Asya, adamın göğsüne yaslanan sırtını kurtarmaya çalıştı ama Cihangir’in vücudu demirden bir duvar gibi kıpırdamıyordu. Kalbi, kaburga kemiklerini kıracak gibi atıyordu. Hayatı boyunca hastalarıyla arasında her zaman kalın bir profesyonellik çizgisi çizmişti; ancak bu adam, ilk dakikadan itibaren tüm sınırları yerle bir etmişti. Gözlerindeki yoğunluk, bir akıl hastasının taşkınlığı değil, bilinçli ve keskin bir zekanın eseriydi.
"Benden ne istiyorsun?" diye sordu Asya, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak doğrudan o koyu gözlerin içine baktı. "Burada neyin peşindesin? Kimse senin gerçek kimliğini bilmiyor, hastane yönetimi senden ölesiye korkuyor."
Cihangir hafifçe gülmsedi; bu gülümseme, masumiyetten çok uzakta, tehlikeli bir fırtınanın habercisiydi. Başını eğip nefesini Asya’nın boynuna bıraktığında, genç kadın istemsizce titredi. Adamın teninden yayılan sıcaklık, odanın o buz gibi havasıyla tamamen zıttı.
"Benden korkmuyorsun, Doktor," dedi Cihangir, sesi adeta bir kadife gibi pürüzsüz ama bir o kadar tehditkardı. "Korkman gerekirken, gözlerinde sadece merak var. Ve inatçılık... Bu seni tehlikeli yapıyor. Tıpkı benim gibi."
"Ben bir doktorum," dedi Asya, ellerini adamın göğsüne koyup hafifçe itmeye çalışarak. "Sen ise kayıtlarda olmayan, akıl sağlığı yerinde olmayan bir vaka..."
Cihangir aniden geri çekildi, aralarındaki mesafeyi açtı ama bakışlarını bir saniye bile kadından ayırmadı. Odanın diğer köşesindeki demir masanın üzerine bırakılmış olan ilaç tepsisine doğru yürüdü. Tepsiden mavi renkli hapları alıp parmakları arasında çevirdi. Odadaki soluk lamba ışığı, parmaklarındaki sert hatları ve kollarındaki gergin kasları ortaya çıkarıyordu.
"Bu haplar," dedi Cihangir, haplara alayla bakarak, "buradaki doktorların zihnimizi uyuşturmak, bizi suskun birer köle haline getirmek için verdiği zehirler. Ama bilmedikleri bir şey var..." Cihangir hapları avucunda sıktı ve odadaki paslı çöp kutusuna fırlattı. "...Ben zaten uyanığım. Asıl uyanması gerekenler, dışarıda krallık kurduklarını sanan o akılsız köpekler."
Asya, adamın bu cesur ve meydan okuyan hareketi karşısında ne diyeceğini bilemedi. "Onları çöpe mi attın? Eğer hemşireler bunu görürse, ikimiz de..."
"Kimse buraya izinsiz giremez, Asya," diye sözünü kesti Cihangir, adını ilk kez bu kadar yumuşak ama otoriter bir tonla söylemişti. "Özellikle de seninle baş başa kalmamı istemeyen o korkak başhekim."
Asya derin bir soluk aldı, mesleki kimliğini yeniden hatırlamaya çalıştı. "Bana planlarından bahsetmiyorsun ama buraya isteyerek kapandığını sezebiliyorum. Eğer dışarıda tehlikedeysen ya da birileri seni arıyorsa..."
"Beni arıyorlar," dedi Cihangir, yavaşça kadına doğru bir adım daha atarak. Gözlerindeki o karanlık parıltı bir anda öfkeye dönüştü. "Beni sırtımdan bıçaklayan kardeşlerim, şimdi şirket masalarımda oturuyorlar. Ama çok uzun sürmeyecek. Bu hastanenin duvarları beni koruyor sanıyorlar, oysa burası benim karargahım oldu bile."
Cihangir cebinden çıkardığı küçük, metal bir USB belleği masanın üzerine, Asya’nın tam önüne bıraktı. Bellek, odadaki loş ışıkta parlıyordu.
"Bu ne?" diye sordu Asya, kaşlarını çatarak.
"Dışarıdaki dünyaya açılan kapı," dedi Cihangir. "Ve benim dışarıdaki gözüm, kulağım olmanı sağlayacak ilk anahtar. Kabul edersen... Bu oyunun hem yazarı hem de başrolü olursun. Reddedersen, yarın sabah bu hastanede adını bile hatırlayan kimse kalmaz."
Asya, masanın üzerindeki küçük metal parçaya ve ardından Cihangir’erinin o kararlı, keskin yüz hatlarına baktı. Hayatı boyunca kurallara uymuş, güvenli otoyollardan yürümüştü. Şimdi ise önünde iki seçenek vardı: Ya arkasını dönüp odadan çıkacak ve bu tehlikeli adamı unutacaktı, ya da o küçük metal parçasını cebine atıp hayatının en büyük kumarını oynayacaktı.
Elini uzattı, USB belleği parmaklarının arasına aldı ve ceketinin iç cebine koydu.
Cihangir’in dudaklarında tatmini simgeleyen o tehlikeli tebessüm yeniden belirdi. "Hoş geldin cehenneme, Doktor."