İşte o günlerde, hem kendisinin hem de Roma’nın kaderini, paganlıktan tek Tanrı inancına taşıyacak rüyayı görmüştü. Sandalla gezinen iki tuhaf insan, ölü bir balık taşıyordu rüyasında. Biri diğerine sürekli soru soruyordu. Diğeri onu sürekli uyarıyor ve susmasını işaret ediyordu. İki tuhaf insan, rüyasında Boğaz’a giriyor ve erguvan ağaçlarının yoğun olduğu, üç tarafı palamut kaynayan denizle çevrili kara parçasında mola veriyorlardı. Ve ölü balık o noktada, deniz sularıyla buluştuğu anda canlanıp suların içinde kayboluyordu. “Burası senin yurdun. Senin adını almayı ve adanması gerekene adanmayı bekliyor” diyordu gaipten gelen ses.
Bzyantium’du orası. Belli ki o kenti merkez seçerek, yeniden planlama görevi verilmişti kendisine. Tanrı’nın izniyle pagan Roma’nın karşısına dikilerek, geleceği kurtarmak zorunda olduğunu hissediyordu. Tanrı’dan gelen işaretler, onu, bunu yapmaya mecbur bırakıyordu
Çevresi Tanrı’nın ışığını henüz göremeyecek kadar kör ve katı inançlı paganlarla doluydu Bu yüzden henüz açıkça ilan edemiyordu, İsa’nın tanrısına inandığını.Bir zamanlar kendisinin de şu an halkı gibi paganlardan olduğunu hatırladı. Tebessüm belirdi yüzünde.
On yıl önce, tarihe Milvio Köprüsü Savaşı adıyla geçen çarpışmalarda, kendisini Roma yönetiminde görmek istemeyen İmparator Maxentius’u bozguna uğratmıştı. Kendisi gibi Sezar’ın altında ve kendisiyle aynı yetkilere sahip Maxentius’un kellesini mızrağının başına geçirdiği gün Tanrı, kendisinin seçilmiş im-parator olduğunun ilk işaretini göndermişti.
Savaş neticesinde birdenbire gün ortasında güneş alçalmaya başlamıştı. Ordusunda büyük telaş başlamış, kendisi de şaşkınlıktan donakalmıştı. Gökyüzü tarifi imkânsız şekilde parla-dığında, herkes kör olma telaşıyla gözlerini kapatmaya mecbur hissetmişti kendini. Konstantin ve askerleri, şaşkınlık içinde ne yapacaklarını şaşırdıkları anda, aniden gürleyen gök gürültüsü herkesin bakışlarını aynı noktaya çevirmesini sağlamış, gözleri kamaştıran parıltının ortasında, üzerinde “bununla fethet” yazılı, çarpıyı andıran garip haç işareti belirmişti.kesiştiği çizgide, renklerin çengini seyretti bir müddet, Güneş, kor ateşin üstünde kalmış bakır tepsi gibi kıpkızıldı. Ateş topu şeklinde göğün ve yerin kesiştiği noktada santim santim alçalıyordu.
Yorgunluğun yavaş yavaş tüm bedenine yayıldığını hissediyordu. Batan güneşe bakarken iyiden iyiye mahmurlaşan gözlerinin kapanmasına engel olamıyordu. Ellerini çenesinin altında birleştirdi. Yanağını, sol elinin sırtına yapıştırdı. Uyumaya karar vermişti ki yan tarafındaki ağaçların hışırdadığını hissetti. Kafasını kaldırıp hışırtıların geldiği yöne bakmak istedi. Ama omuz kasları emrine itaat etmedi. Rüya gördüğünü düşündü. Sonra, “Rüya görüyor olsam, rüya gördüğümü düşünebilir miyim?” diye sordu kendi kendine. Uykuda mı yoksa uyanık mı olduğuna karar verememişti. Ağaçların arasında yaprakların hışırtısına karışan fısıltılar duydu. Kulak kesildi.
İki yaratık kendisine bakarak söyleşiyor gibiydi;
– Sence bizi görüyor mu?
– Hayır! Ama varlığımızın farkında.
– Çok zeki ve dikkatli! Her şeyi çabuk kavrıyor ve doğal akışa aykırı en ufak gelişmeyi seziyor.
– Baksana kalemi de kılıcı kadar mükemmel kullanıyor. Böyle mahir elleri az gördü dünya… Dili, kurdun kuşun dilini konuşacak kadar kıvrak ve şu yaşında dahi muhatabını safa sokacak kadar otoriter. O babasına, babası ona hayran.
– Öyle, dilinin tatlılığı ve zekâsı ile kendisini üvey anasına bile öz evlat gibi sevdirmeyi başardı. Despina Mara, onu öz oğlu gibi seviyor. Aşil’in, Hektor’un kahramanlıklarını anlatıyor, Yunan mitolojisinin maceralarından ibretlik öykülerle besliyor hayallerini. Geleceğin İskender’i olabileceğini telkin ediyor ona. Öz annesi ise Zaloğlu Rüstem ve Battal Gazi’nin hünerlerini anlatıyor, Hz. Ali gibi mert ve âlicenap olmasını öğütlüyor. İki farklı dünyanın kucağında büyüyen müstesna bir bilgi yumağı oldu. Cihanın tek hâkimi olabileceğine inanıyor şimdiden. Hayali ülkeler fethediyor, geçilmez geçitler aşıyor düşlerinde.
– Ne çizdiğini fark ettin mi?
– Elbette. En büyük hayalini şekillendirmiş. Yeni Roma’nın yeni imparatoru olmaya kararlı.
– Karanlık dağların eteklerinden gelen pir, onun aynı zamanda Siyah Kalem’in de efendisi olacağını söylüyor.
– Öyleyse, yalnız Yeni Roma’nın değil, bizim de tarihimizde yeni sayfalar açılacaktır.
Tam o esnada sarayın bahçesinde nalın sesleri yankılanmaya başladı. Tıkırtılar, konuşan varlıkların huzurunu kaçırdı:
– Hişsşşt, Despina Mara Hanım geliyor!
Saray kapısından bahçeye uzun boylu, sarışın, genç ve güzel bir kadın çıktı. Bir süre gezinerek, etrafı gözleriyle süzdükten sonra durdu, ellerini beline koydu. Uyuyan çocuğa bakarak tebessüm etti. Uyuyan masum güzelliği hayranlıkla seyretti uzun süre. Çalıların arkasından gelen fısıltı, ikilinin oluşturduğu manzarayı, “Sanki dolunay gökyüzünden yere inmiş, sarayın bahçesinde yatan yıldız parçasını kucaklamaya hazırlanıyor” şeklinde yorumladı,
Genç kadın, birkaç adım atarak eğildi. Uyuyan çocuğun başını okşayarak, alnından öptü: “Mehmet, uyan oğlum! Mehmet!” Çocuk gözlerini araladı. Ama saniye geçmeden tekrar kapattı. Kadın oııu omuzlarından hafifçe sarstı. Çocuk gözlerini tekrar açtı ve mahmur mahmur baktı. Analığının elini tutarak doğruldu.
Ayağa kalktığında, gözlerini ovuşturmasına bile fırsat vermedi kadın. Elinden tutup çekerek çocuğu içeriye yönlendirdi: “Acele etmelisin!”
“Molla namazdan sonra hemen derse başlamak için sîzi bekliyor” diye açıkladı acelesinin nedenini. Ve devam etti genç kadın: “Molla Gürani, ‘yine nereye kayboldu haylazlar! Benim ömrüm Mehmet ve Drakul haytalarını aramakla mı geçecek? Niye onlar da diğer çocuklar gibi dur denilen yerde durmuyor, hiç anlamıyorum! İkisi de çocuk değil, küçük birer cin parçası âdeta!’diye sitem ediyordu az önce abdest alırken,”
“Ama cicianne ” diye ayak diredi çocuk...