çöpe aynı şekilde attım.

(Adam) "Beklediğimden daha zekisin küçük kız." dedi, neden "küçük kız" dediğinii anlayamıyorum orası ayrı.

bileğimdeki saate baktım saat öğlen 12:48'di. Öğle arasının bitmesine 12 dakika vardı. "Kusura bakmayın, gitmem gerek. İyi günler dileğiyle." sahte bir gülümsemeyle arkamı dönüp hastanenin içine girdim...
adam mırıldanarak. "Görüşelim illa ki. O yeşil gözlerini önemseyeceğim." deyip korumalarının yanına geri döndü...

Anlayamamıştım, neden bana "küçük kız" dediğini acaba kimdi? Ve neden beni tanıyordu...? İnanın bana umurumda değildi ama merak ediyordum.

Teşekkürlerr okuduğunuz için! Sizin için olabildiğince net betimlemeye çalıştım🤭💞

Bu benim ilk hikayeeemm! Umarım beğenmişsinizdir. Bölümler her gün boş bulduğum zamanlarda gelecek, iyi günler ve iyi okumalar dileğiyle canlarıımm! 🦋💞🙏🏻

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.