Arda gün geçtikçe daha da içine kapanıyordu. Gittiği okula kendisini ait hissetmiyordu; erkek arkadaşları ile arasında geçilmez, görünmez bir uyumsuzluk duvarı örülüydü. Kendisi adeta camdan bir kalede büyütülmüş gibiydi. Hayatın tüm rüzgarlarından, tozundan ve gürültüsünden uzakta, steril bir fanusun içinde geçen çocukluğu, onu bu yeni gerçekliğe karşı çırılçıplak ve savunmasız bırakmıştı. Okulun koridorlarından yükselen kahkahalar, kaba şakalar ve koridorları dolduran o çiğ enerji ona çok yabancı geliyordu. İçinde, tarifi zor ama göğsünü sıkıştıran bir korku vardı; çünkü burası, ailesinin ona o yaşa kadar sunduğu o korunaklı, kadife kaplı alanın çok, ama çok dışındaydı.
Sırasına sindiğinde, çevresindeki hengameyi bir akvaryumun arkasından izler gibi seyrederdi. Diğer çocukların dünyası taştan, topraktan ve sokakların acımasız kurallarından yontulmuşken; Arda’nın dünyası porselendendi. En ufak bir sarsıntıda çatlayacakmış gibi hisseden o ince ruhu, bu hoyrat kalabalığın içinde adeta görünmez bir kafese kısılmıştı. Bahçeden yükselen bağrışmalar pencere camına çarpıp odada yankılanırken, o sadece parmaklarının ucundaki kalemin pürüzsüz yüzeyine dokunarak teselli bulmaya çalışırdı.
Bir gün, edebiyat dersinde öğretmen tahtaya tutunacak bir dal gibi şu cümleyi yazdı: "Her yabancılık, insanın kendi içindeki derinliği keşfetmesi için bir davettir."
Arda başını kaldırdı. O ana kadar kaçtığı, gözlerini kaçırdığı o uğultulu kalabalığa ilk kez korkuyla değil, merakla baktı. Belki de o camdan kaleyi yıkmanın zamanı gelmemişti ama kalenin pencerelerini açıp dışarıdaki rüzgarın tenine değmesine izin verebilirdi. Korku hala oradaydı, göğsünün tam ortasında bir taş gibi duruyordu; fakat artık yalnız olmadığını, sırasının hemen yanındaki çatlak ahşap dokuda, dışarıdaki yağmurun kokusunda ve kendi sessizliğinde gizli bir güç barındırdığını hissetmeye başlıyordu. Yabancı olduğu bu dünya, belki de onun kendi hikayesini yeniden yazacağı o zorlu ama asil topraktı.