İçeriğe geç

Kendine doğru

Bölüm 1 · 16 dk okuma

Kendine doğru

Bölüm 1

Mavi gül

“Bazı hayatlar, en güzel günlerinin sonunda paramparça olur.”

İnsan bazı sabahların diğerlerinden farklı olduğunu anlayamaz. Çünkü felaketler kapıyı çalmadan önce hayat, her zamanki gibi devam eder. Benim için de o cuma sabahı diğerlerinden farksızdı.

Alarmım tam yedide çalmaya başladı. İlk sesi duyduğum hâlde kapatmadım. Yorganı başıma kadar çekip birkaç dakika daha uyumaya çalıştım. Gözlerim hâlâ kapalıydı ama pencerenin arasından süzülen güneş ışığı odanın içini çoktan aydınlatmıştı. Aşağıdan gelen tost kokusu burnuma ulaştığında gözlerimi istemeden açtım.

Annem yine erkenden kalkmıştı.

Telefonumu komodinin üzerinden aldım.

Saat 07.08.

Kilit ekranında tek bir bildirim vardı.

Yunus

Günaydın.

Mesajın üzerinden on dakika geçmişti.

Gülümsedim.

Parmaklarım ekranda birkaç saniye dolaştı.

Günaydın. Yeni uyandım.

Gönder tuşuna bastığım anda telefon tekrar titredi.

“Tahmin etmiştim.”

Yunus’la uzun uzun mesajlaşmayı seviyordum ama sabahları değil. Uyanır uyanmaz konuşacak kadar enerjik olmayı hiçbir zaman becerememiştim.Yatağımdan kalkıp perdeyi sonuna kadar açtım. Gökyüzü pırıl pırıldı.

İstanbul’un en sevdiğim hâli buydu. Baharın son günleri… Ne bunaltıcı bir sıcak vardı ne de insanın içine işleyen bir soğuk. Camı araladığım anda yüzüme hafif bir rüzgâr çarptı. Derin bir nefes aldım. Aşağıdaki parkta birkaç çocuk okula gitmeden önce top oynuyordu. Karşı apartmanın balkonunda yaşlı bir kadın sardunyalarını suluyor, sokaktan simitçinin sesi yükseliyordu. Her şey yerli yerindeydi.

Dolabımı açıp uzun uzun kıyafetlere baktım.

Karar vermek benim için dünyanın en zor işlerinden biriydi. On dakika boyunca aynı iki tişört arasında gidip geldikten sonra açık mavi olanı seçtim.

Mavi…

Nedense bana hep huzuru hatırlatıyordu.

Belki de bu yüzden odamın her köşesinde maviye ait küçük bir ayrıntı vardı. Masamın üzerinde duran mavi gül şeklindeki ayraç…Kitaplığımın kenarındaki mavi seramik vazo… Duvarıma astığım deniz fotoğrafları…

Ve başucumda duran, kapağı eskimekten rengi solmuş roman.

Kitap…

Sanırım hayatta en çok sevdiğim şeydi.

İnsanlar bazen neden bu kadar çok okuduğumu sorardı.

Ben de her seferinde aynı cevabı verirdim.

“Tek bir hayat bana yetmiyor.”

Bir kitabı bitirdiğimde kendimi başka bir ülkeden dönmüş gibi hissederdim. Hiç tanımadığım insanların acılarına üzülür, hiç görmediğim şehirleri özlerdim. Belki de bu yüzden sahafları alışveriş merkezlerinden daha çok seviyordum.

Eski kitapların kokusu…

Sayfaların arasına unutulmuş notlar…

İsmini hiç bilmediğim insanların altını çizdiği cümleler…

Bana hep büyü gibi gelirdi.

“Lara!”

Annemin sesi düşüncelerimi böldü.

“Kahvaltı hazır!”

“Geliyorum!”

Saçlarımı hızlıca taramaya çalıştım.

Başarısız oldum.

Kıvırcık saçlarım yine kendi kararını vermişti.

Aynadaki yansımama bakıp güldüm.

“Bugün de sen kazandın.”

Omzuma çantamı alıp merdivenlerden aşağı indim. Mutfaktan gelen taze çayın kokusu bütün evi sarmıştı. Babam çoktan gazeteyi açmış, annem ise tavadan yeni çıkan tostları tabağa diziyordu.

“Bence bu evde en çok tost makinesi çalışıyor.” dedim sandalyeye otururken.

Babam gazeteden başını kaldırıp gülümsedi.

“Hayır. En çok sen konuşuyorsun.”

“İftira.”

Annem kahkahasını tutamadı.

“Bu konuda babana katılıyorum.”

Gözlerimi devirdim.

“İkiniz birleşince bana karşı şansım kalmıyor.”

Babam çayından bir yudum aldı.

“Bugün okuldan sonra planın var mı?”

“Var.”

“Yunus?”

Başımı salladım.

“Bir sahafa uğrayacağız.”

Annem şaşkınlıkla bana baktı.

“Geçen hafta da gitmediniz mi?”

“Gittik.”

“Üç kitap almadın mı?”

“Aldım.”

“O zaman?”

“Belki dördüncüyü alırım.”

Babam gülerek başını iki yana salladı.

“Bir gün odanda kitaplardan yürüyemeyeceğiz.”

“Abartıyorsunuz.”

“Hayır.”

“Biraz.”

Annem tabağıma son tostu koyarken göz kırptı.

“Senin kitap sevgin hiçbir zaman bitmeyecek galiba.”

“Umarım bitmez.”

O an bunun ne kadar doğru bir cümle olduğunu bilmiyordum.

Merdivenlerin başındaki vestiyerden ceketimi alıp sırtıma geçirdim. Annem her zamanki gibi yakamı düzeltti.

“Bunu kendim de yapabilirim.”

“Biliyorum.”

“O zaman neden her sabah yapıyorsun?”

Çenemin altını hafifçe okşadı.

“Çünkü sen ne kadar büyüdüğünü iddia etsen de benim gözümde hâlâ küçücük bir kızsın.”

Gülümsedim.

“Bunu arkadaşlarımın yanında söyleme yeter.”

“Bir söz veremem.”

“Anne.”

Şakayla karışık söylense de bu cümle içimi sıcacık etmişti.

Kapıyı açıp dışarı çıktığımda sabahın serinliği yüzüme çarptı. Apartmanın önündeki ıhlamur ağacının yaprakları rüzgârla usulca sallanıyordu. Kaldırımlar henüz kalabalıklaşmamıştı. İnsanlar işe yetişme telaşıyla hızlı adımlarla yürürken ben her zamanki gibi acele etmiyordum.

Hayatın bazı anlarının tadını çıkarmak gerektiğine inanırdım.

Otobüs durağına yürürken çantamdan kulaklığımı çıkardım. Telefonum rastgele bir çalma listesi açtı. Eski bir şarkı çalmaya başladı. Sevdiğim şarkılar hep biraz hüzünlü olurdu. Sözlerini ezbere bilmeme rağmen her dinlediğimde ilk kez duyuyormuşum gibi hissederdim.

Tam durağa yaklaşmıştım ki biri omzuma hafifçe dokundu.

“Bu kadar dalgın yürümek tehlikeli.”

Arkamı döndüğümde Yunus’u gördüm.

Siyah okul çantasını tek omzuna asmıştı. Saçları her zamanki gibi biraz dağınıktı. Sabah uykusunu tam atamamış gibi görünüyordu ama yüzündeki o tanıdık gülümseme değişmemişti.

“Sen ne ara geldin?”

“Beş dakikadır arkandan yürüyorum.”

“Abartma.”

“Hiç abartmıyorum.”

“Niye seslenmedin?”

“Merak ettim.”

“Neyi?”

“Fark edecek misin diye.”

Kollarımı iki yana açtım.

“Demek ki fark etmemişim.”

“Onu ben de anladım.”

Gülerek başımı iki yana salladım.

“Biliyor musun? Bazen gerçekten sinir bozucu oluyorsun.”

“Bazen mi?”

“Bazen.”

Otobüs durağa yanaşırken ikimiz de sustuk. İnsanlar telaşla binmeye çalışıyordu. İstanbul’da sabah saatlerinde otobüse binmek başlı başına bir mücadeleydi. Yan yana boş iki koltuk bulunca hemen cam kenarına oturdum.

Yunus bana baktı.

“Şaşırmadım.”

“Neye?”

“Yine cam kenarını seçmene.”

“Cam kenarı dünyanın en güzel yeri.”

“Neden?”

“Dışarıyı izleyebiliyorsun.”

“Dışarıda ne var?”

“Her şey.”

Otobüs hareket etti.

Camdan dışarı bakarken insanlar önümden film sahnesi gibi geçip gidiyordu. El ele yürüyen yaşlı bir çift… Okula yetişmeye çalışan küçük bir çocuk… Elindeki gazeteleri düzelten bir büfeci…

Hepsinin ayrı bir hikâyesi vardı.

“Biliyor musun?” dedim gözümü camdan ayırmadan. “Bazen tanımadığım insanların hayatlarını merak ediyorum.”

Yunus hafifçe güldü.

“Bunu sadece sen yaparsın.”

“Mesela şu adam…”

Karşı kaldırımda yürüyen takım elbiseli birini gösterdim.

“Belki bugün hayatının en güzel haberini alacak.”

“Belki de işe geç kaldığı için azar işitecek.”

“O kadar gerçekçi olma.”

“Görevim.”

“Hayır.”

“Evet.”

Omzumu onun omzuna hafifçe vurdum.

“Bütün hayallerimin içine ediyorsun.”

“Biri gerçekçi olmak zorunda.”

“İşte bu yüzden ben kitap okuyorum.”

“Neden?”

“Gerçek hayat bazen fazla sıkıcı.”

Yunus birkaç saniye bana baktı.

“Senin olduğun yerde pek sıkıcı olmuyor.”

Ne diyeceğimi bilemedim.

Camdan dışarı baktım.

Dudaklarımdaki gülümsemeyi gizlemeye çalışsam da pek başarılı olamadım.

Otobüs okulun önünde durduğunda bahçe çoktan öğrencilerle dolmuştu.

Her zamanki telaşe…

Her zamanki gürültü…

Ve bizi bekleyen, sıradan olduğunu sandığımız bir cuma günü…

Okulun demir kapısından içeri girdiğimizde bahçe her zamanki gibi kalabalıktı. Bir köşede voleybol oynayanlar, diğer tarafta sınava son dakika çalışanlar, kantinden aldığı simitle koşturan öğrenciler… Aynı manzara her sabah karşıma çıkmasına rağmen hiç sıkılmazdım.

“Bugün edebiyat var mıydı?” diye sordum.

Yunus çantasının fermuarını kapatırken bana baktı.

“İlk ders.”

“Harika.”

“Bir insan matematik yerine edebiyat dersine sevinebilir mi?”

“Ben seviniyorum.”

“Evet, sen biraz farklısın.”

“Dünya da biraz farklı insanlarla güzel.”

Koridorlara girerken zil çaldı. Herkes sınıflarına doğru dağılmaya başladı. Sınıfımız ikinci kattaydı. Merdivenleri çıkarken en yakın arkadaşım Ece uzaktan bana el salladı.

“Lara!”

Koşarak yanıma geldi ve boynuma sarıldı.

“Dün seni aradım, neden açmadın?”

“Kitap okuyordum.”

“Şaşırmadım.”

Yunus gülerek araya girdi.

“Ben de şaşırmadım.”

İkisine de göz devirdim.

“Biriniz yeterdi.”

Ece koluma girdi.

“Yeni kitap mı?”

Başımı salladım.

“Bitirdim bile.”

“Lara, sen normal değilsin.”

“Teşekkür ederim.”

“Bu iltifat değildi.”

“Bence öyleydi.”

Sınıfa girdiğimizde öğretmen henüz gelmemişti. Cam kenarındaki sırama oturdum. Neredeyse bütün öğretmenler yerimi ezberlemişti. Camdan dışarı bakmayı seviyordum. Bazen anlatılan dersten çok bahçedeki ağaçları izlediğim olurdu.

Çantamı açarken içinden bir kitap düştü.

Ece kitabı yerden alıp kapağına baktı.

“‘Uğultulu Tepeler’… Gerçekten bunu mu okuyorsun?”

“Bitirdim.”

“Ne zaman?”

“Dün gece.”

“Dün almadın mı sen bunu?”

“Okuması güzeldi.”

Ece başını iki yana salladı.

“Bazen senden korkuyorum.”

Gülümseyerek kitabı elinden aldım.

“Kitaplardan korkulur mu?”

“Senden korkulur.”

Tam o sırada edebiyat öğretmenimiz sınıfa girdi. Herkes yerine oturunca sınıfta kısa bir sessizlik oldu. Öğretmen masasının üzerine birkaç kitap bıraktı.

“Bugün farklı bir şey yapacağız.”

Sınıfın yarısı aynı anda homurdandı.

“Merak etmeyin, sınav yapmayacağım.”

Derin bir “oh” sesi yükseldi.

“Size bir soru soracağım.”

Sınıf sessizleşti.

“Bir kitabın en önemli kısmı sizce neresidir?”

Arka sıralardan biri hemen cevap verdi.

“Sonu.”

“Hayır.”

“Başlangıcı.”

“Hayır.”

“Kapak.”

Öğretmen gülümsedi.

“Lara.”

Bir an duraksadım.

“Bence…”

Bütün sınıf bana bakıyordu.

“…en önemli kısmı, insanın kendinden bir parça bulduğu sayfasıdır.”

Öğretmen birkaç saniye sustu.

Sonra hafifçe başını salladı.

“Güzel cevap.”

Kalbim garip bir şekilde hızlandı.

Yunus arka sıradan bana baktı ve belli belirsiz gülümsedi.

O gülümsemeyi görünce ben de istemeden gülümsedim.

Belki de insanın sevdiği biri tarafından sessizce desteklenmesi, dünyadaki en güzel hislerden biriydi. Ders devam ederken not almaya çalışıyordum ama gözüm sık sık pencereye kayıyordu. Gökyüzü sabahki kadar açık değildi artık.

Ufukta gri bulutlar yavaş yavaş toplanıyordu.

“Yağmur yağacak galiba…” diye fısıldadım.

Kimse duymadı.

Ama nedense içime açıklayamadığım küçücük bir huzursuzluk çöktü.

Öğle zili çaldığında sınıf bir anda hareketlendi. Sandalyeler gıcırdadı, çantalar kapanıp açıldı, koridor birkaç saniye içinde gürültüyle doldu.

Ece koluma hafifçe vurdu.

“Kantine geliyor musun?”

“Yok.”

“Neden?”

“Bahçeye çıkacağım.”

“Yunus.”

Gözlerimi devirdim.

“Bir gün başka bir cevap verirsem şaşırırsın.”

“Hayır.”

“Niye?”

“Çünkü vermeyeceksin.”

Gülerek sınıftan çıktım.

Koridorun sonunda, pencerenin önünde beni bekliyordu.

Elinde iki tane meyve suyu vardı.

“Bunu nereden buldun?”

“Son kalanlardı.”

“Biri benim için mi?”

“Yok.”

Ciddi görünmeye çalıştı.

“İkisini de ben içeceğim.”

Elimi uzatıp meyve suyunu kaptım.

“Hayal kurmaya devam et.”

Bahçeye çıktığımızda okulun en sakin köşesindeki banka oturduk. Burası neredeyse kimsenin gelmediği bir yerdi. Karşımızda eski bir çınar ağacı vardı. Rüzgâr estikçe yaprakları usul usul yere düşüyordu.

Bir süre konuşmadık.

Sessizlik rahatsız edici değildi.

Tam tersine, ikimiz de aynı sessizliğin içinde rahat edebiliyorduk.

Meyve suyumdan bir yudum alırken gökyüzüne baktım.

Bulutlar sabaha göre çoğalmıştı.

“Hava bozuluyor.”

Yunus da başını kaldırdı.

“Akşama yağmur yağabilir.”

“Güzel.”

“Yağmuru seviyorsun.”

“Çok.”

“Neden?”

Bir süre düşündüm.

“Yağmur yağınca şehir değişiyor.”

“Nasıl?”

“İnsanlar koşmaya başlıyor.”

“Bunda güzel olan ne?”

“Normalde birbirine bakmayan insanlar aynı tentenin altına sığınıyor.”

Yunus hafifçe güldü.

“Sen gerçekten herkesten farklı düşünüyorsun.”

“Bu kötü bir şey mi?”

“Hayır.”

Bana döndü.

“Bence en sevdiğim özelliğin bu.”

Kalbim yine gereksiz yere hızlandı.

Konuyu değiştirmek ister gibi çantamı açtım.

İçinden küçük bir kitap çıkardım.

Yunus kapağa baktı.

“Yine mi kitap?”

“Ne demek yine?”

“Bugün üçüncü kez eline kitap alıyorsun.”

“Rekorumu kırmadım daha.”

“Kırma zaten.”

Kitabı açıp arasından buruşturulmuş küçük bir kâğıt çıkardım.

Yunus merakla baktı.

“O ne?”

“Geçen hafta sahafdan aldığım kitabın içinden çıktı.”

Kâğıdı dikkatlice açtım.

Üzerinde mavi mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı.

‘Bazı insanlar birbirini unutmaz; sadece birbirini bulmaları zaman alır.’

Yunus yazıyı birkaç saniye sessizce okudu.

“Kim yazmıştır sence?”

“Hiç bilmiyorum.”

“Ama güzelmiş.”

“Evet.”

Kâğıdı tekrar kitabın arasına koydum.

“Bence eski kitapların en güzel yanı bu.”

“Neymiş?”

“Daha önce kimlerin okuduğunu bilmiyorsun.”

“Belki yıllar önce birbirini çok seven iki insan okudu.”

“Belki.”

“Belki biri diğerine hediye etti.”

“Belki.”

“Belki de…”

Sözünü yarıda kesti.

“Neden sustun?”

Omuz silkti.

“Boş ver.”

“Hayır.”

“Söylemeyeceğim.”

Dirseğimle hafifçe koluna vurdum.

“Söyle.”

Gülümseyerek bana baktı.

“Belki yıllar sonra biri o kitabı tekrar açar ve kendini o cümlede bulur.”

Nedense içim ürperdi.

“Neden öyle baktın?”

“Bilmiyorum.”

Kitabı kapatıp çantama yerleştirdim.

“Bazen bazı cümleler insanın içine dokunuyor.”

Yunus yavaşça başını salladı.

“Evet.”

Sonra cebinden küçük bir paket çıkardı.

“Bu arada…”

“Nedir o?”

“Dün gördüm.”

Paketi bana uzattı.

İçini açtığımda mavi gül şeklinde metal bir kitap ayracı vardı.

Şaşkınlıkla ona baktım.

“Bunu…”

“Beğenmiştin.”

“Hatırlıyor musun?”

“Senin söylediğin çoğu şeyi hatırlıyorum.”

Ayracı elimde çevirirken gülümsememe engel olamadım.

“Teşekkür ederim.”

“Buna değdi.”

Bir an göz göze geldik.

Etraftaki bütün sesler sanki uzaklaşmıştı.

Tam o sırada okul zilinin keskin sesi bahçeyi doldurdu.

İkimiz de istemeden aynı anda iç geçirdik.

“Derse dönmemiz gerekiyor.”

“Evet.”

Ayağa kalkarken ayracı dikkatlice kitabımın arasına koydum.

O an bunun yıllar sonra elime geçtiğinde bana her şeyi yeniden hatırlatmaya çalışacak tek eşya olacağını bilmiyordum.

Öğleden sonraki dersler sabahkilerden daha yavaş geçiyordu. Sınıfın içi güneşin yerini alan gri bulutlar yüzünden biraz kararmıştı. Pencerenin camına ara ara rüzgâr vuruyor, bahçedeki ağaçların dalları eskisinden daha sert sallanıyordu.

Defterimin kenarına farkında olmadan küçük mavi güller çizmeye başlamıştım.

“Lara.”

Başımı kaldırdım.

Matematik öğretmeni önümde durmuştu.

“Buraya gelir misin?”

Sınıfta birkaç kişi gülümsemeye başladı.

Ayağa kalkıp tahtaya yürüdüm.

“Bu soruyu çözer misin?”

Tahtadaki denkleme baktım.

“Bence çözebilirim.”

“Bence mi?”

“Emin olsaydım ‘çözerim’ derdim.”

Sınıftan hafif kahkahalar yükseldi.

Öğretmen de gülümsememek için kendini zor tuttu.

“En azından dürüstsün.”

Kalemi elime alıp soruyu çözmeye başladım. Sonucu yazdığımda arkamı döndüm.

“Doğru mu?”

Öğretmen cevabı kontrol etti.

“Doğru.”

Derin bir nefes verdim.

“Süper.”

Yerime dönerken Yunus bana sessizce başparmağını kaldırdı. Ben de göz kırptım. Son zil çaldığında bütün okul aynı anda derin bir nefes almış gibiydi.

Koridor bir anda kalabalıklaştı.

Ece çantasını omzuna geçirirken bana döndü.

“Hafta sonu bizde film gecesi yapıyoruz.”

“Kimler geliyor?”

“Ben, Deniz, Selin…”

Duraksadı.

“…siz de.”

“Bakarım.”

“Bakarım değil.”

“Tamam.”

“Söz?”

“Söz.”

“Yunus’u da getir.”

“Gelmeye ikna edebilirsem.”

Yunus hemen arkamızda belirdi.

“Neye ikna oluyorum?”

Ece kollarını bağladı.

“Cumartesi akşamı.”

Yunus bana baktı.

“Sen gidiyor musun?”

“Henüz bilmiyorum.”

“O zaman ben de bilmiyorum.”

Ece ikimize uzun uzun baktı.

“Siz gerçekten birbiriniz olmadan karar veremiyorsunuz.”

“Abartıyorsun.”

“Emin misin?”

Ben cevap vermeden gülmeye başladım. Okulun bahçesinden çıkarken hava iyice serinlemişti. Bulutlar gökyüzünü neredeyse tamamen kaplamıştı ama yağmur hâlâ başlamamıştı.

“Önce sahafa mı gidiyoruz?” diye sordum.

Yunus başını salladı.

“Bugün yeni kitaplar gelmiş.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Sahaf amca söyledi.”

“Sen benden önce gitmişsin.”

“Sana sürpriz yapmak istemiştim.”

“Demek plan buydu.”

Otobüse binmek yerine yürümeyi tercih ettik.

Sahaf çok uzakta değildi.

Dar sokakların arasından geçerken dükkânların vitrinlerine bakıyordum.

Bir pastanenin önünden geçerken içeriden tarçın kokusu geldi.

“Acıktım.”

“Daha yarım saat önce tost yemedin mi?”

“O sayılmaz.”

“Neden?”

“Çünkü artık üzerinden yarım saat geçti.”

Yunus başını iki yana salladı.

“Senin mantığını anlayamayacağım.”

“Anlamana gerek yok.”

“Bence de.”

Yolun sonunda eski taş bir bina göründü.

Kapısının üzerindeki tahta tabelada solmuş harflerle tek bir kelime yazıyordu.

Sahaf

Kapıyı açar açmaz o tanıdık koku burnuma doldu. Eski sayfaların, ahşap rafların ve yılların kokusu… İçeri her girdiğimde kendimi başka bir zamana geçmiş gibi hissederdim.

Raflar tavana kadar uzanıyordu. Bazı kitapların sırtındaki yazılar silinmişti. Bazılarının sayfaları sararmıştı. Ama bana göre hepsi hâlâ yaşıyordu.

“Daha yavaş.”

Yunus arkamdan seslendi.

“Her seferinde koşuyorsun.”

“Kendimi tutamıyorum.”

Rafların arasında dolaşırken parmak uçlarım kitapların sırtlarında geziniyordu. Bir kitabı raftan çektiğimde içinden eski bir fotoğraf yere düştü.

Eğilip aldım.

Fotoğrafta genç bir kadın ve adam vardı.

Deniz kenarında gülümsüyorlardı.

Arkasına siyah kalemle tek bir tarih yazılmıştı.

17 Nisan 1992.

Bir an durup fotoğrafa baktım.

“Ne oldu?”

Yunus yanıma geldi.

“Hiç.”

Fotoğrafı kitabın arasına geri koydum.

“Garip geliyor.”

“Nesi?”

“İnsanların yıllar önce yaşadığı anların hâlâ bir kitabın içinde duruyor olması.”

Yunus sessizce raflara baktı.

“Belki biri onları arıyordur.”

“Belki.”

“Belki de çoktan unutmuştur.”

İçimde tuhaf bir his oluştu.

Sebebini bilmiyordum.

Belki de bazı eşyaların geçmişi vardı.

Ve bazen geçmiş, insan fark etmeden bir kitabın arasından yere düşebiliyordu.

Sahafın kapısından çıktığımızda hava tamamen değişmişti.

Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplanmış, güneş sanki saatler önce batmış gibi ortadan kaybolmuştu. Sokak lambalarının bazıları çoktan yanmıştı. Rüzgâr biraz daha sert esiyor, kaldırımdaki kuru yaprakları önüne katıp sürüklüyordu.

Elimde tuttuğum bez çantanın içinde üç kitap vardı.

Üçünü de almayı planlamıyordum.

Aslında sadece bakacaktım.

Her zamanki gibi…

“Yine kendini tutamadın.”

Yunus, çantaya bakıp gülümsedi.

“Sadece biri için girmiştim.”

“Sonuç?”

“Üç.”

“İyi ki kitapçı senin.”

“Keşke.”

Dar sokağın sonuna kadar birlikte yürüdük. Ara sıra omuzlarımız birbirine çarpıyor, ikimiz de hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyorduk. Yanında yürümek garip bir huzur veriyordu bana. Konuşmasak bile sessizlik rahatsız etmiyordu. Yol ayrımına geldiğimizde adımlarımız yavaşladı.

“Buradan sonra ben sağa.”

“Ben de sola.”

“Yarın görüşürüz.”

“Sabah seni yine mesajla uyandırırım.”

“Büyük ihtimalle yine geç cevap vereceğim.”

“Biliyorum.”

Gülümsedim.

“Her şeye bir cevabın var.”

“Çünkü seni tanıyorum.”

Bir an göz göze geldik.

Yunus elini uzatıp yüzüme düşen kıvırcık bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Kalbim birkaç saniyeliğine ritmini şaşırdı.

“Eve gidince haber ver.”

“Veririm.”

“Söz?”

“Söz.”

Vedalaşıp farklı yönlere yürümeye başladık. Birkaç adım attıktan sonra arkamı döndüm. O da dönmüştü. İkimiz de aynı anda gülmeye başladık.

“Ne oldu?” diye seslendim.

“Hiç.”

“Yalan.”

“Yarın anlatırım.”

Başımı iki yana salladım.

“Tamam.”

Son kez el salladı.

Ben de karşılık verdim.

Sonra kalabalığın arasında yavaş yavaş gözden kayboldu. Eve vardığımda apartmanın girişinden yemek kokuları yükseliyordu. Kapıyı açar açmaz annemin sesi duyuldu.

“Lara, sen misin?”

“Benim.”

“Üşüdün mü?”

“Biraz.”

Annem mutfaktan çıktı. Elindeki mutfak bezini tezgâha bırakıp yanıma geldi.

“Saçların yine rüzgârdan birbirine girmiş.”

“Onlar özgür ruhlu.”

“Hayır.”

Saçlarımı düzeltmeye çalışırken gülümsedi.

“Onlar seni dinlemiyor.”

Ceketimi askıya astım.

“Babam nerede?”

“Salonda.”

Salona geçtiğimde babam kanepede oturmuş, dizüstü bilgisayarında bir şeyler inceliyordu. Beni görünce gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.

“Geldi bizim kitap kurdu.”

“Hoş bulduk.”

“Bugün kaç kitap aldın?”

Ayakkabılarımı çıkarırken cevap vermedim.

Babam gözlerini kıstı.

“İki?”

Sessizlik.

“Üç?”

Yavaşça çantamı gösterdim.

Babam kahkahasını tutamadı.

“Bir gün bu evin taşıyıcı kolonları kitap olacak.”

“Abartıyorsunuz.”

“Hayır.”

Tam o sırada annem mutfaktan seslendi.

“Yemek hazır!”

Masaya oturduğumuzda her zamanki gibi sohbet başladı. Babam gün içinde iş yerinde yaşadığı komik bir olayı anlatıyor, annem arada onu düzeltiyor, ben de ikisini dinlerken gülüyordum. Bazen mutluluk çok büyük şeylerde saklı olmuyordu.

Aynı masada oturabilmek…

Birlikte yemek yiyebilmek…

Birbirinin sözünü kesebilmek…

İnsan bunların değerini ancak kaybettikten sonra anlıyormuş.

Ama ben o akşam bunu bilmiyordum. Ben sadece annemin yaptığı yemeğin tadına, babamın bitmek bilmeyen şakalarına ve önümde duran sıcak çorbanın buharına odaklanmıştım. Dışarıdaysa ilk yağmur damlaları sessizce pencereye düşmeye başlamıştı.

Ben fark etmemiştim.

Ama gökyüzü…

Sanki yaklaşan gece için hazırlanıyordu.

Yemekten sonra masayı toplamama yardım ettim. Annem bulaşıkları makineye yerleştirirken ben mutfak tezgâhını siliyordum.

“Bugün çok sessizsin.” dedi annem.

Şaşkınlıkla ona baktım.

“Ben mi?”

“Evet.”

“Günün yarısını konuşarak geçirdim.”

“Geri kalan yarısında düşündün.”

Elimdeki bezi katlayıp gülümsedim.

“Beni bu kadar iyi tanıyor olmanız bazen korkutuyor.”

Annem omzuma hafifçe dokundu.

“Anne olmak biraz da bu.”

İkimiz aynı anda güldük.

Salondan babamın sesi yükseldi.

“Hanımlar! Hazır mısınız?”

“Nereye gidiyoruz?” diye seslendim.

“Unuttun mu?”

Bir an düşündüm.

Sonra aklıma geldi.

“Anneanneye!”

Babam salona çıkarken arabasının anahtarlarını havada çevirdi.

“Bir haftadır bunu konuşuyoruz.”

“Kusura bakma.”

“Kitapların arasında kayboldun yine.”

“Haklı olabilirsin.”

Montumu giyip kapının önüne geldim.

Tam çıkacakken gözüm sehpanın üzerindeki kitaba takıldı.

Sahafdan aldığım kitaptı.

Bir an tereddüt ettim.

Sonra geri dönüp onu çantama koydum.

“Yolda okursun artık.” dedi annem.

“Belki.”

Kapıyı çekip apartmandan çıktık.

Yağmur artık hafif hafif yağıyordu.

Sokak lambalarının altında süzülen damlalar, altın renginde parlıyor gibiydi. Annem şemsiyeyi açmaya çalışırken rüzgâr ters yönden esti. Babam gülmeye başladı.

“Her yağmurda aynı mücadele.”

“Sus da yardım et.”

“Emredersiniz.”

İkisini izlerken kendimi tutamayıp güldüm. Bazen onları izlemek, televizyon dizisi izlemekten daha eğlenceliydi. Arabaya bindik. Ben her zamanki gibi arka koltuğa geçtim. Emniyet kemerimi takarken telefonum titredi.

Yunus

Eve vardın mı?

Gülümsedim.

Vardım.

Bir saniye geçmeden yeni bir mesaj geldi.

İyi.

Sonra…

Yarın seni sahafda yendiğimi kanıtlayacağım.

Kendi kendime güldüm.

Rüyanda.

Telefonu kapatıp cebime koydum.

Araba yavaşça hareket etti.

Camdaki yağmur damlaları birbirine karışıyor, dışarıdaki ışıklar uzun çizgilere dönüşüyordu. Başımı cama yasladım. Isınan camın buğusuna parmağımla küçük bir mavi gül çizdim. Annem dikiz aynasından beni fark etti.

“Yine mi çiçek çiziyorsun?”

“Alışkanlık.”

“Bir gün gerçek mavi gül bulursan bana da haber ver.”

“Göreceksin, bulacağım.”

Babam gülümsedi.

“Sen bulursan gerçekten vardır.”

Arabada kısa bir sessizlik oldu.

Radyoda eski bir şarkı çalmaya başladı.

Annem şarkıya kısık sesle eşlik ediyor, babam direksiyona ritim tutuyordu.

Ben ise camdan dışarı bakıyordum.

İstanbul geceleri bana hep başka bir dünyanın kapısını aralıyormuş gibi gelirdi.

Islak asfalt, ışıkların yansımaları, kaldırımda koşan insanlar…

Hepsinin anlatacak ayrı bir hikâyesi vardı.

Bir gün ben de hikâyeler yazacaktım.

Buna bütün kalbimle inanıyordum.

Belki bir gün adımı bir kitabın kapağında görecektim.

Belki bir gün hiç tanımadığım biri, benim yazdığım satırların altını çizecekti.

Bu düşünce bile yüzümü gülümsetmeye yetmişti.

Telefonum bir kez daha titredi.

Yunus.

İyi geceler demeyi unuttum.

Tam cevap yazacakken…

Babamın yüzündeki ifade bir anda değişti.

Dikiz aynasına sertçe baktı.

Ardından direksiyonu iki eliyle sıktı.

“Ne oluyor?” diye sordu annem.

Babam cevap vermedi.

Ben başımı kaldırıp ön cama baktım.

Karşı şeritten hızla gelen beyaz farlar gözlerimi kamaştırdı.

Her şey bir saniyenin içinde oldu.

Babam frene bütün gücüyle bastı.

Lastiklerin çığlığı yağmurun sesini bastırdı.

Annem korkuyla adımı haykırdı.

“Lara!”

Telefon elimden fırladı.

Camlar…

Kırılan camların sesi…

Metalin metale çarpışı…

Kulaklarımı sağır eden uğultu…

Ve ardından…

Derin, sonsuz bir karanlık.

Bölüm sonu

11 yorum