İçeriğe geç

KENDİ HAYATIMIN AKTÖRÜ

Bölüm 3 · 15 dk okuma

KENDİ HAYATIMIN AKTÖRÜ

Bölüm 3

2. BÖLÜM

İyi okumalar;

“Baş başa mı yiyeceğiz?” diye sordu.

Bir süre ne diyeceğimi düşündüm. Evet dersem beni yanlış anlar mıydı? Anlayabilirdi. Ben olsam net anlardım.

Tam cevap vermeye karar vermişken alnını hafifçe kaşıyarak konuştu. “Üzgünüm ama aç değilim. Bir dahakine yapsak olur mu?”

Hızla kafamı sallayarak onayladım. “Olur olur, ben zaten çalışanlar için demiştim. Neyse dediğin gibi bir dahakine artık.” dedim.

Tekrar tekrar özür dilediğini söyleyerek yanımdan ayrılmıştı.

Oh iyi oldu sana Egemen! ağzının payını aldın. Bir daha böyle damdan düşer gibi teklif etmezsin.

Bende daha fazla burada beklemeyerek çıktım.

🎬

Arabayı park ettiğimiz yere giderek Arabanın kapısını açıp bindim. Cem de ardımdan binip koltuktan kafasını hafifçe arkaya çevirerek “Nereye gidelim Egemen? eve mi?” diye sordu.

Bir süre düşündükten sonra cevap verdim. “Hayır Bakımevine gidelim Cem, bayağıdır uğramıyordum. Oradan sen, bana arabayı bırakıp eve gidersin.”

Önüne dönerek kemerini takıp gülerek dikiz aynasından bana baktı. “Daha üç gün önce oradaydın abi, bayağıdır diyorsun.” Diyerek arabayı çalıştırıp sürdü.

Cevap vermedim bu dediğine elimde gelse her gün gidecektim ama koşullar gereği mümkün olamıyordu. Başımı koltuğa yaslayarak camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. Biliyordum ki birkaç dakika sonra uykuya dalacaktım. Ne zaman arabada camdan dışarıyı izlesem çok geçmeden uykuya dalar arabada geçen süreyi uyuyarak değerlendirirdim.

🎬

Kolumun dürtülmesiyle gözümü açtım. “Egemen uyan, geldik.” Oturduğum yerden kalkıp gerinerek arabadan indim. “Sağ ol Cem, sen bekleme beni git haydi.” dedim.

Eliyle, sırtıma birkaç kez vurduktan sonra “Tamam, bir şey olursa haber ver.” diyerek yanımdan ayrılmıştı. Birkaç saniye arkasından baktıktan sonra daha fazla oyalanmadan bakımevinden içeri girdim.

Kapıdaki kadın hemen yanıma gelerek “Hoş geldiniz Egemen Bey. Nesli, hemşireyle birlikte bahçede. Eşlik edeyim size.” diyerek tam ayaklanıyordu ki durdurdum onu. “Zahmet etmeyin ben giderim.” Kadın gülümseyerek geri yerine oturduğunda bende gülümseyerek ayrıldım oradan. Bahçeye açılan tahta kapının önüne geldiğim de derin bir nefes alıp dışarıya çıktım.

Hiç yabancı olmayan bir görüntü karşılamıştı beni. Kocaman, yemyeşil etrafı ağaçlarla çevrili bir bahçe o kocaman bahçenin küçük bir kısmında; uzun siyah saçlı, üzerinde pijama takımıyla tekerlekli sandalyenin üzerindeki Nesli, yanında Hemşiresiyle önündeki bir düzine Kuşa yem veriyordu.

Adımlarımı hızlandırıp tam önünde tek dizimin üzerine eğildim. Dimdik karşısına bakıyordu. Yanına kadar gelmeme rağmen bakışları bana dönmemişti. Ama sorun değildi hiç yadırgamamıştım bu hallerini. Hiç bozmadan bir sonraki repliğimi söyledim. “Nesli, ben geldim Egemen.”

Bakışları adımı söyler söylemez beni bulduğunda Donuk bakışlarıyla beni inceledikten sonra donuk bakışlarının yerini zihninde beliren başka bir duygu almıştı; Sevgi.

“Ege- Egemen abi?” her zamanki ürkek sesi ile benim Egemen olduğumu doğrulamamı bekledi. Gözlerimi bir kez sıkı sıkı kapatarak açtım. “Abim...” Kısa bir an duraksayarak bende onun gibi derin bir sevgiyle baktım gözlerine “Nesli’m iyi misin?”

diye sordum. Aynı zamanda elimi elinin üzerine getirip baş parmağımla rahatlatmak amaçlı dairesel hareketler yapıyordum.

“İyiyim ama...” daha fazla devam edememiş gözleri dolmuştu.

Telaşlanarak yüzünü avuçladım. “Ne? Ne oldu?” bakışlarım Hemşireyle Nesli arasında gidip geliyor neye gözlerinin dolduğunu anlamaya çalışıyordum.

Gözlerimin tam içine dolu, dolu bakarak cevap verdi. “Bugün ablam geldi, sen geldin ama Yaren gelmedi. Onu niye getirmedin?”

Yerimde bocalayarak gözlerimi ondan kaçırdım. Ne diyecektim şimdi? Ne yapacaksın Egemen her zaman olduğu gibi ona yalan söyleyeceksin.

Tekrar ellerini tutarak güven vermek istercesine sıktım ellerini. Derin bir nefes alarak “Neslim, Yaren şu an başka bir Doktorun yanında bir daha ki gelişim de onu da getiririm olur mu?” diye sordum.

Bir süre düşünmüştü hala bir şeylerden emin olamamış olmalı ki onu ikna etmek amaçlı ikinci en büyük yalanımı söyledim hem de onun tek zaafını kullanarak. “Hem geçen geldiğim de onu da getirdim hatırlamıyor musun? Hani odandaki pencereden dışarıyı izlediniz. Sonra Denizler mi büyük yoksa Gökyüzü mü diye tartıştınız.”

Güldüm içimden, kısmen doğru söylemiştim. Dört sene olmuştu herhalde bu konuyu tartışalı. O günü de diğer günler gibi çok net hatırlıyordum.

İlk önce kısa bir süre öylece baksa da daha sonra fazla zorlamamaya karar vermiş olmalı ki sesinde garip bir tınıyla cevap verdi. “Aa! Evet ben unutmuş olmalıyım, gelmişti doğru.” Hatırlamamıştı oysa, ama kabul edebilirdi hatırlamadığını zaten çoğu şeyi hatırlamazdı.

Kendime duyduğum utançla konuyu hızlıca kapatıp başka konulara yönlendirdim onu. Birkaç saat böyle vakit geçirdikten sonra yemek saati geldiği için bizim için ayrılan sürenin sonuna gelmiştik. Onu odasına bırakıp kendimi hızla bakımevinden dışarı atıp arabaya bindim.

Nesliyle her yüzleşmemde geçmiş ve söylediğim her yalan benim için tekrar ediyordu. Her buraya geldiğimde göğsümdeki ağır yükün altında biraz daha eziliyordum. Yaren kendini kurtarmıştı belki ama beni kendi yaptığı enkazın altında bırakıp gitmişti.

5 Ekim 2020

Aylar sonra yüzleşmekten korktuğum yerin önündeydim. Yeşeren Umutlar Bakımevi.

Bembeyaz üç katlı, Camlarında eski beyaz bombeli korumalıklar olan denize yakın bir binaydı burası. Hatta balkonuna çıkınca denizdeymiş gibi görünürdün. Bu yüzden çok sevmişti Yaren burayı.

İçeriye girerek yüzleşmekten korktuğum korkuların üzerine yavaşça adımladım.

Ezbere bildiğim, her bastığımda altımda çökecekmiş gibi hissettiren merdivenleri bir, bir çıkarak Neslinin odasının önüne geldim. Kapının hemen yanında küçük isim kartlığında sararmış bir kağıdın üzerinde adı yazıyordu. Nesli Karen...

Kapıya üç kez tıklatıp cevap verecekmiş gibi bekledikten sonra yavaşça açarak içeriye girdim. Korkak adımlarım, titrek nefeslerim bu sessiz odada kendini fazlasıyla belli ediyordu.

Nesli pencere kenarındaki pembe yatak örtülü yatağının üzerinden camın dışındaki yeşil ağaçların arasından gözüken; denizle gökyüzünün birleşmiş gibi olan görüntüsünü izliyordu.

Hiçbir şey demeden yanına yaklaşıp tam önüne geldim. Her zaman olduğu gibi tek dizimin üzerine çöküp yorgun bakışlarımı yüzünde gezdirdim. O da görmeyeli zayıflamış, güneşi bile yanında sönük bırakacak aydınlık gülüşü solmuştu.

Sakin bir ses tonuyla tane tane konuştum. “Nesli, ben geldim Egemen.”

Bakışları bana doğru dönmüş gözlerimin içine, içine bakıyordu. Bu kadar dikkatli bakarsa anlar mıydı beni? lütfen anlasındı. Beni bu büyük yükten kurtarsındı.

Kısık mırıldanışı doldurdu kulaklarımı “Egemen abi...”

Buruk bir tebessüm ederek avuç içimi eline yasladım. “Abim...”

Sağıma soluma baktı yavaşça sonra daha demin içeriye girdiğim kapıya döndü bakışları. Bir şey arıyor gibiydi ya da daha çok birini arıyor gibiydi.

Hayal kırıklığına uğramış bakışları tekrar bana dönerek kısık bir sesle mırıldandı “Yaren nerede yemeğini mi yiyor?” diye sordu. Sonra kendi sorusunu kendi yanıtladı. “Olabilir, ben de daha yemek yemedim. Gerçi aç değilim ama Hemşire annemin sözünü dinlemem gerek. Yaren de Hemşire annemin sözünü dinliyordur değil mi?”

Gözlerimdeki yanmayla gözlerimi, parmaklarımla sıkıp sorusuna cevap vermeden pencereden dışarı baktım bir süre. Hastalığı bu kadar ilerlemiş miydi? Daha buraya gelmeden önce hemşire yemeğini yeni yediğini söylemişti. Unutmuştu hemen, birkaç saat öncesini hatırlamamasına rağmen Yaren’i sormuştu bana.

Bakışlarımı pencereden çekip bana merakla birazda tedirgin şekilde bakan 12 yaşındaki kız çocuğuna döndüm. Ona baktığımda Yaren’de gözümün önüne geliyordu. Ben artık Nesli’ye baktığımda Yaren’i de görüyordum.

İkisi o kadar uzun bir süredir birlikteydiler ki davranışları, tavırları birbirilerine benziyordu. Yaren, benim minik kardeşim, bu bakım evinde tanışmışlardı Nesliyle. Birbirlerinin en yakını olmuşlardı.

Yaren, küçükken geçirdiği bir kaza yüzünden beynine aldığı bir darbeden dolayı Seberal Palsi hastasıydı. O yüzden bu bakımevinde kalıyordu Nesli ise erken yaşta Alzheimer hastasıydı. Her şeyi unutsa da sadece bizi unutmuyordu. Ablasını, beni, Yareni.

Titreyen sesimle mırıldandım çaresizce “Nesli...” duraksayarak boğazımdaki giderek büyüyen yumruyu yok saymaya çalıştım. Sonra devam ettim “Yaren, melek oldu bir daha ne senin yanına ne de benim yanıma gelebilecek.”

İlk hıçkırık kaçmıştı boğazımdan, ilk kabulleniş sarmıştı bedenimi... aylardır tuttuğum gözyaşlarım burada akmaya başlamıştı.

“O ÖLDÜ... ÖLDÜ! BIRAKTI BİZİ.” diye bağırarak içimdeki kor gibi tekrar tekrar harlanan yangını dindirmeye çalıştım. Olmuyordu söndüremiyordum, göğsümün ortasındaki büyük yangın tüm bedenimi sarıp sarmalıyordu.

Daha fazla dayanamayarak hıçkırıklarımı serbest bıraktım. Küçük bir çocuk gibi duvar kenarına sinerek başımı dizlerime gömdüm. Hırıltılı nefeslerim, nefes bile almama izin vermeyen hıçkırıklarım tüm oda da yankılanıyordu.

Bıraktı beni, bizi...

Nefesi yetmemişti miniğimin, Herkesin rahatlıkla yaptığı işlevi o yapamamıştı. Kurtaramamıştım onu derin uykusundan.

Ben onun kahramanı olamamıştım. Ben abisiydim nasıl kurtaramazdım! Beceriksiz... Beceriksiz Egemen! Onun yanında olamadın.

Kulaklarımı sımsıkı kapatarak duymamaya çalıştım kulaklarımda yankılanan sesi ama susmuyordu, bırakmıyordu peşimi. Hep bir gölge gibi peşimdeydi.

Sonunda ağlamam, gerçeklerle yüzleşmem bittiğinde karşımda dimdik duran, çenesini sıktığı uzaktan bile anlaşılan, gözlerini yine pencereye dikmiş kızı izledim. Gözlerinde hırçın dalgaları barındırsa da yüreği sıkışsa da tek bir kez ağlamamıştı kız.

Omuzlarını bile bükmemiş, bırakmamıştı kendini...

Titrek sesimle mırıldandım. “Nesli?”

O benim aksime güçlü, sesi bile aksamadan cevap vermişti bana.

“Ağlama Egemen abi. Yaren ne kadar güçsüz, kırılgan gözükse de senden benden bile güçlüydü. Ağlama bu yüzden, ben eminim o git-” kısa bir an duraksasa da ağır ağır yutkunarak hemen devam etti. “Gittiği yerde çok mutludur. Hem çocuklar ölmez melek olurlar. Melek oldu benim kardeşim... ağlama.”

Yanına gidip hızla ona sarıldım. Göstermese de ben bilirdim şu an nasıl hissettiğini.

Onu yavaşça yatağına uzandırarak saçlarını parmak uçlarımla hafifçe taramaya başladım. Kesik kesik nefesler alıyor, bir an olsun gözlerini pencereden ayırmıyordu. Bir süre sonra uykuya dalmıştı. Belki de gerçeklerden kaçmak için yummuştu gözlerini.

Bende yanında biraz daha oturduktan sonra oradan ayrılmıştım.

Ertesi gün saat 11’e gelirken hemşireyle görüştüğümde gece çoğu kez kabus görse de sabah, düne dair hiçbir şey hatırlamadığını söylemişti. Bizde bu yüzden ona bir daha hiç söylemedik yarenin öldüğünü, bunu söylemek her seferinde aynı acıyı çektirmekten başka bir şey değildi.

Günümüz;

Malik abinin mekanının olduğu dar sokağa geldiğim de arabayı durdurup indim. İçeriye girip “Malik abi burada mısın?” diye seslensem de bir hareket olmamıştı. Pencere dibinde en köşedeki masaya giderek oturdum. İçeri de çalan Neşet Ertaş’a kulak verdim.

Bir anadan dünyaya gelen yolcu

Bir anadan dünyaya gelen yolcu

Görünce dünyaya gönül verdin mi?

Görünce dünyaya gönül verdin mi?

İnsan ölür ama ruhu ölmez

İnsan ölür ama ruhu ölmez

Çok müşterisi olmazdı buranın benim gibi gelen beş bilemedin altı müşterisi vardı. Bir ara ısrarla sormuştum abi buradan para da kazanmıyorsun niye kapatmıyorsun diye verdiği cevaptan sonra artık sorgulamayı bırakmış. Her kafam dumanlı olduğunda buraya gelmiştim.

Demişti ki;

Burayı otobandaki mola yeri düşün abim. Bilmem kaç saattir yoldasın ha şoförsün ha yolcu... mola yerinde verilen küçücük bir mola, içilen bir bardak çay, kahve hem yolcuyu rahatlatır hem şoförü uyandırır hem de hayat kurtarır. İnsanlar yaşadıkları süreçte o kadar yola çıkıyor o kadar sürükleniyorlar ki bazen derin bir nefes almayı, mola vermeyi unutuyorlar. Burada verilen küçücük bir mola, içilen bir kadeh bile akıllarını toplamaya kafa dinlemeye yetiyor. Yani benim tek istediğim müşterilerimin akıllarını kaçırmalarını önlemek.” diyerek şen bir kahkaha atmıştı.

“ Oo! Egemen! hoş geldin Aslanım.” sesli bir şekilde içeriye giren Malik abiye baktım. Siyah üç numara saçları, set çehresi, uzun boyuyla tam karşımda gülümseyerek bana bakıyordu. Ayağa kalkarak Malik abinin elini dostça sıktım. “Hoş buldum abi.”

Gözlerini kısarak “Hangi Rüzgar attı seni buraya?” diye sordu.

Gülümsedim yorgunca “Son durak burasıydı be abi, bende artık bir mola vermeye geldim.” dedim.

Omzuma iki kez art arda vurarak “İyi yaptın sen otur, donatayım ben masayı sana” diyerek mutfağa gitti. Ben de geri yerime oturarak her zaman yaptığım gibi o gelene kadar etrafı incelemeye başladım.

Küçük bir yerdi burası. Beş altı tane ahşap masa vardı. Duvarlar da ünlü sanatçıların şarkılarından nakaratlar vardı. Yer yer boyası dökülmüş açık mavi renkli bir duvar. Malik abinin Hatice abla ve kızı Zeynep ile olan fotoğrafları vardı.

Gerçekti burası, dışarıdaki çoğu gerçek yerden daha gerçek.

Malik abi, mutfaktan elinde büyük bir tepsiyle çıkarak yanıma gelip masaya birbirinden farklı mezeleri koymaya başladı. Bir şişe Rakı ve Kadehi de masaya koyduktan sonra bana dönerek dostça gülümsedi “Afiyet olsun

Bende gülümsemesine yorgun gülümsememle karşılık vererek elimle tam karşımda ki sandalyeyi gösterdim. “Gel abi beraber olsun otur karşıma.” dedim.

Numaradan etrafına bakıp gizli bir şey söylüyormuş gibi yaparak “Bizim Hanım kızıyor eve alkollü gelince hem senin yalnız kalmaya ihtiyacın var belli. Bir dahakine yaparız.” diyerek güldü.

Kafamı aşağı yukarı sallayarak gülümsedim “Eyvallah.”

Malik abi, beni yalnız bırakıp mutfağa geçmişti. Bende kadehimi doldurup arkama yaslandım. Bu gece sabahı sabah edecektim belli olmuştu.

🎬

Boğazımdaki ve ağzımdaki kurulukla hafifçe öksürerek gözlerimi kırpıştırarak açmaya çalıştım. Hafif kapalı gözümle hiç kalkmadan Komidinin üzerindeki sürahiye uzanarak bir bardak su doldurup içtim. Saat kaçtı? Ve ben eve nasıl gelmiştim? Cem getirmiş olmalıydı.

Etrafıma kısa bir göz gezdirip yorgan yumağının arasından telefonumu aramaya başladım. Bir süre debelendikten sonra sonunda bulmuştum. Saat 15.00’e geliyordu. Cemin numarasının üzerine basıp telefonu hoparlöre aldım.

“Günaydın Egemen Bey.” diyerek açmıştı telefonu sonra imalı bir şekilde “İyi uyuyabildiniz mi? Diye sordu. Biraz kızgındı galiba...

Yeni uyandığım için kalınlaşan sesimle “Günaydın Cem. Sen mi getirdin beni?” diye sordum.

Azarlayan bir tonda soruma cevap vermişti. Laf sokmadan da durmamıştı tabii.

“Malik aradı uykumun en güzel yerindeyken, seninki sızdı, gel al dedi. Bende seni eve bıraktım. Sabahtan beri ne yapıyorum tahmin et! Bütün gün ajansa yalan söyledim. “Egemen hasta, gelemez.” dedim. Eğer seni ararlarsa sende öyle davran, bozma beni. Gerçi senin bu bok gibi sesinle zaten hasta zannederler.”

Biraz mı demiştim? vazgeçtim. Evet kızgındı baya baya...

“Kurtarıcımsın Cem Bey, yarın yemekleri ben ısmarlıyorum.” dedim. Biraz kem küm ettikten sonra yumuşayan sesiyle konuştu. “İyi öyle olsun, bugün dinlen. İzinlisin ama yarın ben aramadan kapıya çıksan iyi edersin. Görüşürüz!” diyerek kapadı telefonu.

Yataktan yorganı iteleyerek kalktım. Leş gibi kokuyordum. Banyoya girerek Duşakabine girmeden suyu açtım. Üzerimdekileri bir çırpıda çıkartıp suyun altın girdim. Kısa bir duş alıp üzerimi giyinip mutfağa gittim. O kadar acıkmıştım ki...

Dolabı açıp bir süre inceledikten sonra raftaki Yumurtayı alıp bir Tabağa kırdım. Omlet yapacaktım.

Amerikan mutfak olduğu için oturma odamla mutfak birleşikti. Tam masanın karşısına denk gelen televizyonu açarak, rasgele bir kanalı açıp Yumurtayı Tavaya döküp altını açtım.

O sırada televizyondaki sunucu programa katılacak kişiyi tanıtmak için seyircileri gaza getiriyordu. “EVET! SAYIN SEYİRCİLER HAZIR MISINIZ?” Diyerek bağırdı. Sonra devam etti. “KARŞINIZDA... AVUKAT DİLA KAREN!”

Masanın olduğu tarafa geçerek televizyona bakıp kadının öve öve bitiremediği Avukatı beklemeye başladım. Ocakta kızarmıştan yanmaya geçen omletten habersiz.

Giriş müziği eşliğinde üzerinde; Beyaz boğazlı kolsuz saten bir parça, altında yine aynı beyaz bir pantolon vardı. Uzun siyah saçlı, buğday tenli, dik duruşlu bir kadın sahneye çıkmıştı. Güçlü adımlarını buradan bile hissedebiliyorum.

Yanındaki Seda Sayan çakması kadın hemen Avukatın elini sıkmış. Yapmacık samimiyet göstermeye başlamıştı. “Efendim Hoş geldiniz stüdyomuza. Buyurun şuraya oturalım.” diyerek koltuklara doğru yönlendirmişti. Buradan gördüğüm kadarıyla, Belli belirsiz tebessüm ederek koltuklara oturmuştu Avukat Hanım.

“Tekrar hoş geldiniz Dila Hanım.” Diyerek konuştu sarı saçlı kadın.

Tok, sakin bir ses doldurdu kulağımı. “Teşekkürler Sema Hanım, Hoş buldum.”

Etrafı saran duman ve kötü kokuyla daha fazla programı izleyemeden ne olduğunu şaşırarak tavaya döndüm. Dönmez olaydım artık o tavada bir Omlet yok, Kömür vardı.

Egemen, Egemen! Oğlum bir omlet yapacaksın.

Söylenerek elimi birden Tavaya atmamla bağırmam bir oldu. “AH! YANDIM YA!”

Hızla Tavayı lavaboya fırlatıp ellerimi suyun altında tuttum. Yok uğraşamayacaktım yemek yapmakla en iyisi söyletmek. Telefondan uygulamayı açıp ne yiyeceğimi düşünmeye başladım. Karar vermiştim.

🎬

Zilin çalmasıyla oturduğum koltuktan kalkarak kapıyı açmaya gittim. Kapıyı açtığımda elinde karton poşet olan kurye poşeti bana uzatarak “Hamburger siparişi sizin mi?” diye sormuştu. Kafasında kocaman bir kask vardı. Kaskın küçük bir kısmından pala bıyıkları gözüküyordu sadece. Nereden nefes alıyordu bu?

Kafamla onaylayarak mırıldandım. “Evet, benim.” Elinden paketi almak için ellerimi uzattım ama adam bir anda kendine doğru çekmişti.

Kaşlarımı çatarak tekrar almak için uzattım. Yine kendine doğru çekmişti.

Dişlerimin arasından hafifçe bağırdım. “Arkadaşım niye vermiyorsun paketimi?”

Salak salak sırıtarak “Çok güzel sinirleniyorsunuz. Bunu görmek istiyordum. “Ellerimde Kan” dizisin de de böyle sinirlenmiştiniz. Ben sizin hayranınızım.” diyerek bıyıklarını taradı.

Tövbe Estağfurullah!

“Ya, ya demek güzel sinirleniyorum. Sağ ol kardeşim ver şimdi siparişimi.” diyerek elinden paketi hırsla kendime doğru çektim.

Hala salak salak yüzüme bakıyordu. “Kardeşim gitsene! Açım, sinirliyim, patlarım. Haydi güzel kardeşim güle güle.”

Arkasına baka baka giderek asansöre binmişti. Gerilen sinirlerimi rahatlatmak için bir sağ bir sol başımı çıtlatarak kapıyı kapatıp mutfağa gittim. Paketi açarak içindekileri çıkarmaya başlamıştım. Patates, Kola, Tavuk Parçaları, Soslar, Hamburger.

Hamburger? Hamburger nerede lan?

Paketi iyice kontrol edip sinirle masaya fırlattım. Bu kadarı olamazdı! Hamburger sipariş ediyordum ama içinde Hamburger yoktu.

Telefonumu alarak lokantayı aramaya başladım. Telesekreterin sesiyle dikkat kesilip dinlemeye başladım. “Siparişinizle ilgili bir durum varsa 1’i, iptal için 2’yi tuşlayın.” Diyordu.

Hızla 1’e basıp Müşteri Hizmetlerine bağlanmayı beklesem de uzun bir müzikten sonra telefon kapanmıştı.

Allah’ım sen beni bugün neyle sınıyorsun! Dün çok abarttım diye oluyor bunlar dimi. Ya da Cem’in bana ettiği Beddualar. İnat değil miydi? Üzerimi değiştirip tüm malzemeleri geri pakete koyup fişimle beraber yanıma aldım.

Evden bir hızla çıkıp, arabaya bindim. Aldığım yere doğru sürmeye başladım. Lokantanın önüne geldiğim de yol kenarına arabayı park ettim. Arabadan inip güneş gözlüklerimi takarak içeriye girdim elim de paketimle.

İçerisi nefes dahi alamayacak kadar doluydu. Kasaya giderek karşımdaki Hanımefendiye paketi verdim. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu.

Çatık kaşlarım ve sert ifademle kadına gözlerimi dikerek “Evime hamburger siparişi verdim hanımefendi ama bilin bakalım ne yoktu? İç sesinizi duyar gibiyim. Evet! doğru bildiniz Hamburger eksikti.” Diyerek sinirle konuştum.

Kadın hızla fişi alarak içeriye götürmüş. Birkaç dakika sonra bu sefer karşım da takım elbiseli bir Beyefendi belirmişti. Mahcup bakışlarla yüzüme bakıyordu. “Kusura bakmayın Efendim, Bir yanlışlık olmuş. İzninizle siparişlerinizi yenileriyle değiştirip ekstra sos koyayım.”

Alayla gülüp “Olur tabii olur...” adama yaklaşarak en kısık sesimle konuştum. “Bugün burada sizinle uğraşmayacağım o da müşterileriniz önünde rezil olmayın diye ama restoran yorumların da en kaba şekilde görüşlerimi belirteceğimden emin olabilirsiniz. Şimdi siparişimi eksiksiz bir şekilde bana teslim ederseniz çok memnun olurum.” diyerek geri çekildim.

Adam Kafasını hızla sallayarak içeriden paketimi getirerek bana teslim etti. “Tekrar özür dileriz.”

Bir şey demeyerek oradan çıkıp arabama atladım. Allahtan sahil buraya yakındı da bir de yemek için uzun bir yol çekmeyecektim.

Sahil kenarın da durarak yemeğimi çıkarıp yemeye başladım. Zaten çok açtım bir de bununla uğraşmıştım.

Kocaman bir ısırık alarak iyice çiğnedikten sonra tam Kolama uzanıyordum ki arabanın içinde yankılanan telefonumun sesiyle durarak elimi cebime atıp telefonumu çıkardım.

Sıla arıyordu! Sıla arıyordu!

Ağzımdaki lokmayı yutup bir iki kez öksürüp telefonu açtım. “Sıla?”

Telefondan gelen birkaç cızırtı sesinden sonra Sıla’nın sesi duyulmuştu. “Egemen... hastalanmışsın iyi misin?”

Telefonun ucundan gelen hafif telaşlı ince sesiyle gülümsemeden edememiştim.

“Ne hastası?”

Duraksayarak sesine yansıyan şaşkınla cevap vermişti. “ Ee... şey Ece söyledi. Ona da Cem demiş.”

Kırdığım potu fark etmemle telefonu atmamak için kendimi zor tutarak “He sen onu diyorsun ya, toparlandım biraz şimdi daha iyiyim. Öyle iyiyim ki hasta olduğumu bile unutmuşum.” diyerek salak salak güldüm.

Salak Egemen, şu kızla konuşurken aklım pılını pırtını toplayıp nereye gidiyordu acaba!

Kısık bir sesle mırıldandı “İyi o zaman, sen iyiysen.”

Yerdim yer, beni merak etmiş.

“İyiyim, sen ne yaptın?” diye sordum.

Ufak belli belirsiz bir kıkırtı yükselmişti telefonun ucundan. “Bende iyiyim evdeyim.”

Yüzümdeki gülümsemeyle ne diyeceğimi bilemeyerek durdum. En sonunda hafifçe gülerek sonunda konuşabilmiştim “Güzel.”

O da ne diyeceğini bilememiş olmalı ki “Ş-Şey ben kapatayım o zaman.” diyerek susmuştu.

Yüzümdeki tebessüm büyürken “Tamam, sen kapat o zaman yarın görüşürüz.” dedim.

Sıla'da “Görüşürüz.” diyerek kapamıştı telefonu.

Elimdeki telefona uzun uzun bakıp arabanın içinde biraz oturduktan sonra telefonu hiç istemeyerek yan koltuğa bırakıp arabayı çalıştırdım.

Ben Egemen Hancığolu.

Yıllar sonra ilk kez telefonla konuşurken ağzım kulaklarıma varmıştı.

Yıllar sonra ilk kez aklım pılını pırtını toplayıp beni terk etmişti. Bu saatten sonra bana çok da uğrayacakmış gibi durmuyordu.

Umarım beğenmişsinizdir. O kadar heyecanlıyım ki ikinci bölümü de attığıma... Bölüm attıkça ve siz bu satırları okudukça daha mutlu oluyorum. Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın iyi haftalar.

Bölüm sonu

1 yorum