1. BÖLÜM
Sabahın beşinden beri ayaktayım ya, bıktım okuldan, daha okulun bitmesine çoook var. Kim bana Mühendislik oku dedi ya. Sende hem kendin tercih ediyorsun hemde şikayet ediyorsun Efna. Yine kendi kendime zihnimden konuşuyorum. Konstantinada okuma fikri berbat, sabahın köründe de kalksan sekizdeki derse kıyasıya yetişiyor insan. Kalabalık büyük şehirler berbat, gezmek için güzel olsa da yaşamak bakımından çok kötü. Ne güzel Amid’de yaşıyordum, düşünmemek lazım, düşününce saçmalıyor insan.
Okuldan çıktım, çantanın ve yanıma almış olduğum üzerinde çalışıyor olduğum motorun ağırlığıyla paytak paytak yürüyordum, acıktığım için şehirde en ucuz olduğunu düşündüğüm bölge olan ve yolumun üstü olan Cejn bölgesinin de yürümeye başladım, telefonumdan saate baktım, saat akşama doğru dördegeliyordu, en uygun olduğunu düşündüğüm ve karar verdiğim tostçuda tost alıp yürümeye başladım. Bir yandan kaşarlı tostumu yiyip, bir yandan da yürüyordum.Çünkü kırtasiye bulmalıyım ve bu proje çizimini 70/100 oranında olan kağıtta çıkarmalıyım. En son bir kırtasiye buldum ve girip kağıdı çıkartırdım, rulo yapıp poşete koydular, alıp çıktım. Durağa doğru yürümeye başladım, bir anda bir patlama sesi geldi, olduğum yerde kaskatı kesildim. Patlamanın şiddeti bana doğru sıcak bir rüzgar gibi etrafımı sardı, etrafımdan bir anda insanlar sel gibi geçiyordu, kimisi bana çarpıyordu, kimi çığlık atıyordu, kimi tövbe ediyordu…
İçgüdüsel olarak sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladım. Ve insanların seyrekleştiği Dahatû caddesinde insanlar yerlerde kıvranıyordu. Öylece baka kaldım, kaskatı kesildim.
Yaralı biri hızlı hızlı yürürken omzuma çarptı, sağ tarafıma kan bulaştı. Başımı üzerime çevirince öylece baka kaldım, gözlerim dolu dolu oldu ve görüşüm bulanıklaştı. Gözlerim üzerimden anında yere sabitlenmişti çünkü. Yerde tamda ayağımın dibinde, bir bacak parçası vardı. Ve bu herhangi bir insan bacağı değil bir bebek bacağıydı. İstemsizce gözyaşlarım akarken ve dilim tutulmuş vaziyette etrafımda göz gezdirdim. Her yerde insanlar vardı ve çocuklar kimi kanrevandı, kimi ise parçalanmış ve her bir uzvu bir yerde bulunun çocuk ve bebekler. Gördüğüm manzara en kötü Kâbusumdan bile kötüydü. İstemsizce gözlerim karardı ve boşluğa doğru düşerken, bu benim çocukluğumda bulunan en kötü dönemime götürdü beni…
Annemin sesiyle uyandım “Nujîn, kızım! Uyan haydi, okula geç kalacaksın!” dedi annem, çok keyifliydim çünkü; aceleyle okula gidince annem bana harçlık veriyor ve ben istediğim kekten ve meyvesuyundan alabiliyorum. Yatakta oyalanmayı kestim ve anneme cevap verdim, “Uyandım ama geç kaldım okula anne.” Dedim sahte bir memnuniyetsizlik ile. Çantamı alıp yanına fırladım, annem bana bakıp derin nefes aldı, “Seni uykucu.” Dedi, bende gülerek annemin gözlerini kısması eşliğinde ona sarıldım. O da şefkati ağır bastığından bana sarıldı ve beni yanağımdan öptü. Babam kapıda göründü, her gün olduğu gibi bu günde kuzenlerimle abime seslendi, “Adar, Rênaz,Zınar oğlum.” Dedi, sonda benden bir yaş büyük olan abimi çağırarak. Hepsi sıra sıra dizildi, Adar ile Rênaz ikizler ikisi de erkek. Biri boyu kısa ama zayıf diğeri boyu uzun ama tombul, ikisi de sarışın ve renkli gözlü, ‘Niye kahverengi renk değilmi?’ diyenler, hiç demeyin çünkü kahve rengi sıradan bir renk. Abime gelince benden kısa ve tıknaz yani şişman, gözleri ela ama kirpiklerinin batıklığından belli olmuyor. Ben Nujîn çok böyle sıradanım, kilom normal, boyum normal, saçım küçükken altın sarısıymış büyüdükçe kumrala dönmüş, gözlerim siyahı andırsa’da kül rengi en azından annem öyle diyor. Herkes toplanınca babamın arkadaşı olan adam da geldi, bir türlü adamın adını hatırlamıyorum.
“Başta sen Nujîn, kulaklarınızı açın iyi dinleyin.” Dedi, sert ama şefkatli bir ses tonuyla. “Öncelikle bir daha Medya alfabesi okulda kullanılmayacak! Medya halkından ve dilinden okulda ve arkadaşlarınıza bahsedilmeyecek! Eğer ki bahsedilirse ne olur?” diye de sordu, hepimiz tek bir ağızdan, “Bizi bulurlar ve bize zarar verirler.” Dedik, babam tekrardan; “Kim gibi?” dedi bastırarak, yine hep bir ağızdan üzüntüyle, “Mirza Ferzan gibi.” Dedik ve her seferinde bu kısımda başımızı önümüze eğiyoruz. Babam tek tek bize sarıldı. Hepimize harçlık dağıttı.
Her seferinde kuzenlerime çok üzülüyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Çantalarımızı sırtlanıp babamın arkadaşının arabasıyla, okuldan iki sokak ötede arabadan indik ve koştura koştura okula gittik. Okula giderken yol boyu neden her gün bu saçmalıklara boyun eğdiğimizi ve neden buna mecbur kaldığımızı düşünür ve yine her zaman olduğu gibi, babamın sesi zihnimde yankılanır. Evet, bu sadece bir hayal ürünü olsada daha önceki anılarım olan babamın sesi, aynen şöyle demişti; “Soyumuz Medya imparatorluğuna dayanıyor ve sizler Medya İmparatorluğunun son varislerisiniz.” Demişti, babamı kırmak istemediğimden inanıyormuş gibi yapıyordum, neden mi bilmem.Bana saçmalık gibi geliyor, dört yaşımdan beri bana değişik tarzda çivi yazısı gibi ama daha çok el yazısı tarzı andıran eski bir yazıyı öğretiyor.Aslında çok güzel bir şey, kimsenin okumasını bilmediği bir yazı sitili bilmek.Ben, abim ve iki erkek kuzenim aynı okulda bu yazı diliyle konuşuyoruz. Her ne kadar babam yasaklamış olsa bile. Nasıl bir havalıyız, nasıl bir keyif anlatılamaz.Görenler,“Bizede öğret,” diyor ama öğretmiyoruz, yasak. Babamın neden yasakladığını biliyorsunuz, sebebi amcamın bu yazıyı kullandığı için öldürülmüş olması.
Öğretmen sınıfa girince sıradan rutin olan saygı ayağa kalkması bitince direkt olarak konuya başladı; “Bu gün kulüp seçme günü, herkes en az bir kulübe üye olmak zorunda. Bu da artık bu günde dahil, Cuma günleri 1 ders fazladan kulübe harcayacağınız anlamına geliyor.” Dedi. Bana hava hoş nasılsa okulda vakit öldürmeyi seviyorum. Her ne kadar erkek kardeşim Ferzanla oynamayı sevsem de evde olmamak çok daha eğlenceli…
Ders bitiminde Kulübümü seçip, bilişim teknolojileri. Gittim o sınıfa, teneffüste abime kulübe katılacağımı söylediğim için. Onları babamın arkadaşı önden götürecek sonra gelip beni alacak, onların evde eğitimi var, temel savunma eğitimi. Ders bitti sınıftan arkadaşım İrem ile lak lak yaparak ayrıldık. Babamın arkadaşı her gün olduğu gibi el salladı. Bende yanına gittim. Bana arabanın kapısını açtı, “Bi xer hati Keybanu.” Dedi, gülümseyerek. Resmi ve samimi bir tarzı var bu adamın bana hep soğuk gelir.
Hiçbir şey demeden arabaya bindim ve kapımı kapattı. Eve doğru yol alırken adam en sevdiğim müzik olan piano açtı.
Adamın telefonu çaldı ve açtı, babamın sesiydi sonlara doğru anladım. “Te go çi Miremin?” dedi saygı ve telaş karışık sesiyle, “Nujîn mine, wane hatin, keçamin amanetî te.” Dedi ve ardından silah sesi duyuldu. Adam ani fren yaptı, zaten eve yaklaşmıştık. İkimizde durmuş uzakta olan eve bakıyorduk, ev yanıyordu, evden çıkan siyah maskeli adamlar evi ateşe vermişti. Adam arabayı çalıştırana kadar çoktan bizi gördüler. Arabayı çalıştırdı ve anlamadığım bir sürü kelimeleri tekrar ediyordu, büyüyünce bunların Medya dilinde küfür olduğunu öğrenecektim.
Şoka girmiştim, ne sesim ne algılarım almıyordu. Hiçbir tepki veremiyordum, tepki ne ki konuşamıyordum bile, öyle ki üzülemiyordum öylece sanki zamanda sıkışmış gibiydim, en az bir biblo kadar işlevsiz ve donuktum. Nasıl nereye ve neden hiçbir fikrim yoktu…
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir süre sonra adam aracı durdurdu, araçtan inip beni de indirdi, ardından arabaya doğru ilerledi bir şeyler yapıyordu, telaşlıydı ve benle konuşuyordu, ne dediği hakkında en ufak bir şey anlamıyordum, üstelik kulaklarım sağır ve dilim dilsiz olmuştu sadece görüyordum zaten anlamıyordum. Arabadan ayrılınca arabanın arkasına geçti ve ittirdi, elinin titremesiyle yanıma gelip elimden tuttu hızlı hızlı ormana daldık. Kocaman bir kayayı kenara itip içeri attı beni, hiç umurumda değildi, zaten bir çuvaldan faksız duruyordum. Kayanın altından tünel çıkmıştı ve ben o tünelden geçtim, arkamdan o da geldi ve elimden tutarak meşale yakıp ilerledi, etraf aydınlıktı ama ben karanlıktaydım. Aileme ne olmuştu? Bana ne olacaktı? Bu soruları ne düşünecek, ne de soracak durumda değildim.
Bir süre sonra bir diğer, kapı benzeri bir yerden geçip açık alana çıktık. Adam bana dönüp bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordum, çünkü evimizin bahçesine çıkmıştık. Yanan tahtadan salıncağıma baktım, alevler içinde olan ağaca baktım, bu yerler bu ev bana yabancı gibiydi, sanki bir rüyadaydım ve
uyanmam gerekiyordu. Adam bana bakıp eve kafasını salladı, dönüp alevlerin arasından eve girdi. Yerde duran abimin küçük bıçağını aldım, kuzenimin köpeğinin topunu gördüm, aklıma hiçbir şey gelmiyordu.
Sanki bu bir rüya ve ben uyanacakmışım ve her zaman olduğu gibi annem “Uykucu hadi uyan, Nujîn kızıııım.” Diye bağıracak. Kendime hafif gelince eve doğru yürüdüm, yüzümü kolumla kapatıp boğulmak istemedim. İçeri girip salonu aydınlatan alevlerin arasında boş beşiği görünce baka kaldım, bu Ferzan’dı üzerinde kırmızı bir leke vardı, yanına yaklaştım, gözleri tas gibi açılmış bana bakıyordu ama hareket etmiyordu, normalde elini bana doğru sallaması gerekiyordu. Öylece baka kaldım kardeşime hiçbir şey yapamıyordum, mutfağa doğru gittim annem kardeşimi uyandırır.
Yanına gitmek için mutfak kapısından içeri alevlerin arasından girdim, içeride yer tahtasının üzerinden yere kadar uzanmış kırmızı leke vardıkafasında, mantı açıyormuş. Mantının üzerine gözü açık uykuya dalmıştı. Öylece bakmaktaydım, anneme seslenmek istedim olmadı, konuşamadım. Sadece yanına doğru yürüdüm ve dizlerimin bağı çözüldü. Rênaz demişti, amcamı o da masanın başında salça kafasına sürülmüş bir şekilde görmüştü.
Babama seslenmek istedim ama sadece dudaklarım aralandı. Öylece bakmakla ve ağzımı açıp kapatmakla yetindim. Nasıl anlatılır ki, sekiz yaşındayım daha, ben babamı merak ediyordum, o nerede? Ya abim, ya kuzenlerim, onlarda salçayla oynuyorlar mıydı? Annemle kardeşim gibi onlarda gözleri açık uyuyabiliyorlar mıydı? Birden biri beni karnımdan kucaklayıp annemin üzerine yaslamış olduğum bedenimi çekti, sarılmıştım ve bende uyumak istiyordum onlar gibi, salça istiyordum. Bende oyun oynamak istiyordum. Bensiz neden oyun oynamışlardı ki? Artık beni sevmiyorlarmıydı? Ama bende onlar gibi oyun oynamak istiyorum!
Bir şeyler söylüyordu adam, görüyordum ama dilim mühürlenmişti, konuşamıyordum. Dış kapıya doğru öksüre öksüre ilerliyorduk, ben ellerimi Ferzan’a doğru uzattım ama her saniye daha da uzaklaşıyordum, o benle oynamayı çok sever. Anlamadığım bir nedenden dolayı geri içeri girip bahçe kapısından çıktık. Abim ve kuzenlerim yerde uzanmış kimisinin karnında, kimisinin başında kimisinin tüm vücudunda vardı salça, evde salça savaşı mı vardı? Neden beni beklemediler ki? Neden ben kulübe katıldım ki? Bende onlarla beraber oynar daha sonra onlar gibi gözlerim açık uyurdum.
Hem babam nerede, babama küseceğim. Ağlamak istiyorum ama yapamıyorum. Baba diye bağırmak istiyorum ama yapamıyorum.
Adam beni yere bıraktı, kuzenim Adar’a yaklaştı ve gözlerini kapattı, ardından Rênaz’ın her yeri salça olan öyleki gözlerinden biri bile olmuştu, onun da gözlerini kapattı, bende abime yaklaştım. Ayağına dokunarak sarsmaya başladım, çok kızar ayaklarından sarsmama, bu yüzden çabuk uyanır. U u uyan UYANMADI! Gözlerim doldu gözlerim bulanıklaştı, ayağa kalktım koşturarak babamın ayaklarına sarıldım.
Artık anlamıştım bu bir oyun değil! Çıkarmaya çalıştım ama olmadı, babam benimle beraber diktiği ağaçta asılıydı benim için kurduğu hamak ipine asmışlardı, herkesin gözü açıktı ama babamın kapalıydı. Yanakları ıslaktı, ellerimi ayağından çekince babamın kanı ellerimdeydi. Ayaklarına bakınca arkadan kesmiş olduklarını gördüm. “Bavooooo” diye haykırdım. İlk ve son haykırışımdı. Bir kaç silah sesi duydum, arkamı dönünce biri beni kolumdan tutup sürükledi. Geldiğimiz tünele benzer bir tünele doğru girecekken bir patlama sesi geldi, arkamı dönünce benim doğduğum ev yoktu artık, adam beni tüne doğru ittirdi ve tünele girdik. O adam beni bir şehre götürdü, her yerde bizim fotoğraflarımız vardı. Ailemden geriye bir şey hatırlamıyorum. Zaten bir daha ailem hakkında konuşamadım. O adamı da bir daha görmedim…
Gözlerimi hastane de açtım, acil serviste. Hemşirelerden biri, “iyi misiniz?” dedi, “iyiyim.” Dedim ve gülümsedim, çok zordu sanki böyle içimde bir yerde bir boşluk vardı. Neden ailemi tekrar hatırladım. Neden şimdi 15 yıl sonra birden neden hatırladım? Niye şimdi? Kendi beynimle ben boğuşurken hemşire bana gülümseyerek. “yaralanmamışsınız ama travma oluşmuş olabilir, doktor bey sizin bir piskolojik danışman tutmanızı önerdi. Ayrıca Yaralı çok bu yüzden sizin çıkış işlemlerini yapmanızı ifade verdikten sonra, evinizde dinlenmeniz iyi olacak. Anlayışınız için teşekkür ederiz.” Dedi zorda olsa gülümseyerek. Kafamı onaylar gibi salladım, ayağa kalktım, saçımı toplamak için elimi dolaştırdım saçlarımda, hemşire bana bileğindeki tokayı çıkarıp uzattı. Saçlarıma hayran hayran baktığını görünce, daha iyi görsün diye arkamı dönüp tokayla saçımı topuz yaptım. Yüzümü dönünce hemşire şok halde bana baktı. “sen saçını aç, hemen saçını aç, hemen!” Dedi bana yaklaşıp kısık sesle panik halde söyleyerek.
Ne alaka anlamadım ve yeni fark ettiğim dosyamı alıp çıkacakken bileğimden tutup kulağıma doğru parmak uçlarında yükseldi ve “sakın! kimse senin ensendekini görmemeli, hadi kapat enseni.” Dedi gözleri dehşet şekilde bana çevirerek. Kıza tip tip baktığımı görünce. “salak mısın? Öldürülmek mi istiyorsun?” dedi, ensemi kapatmak için saçlarımı açıp saldım, bu gün hava güzel diye ilk defa tişört giymiştim, zaten yanıma ceket almış olduğum için sorun olmayacağını düşünmüştüm. Kıza hala salak salak baktığım için, “bana bak, ileride lasiler senin ifadeni alacak sakın gördüklerini anlatma yada enseni görmesinler, hiçbir şey bilmiyorsun, kan gördün bayıldın o kadar tamam.” Dedi gözlerini hala şokun etkisiyle bana dikerek. Kafamı onaylarcasına salladım. Anlamlandıramadığım durumlar olunca sesim soluğum kesiliyor. Üzerimi değiştirmek için eşyalarımı aldım, kan bulaşmamış olan ceketimi giydim, Çıkış işlemleri için hastanenin girişine gittim. Lasiler yanıma geldi, “Efna Güneş?” dedi tip tip bakarak, “Buyurun benim.” Dedim şaşkın ve gergin bir ses tonuyla, “Olay yerinde baygın olmanızı saymazsak, tek sağlam sizdiniz?” dedi sert ve öfke dolu gözlerle bana bakan orta yaşlı lasi, “Yani sizde diyorsunuz baygındım.” Dedim gergin olduğum belliydi, adam bana burun kıvırıp “Sana olay yerinde ne işin var diyorum?” dedi sesini yükseltip gözlerini belerterek. “Patlama sesi duydum, elimde olmadan oraya doğru yürüdüm, insanlar kaçıyordu ama yardım edebilirim diye düşündüm.” Dedim panikle, elimin titremesine ve içimdeki korkuya hakim olamıyordum.
“Niye yardım etmedin peki?” dedi adam şüpheyle karışık sinirle, “Şey kan, yani bebekler, çocuklar…” dedim ve gözlerim doldu, ağlamaya başladım, dizlerim boşaldı. Yere çöküp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Polislerden biraz daha genç olan adam eğilip sırtımı sıvazladı. “Geçecek” dedi çok merhametliydi. Ağlamamı durduramayınca hemşire geldi. İnsanlar toplandı, omzumda bir acı hissettim ve çok geçmeden kendimden geçtim… Gözlerimi açınca oldukça yaşlı bir amca başımda durmuş bana gülümsüyordu. “Memur bey torunum uyandı.” Dedi, başımı kaldırıp etrafa baktım, benden başka kimse yoktu. Genç bir kadın doktor, o sırtımı sıvazlayan lasi ve bir tane amca?
Torun mu? Kimden bahsediyorlar?