Yirmi Beşinci Bölüm Final
"Yolun Sonuna Kadar"
Bizim dünyamız farklı müşterilerle anlaşmalarla, parayla, silahla, çelik yumruklarla dönüyordu. Zeka, kararlılık, kural tanımazlık ve kesinlikle acımasızlık, güç olarak karşılığını veriyordu. Ve güç, size kendi kurallarınızı, kendi dünya görüşünüzü kanun olarak saydıracağınız bir düzen yaratıyordu.
Beş Halka kurulmadan öncesinde de bu dünyanın kralı olmak istiyordum. Mahşer Sürüsü Yedi'nin kanunlarını, ismimi ve kardeşlerimin isimlerini Helbarvest'in her bir köşesine kazımak istiyordum.
Gölgeler her zaman benimdi. Ottalane'in şeytanıydım. Helbarvest kulüpleri arasında en çok korkulan ve diğer sersemlerin aksine karanlıkta nasıl oynaması gerektiğini bilen tek Başkan'dım.
Artık tüm o güç bana aitti, Helbarvest benimdi. Ancak o gücü elde etmek ve asıl savaşı kazanmak için tüm kanunlarımı değiştirmem gerekmişti.
Kıvırcık saçlı, muhteşem yeşil gözleri olan ve sırtında hayatımı değiştiren bir ejderha dövmesi taşıyan bir kadın için kanunlarımı yıkıp, tarihimizi baştan yazmıştım.
Yürüdüğü yere bile taptığım bir kadın için...
Bir anlaşma için hapishaneye giren sahte bir vaizdim, o da sahte ismiyle hüküm giymiş bir mahkûm.
Mahşer Sürüsü Yedi'nin başkanıydım o da gizlice hayatımı alt üst etme planları yapan tatlı yalancım. Düşmanım.
Şimdi ise yıllardır planlarını yaptığı savaşı kazanmış, geriye yalnızca ilkel duyguları ve iki teker üstündeki koltuğu kalmış bir adamdım. O da kahrolası dünyamın merkeziydi. Karanlığıma fısıldayan, onu çıldırtan ve sınırlarını zorlayan kadın.
Sırf onu rahatça izleyebilmek için motosikletimin hızını artırmıyordum. İçgüdüseldi, farkında olmadan bana uyum sağlayıp Riley'nin Harley motoruyla yanımda sürüyordu.
Wren önünde oturuyor, onun gidonlara uzanmış kollarına tutunuyordu. Güneş ışıkları kasklarının üstünde parlarken ikisi de sırıtıyordu. Kara kalpli lanet olası bir canavar olabilirdim ama bu manzara karşısında göğsümün yakıcı ışıklarla delindiğini hissediyordum. Rebel'ın yüzünde gözlükleri olsa da onların ardında gözlerinin de aynı ışıkları saçtığına emindim.
Eli sarılıydı, güzel suratında yerlerini ezberlediğim ve her baktığımda içimi zaten ölü olan orospu çocuklarını öldürme ihtiyacıyla dolduran birkaç yara vardı ama hiç olmadığı kadar iyi görünüyordu. İntikam onu kurutmamıştı, içten içe yememişti, intikam kadınımı özgürleştirmişti.
Carltown'dan döndüğümüzde herkesi canlı bir şekilde kulüp evinde bulmuştuk. Doktor hepimizi hazır bir şekilde bekliyordu. Önce Rebel'la ilgilenmesini istemiştim. Onu odaya çıkarıp kollarımın arasına çekmiştim, nefeslerini saymış, kendimi rahatlamak, yanımda olduğunu zihnime kazımak için o uyurken teninin her yerine dokunmuştum.
Bu sırada doktor evdeki herkesi kesip biçmişti. Kulüp evinin banyosunda, salonunda, mutfağında... Bağırışlar ve küfürler yankılanırken sürü birbirlerinin yaralarını sarmaya yardım etmişti. Bazıları -her zaman olduğu gibi- kavgaya tutuşsa da şaşırtıcı bir şekilde Dez'in, Seth'in ya da Cleo'nun müdahalesi değil Riley'nin göz korkutuculuğu onları yatıştırmıştı.
Uzun bir gün olmuştu.
Mezarlığın önüne yanaştığımızda Rebel'dan önce park ettim ve onun metal kapıya, taş duvarlara bakınışı seyrettim. Temkinliydi, savaşın bitmesi, onun kendi savaşının zaferle sonlanması kederini silip götürmeyecekti. Hiçbir zaman unutmayacaktı. Ben de öyle.
Wren ise, eh, tam aksi bir ruh halindeydi. Motosikletten atlayıp mezarlıktan içeriye koştu.
"Max ile tanışmak için sabırsızlanıyorum!"
Nerede olduğumuzu elbette biliyordu ama o çocuğun kafası çok farklı çalışıyordu.
Rebel kaskını çıkarırken onu durdurdum. Kaskı kendim çıkardım. Ruhu gibi ehlileştirme hatasına düşülmemesi gereken saçlarını parmaklarımın ucuyla düzelttim. Ve alnındaki yara bandının üstünden onu öptüm.
"O kadınla ne konuştuğunu bana anlatmadın."
Don Viperan'ın bir tuzak olarak kullandığı bebeğin Max olmadığını biliyorduk ama bu konuda tek kelime etmemiştik. Sanırım onu ilk gördüğü an bile kendi çocuğu olmadığını anlamıştı ama mantığının sesini dinleyemeyecek kadar da yaralıydı.
Ömrümü bu kadınla birlikte geçirecektim ve her anımda o yarayı sarmak için elimden geleni yapacaktım.
Gözlüğünü çıkarıp The Rolling Stones tişörtünün yakasına astı. "Kulübün kadınlarından biriymiş. Konstantin'ten hamile kalmış. Nasıl hasta bir piç olduğunu anladığında Carltown'dan ayrılmış." Motosikletinden inip mezarlığa baktı. "Don onu bulduğunda elbette çocuğuyla tehdit etmiş. Ama gerçekten akıllı bir kadın olduğunu kabul ediyorum. Benim yaptığımı yapmamış. Konstantin'e güvenebileceğini düşünmemiş." Önüne geçip çenesini tuttuğumda gözlerini kaçırdı. "Bebek iyi. Önemli olan bu."
"Bebeğim," diye fısıldadım ve onu gözlerime bakmaya zorladım. "Max, ona güvendiğin için ölmedi. Konstantin'in sana ve bebeğine zarar verebilecek kadar hasta bir herif olduğunu tahmin edemezdin. Anlıyor musun beni? Kendini suçlamayı bırak. Bilemezdin." Gözleri dolduğunda gönülsüzce başını salladı. "Yanlarına kalmadı. Annesi Max'in intikamını aldı. Erkeklerin dünyasındaki ejderha. Hepsini yakan ejderha... Bununla yaşa."
Boğazını temizleyip deri ceketimde tırnaklarını dolaştırdı ve gülümseyerek konuyu değiştirdi. "Ceketlerimiz mahvoldu. Yenilerine ihtiyacımız olacak."
"Birkaç gün içinde elimizde olur. O zamana kadar bunları giymeye devam edeceğiz."
Burnunu kırıştırdığında sırıttım. "Kulüp ceketi olmadan hiçbir yere gidemezsin Başkan. İçinden çıkmam için beni öldürmeleri gereken iki şey var. Ceketim ve sen."
Keyfi yerine gelip, kirpiklerinin altından bana bakarken yeşil gözleri büyüdüğünde gülümseyişim genişledi. "Don çok uğraştı ama hiç çıkarmadığımı bilmelisin Başkan."
Belini sıkıca kavrayıp onu kendime bastırdım. "İşte benim kızım."
Yüzüme bastırıp beni itti ve elimden tutarak bizi mezarlığa soktu.
Wren, Max'in mezar taşının yanına oturmuştu elini kolunu savurarak heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Rebel'ın elini tutup öptüm. Gülümsüyordu Wren'in çocuksu hevesine ışıldayarak bakıyordu. Bu ziyaret onu kıracak diye korkmuştum ama sanırım yolunda gidecekti.
Sonya'nın mezar taşının önünden geçerken birbirimize baktık. Suçluluk benim göğsümü eziyor Rebel'ı ise yiyip bitiriyordu. Wren mezarı görmüyordu çünkü, annesini farklı bir isimle tanıyor, onu ortalıkta olmayan bir kadın olarak görüyordu. Bunu değiştirecektik. Sadece zamana ihtiyacımız vardı.
"Sanırım başarılı oldum Max. Logan'a uzun süre küstüm sonra Rebel geri geldi. Ve sanırım şimdi evlenecekler. Planlarım işe yarıyor..." Wren bizi fark etmeden fısıldamaya devam ediyordu.
Rebel parmaklarını dudaklarına götürüp kıkırtısını bastırmaya çalıştığında ben de kendi kahkahamı, yüzümü başının tepesine gömerek yuttum.
Wren bizi görünce yerinden sıçradı, telaşlıydı. İkimiz de tek kelime etmeden arkasına geçip oturduk. Bir süre sadece Max'in mezar taşını izledik. Doğrusu, ben elini mezarın etrafını çevrelemeye başlamış çiçeklerin üstünde dolaştırıp kızının adını defalarca kez baştan sona okuyan Rebel'ı izledim.
Rebel her zaman korkusuzdu ama böyle anlarda onun cesareti olmak benim görevimdi.
Yerimi değiştirip ikisini de bacaklarımın arasına alıp sarmalayacak şekilde oturdum. Wren'in omzunu okşarken Rebel'ın arkasından kulağına doğru eğildim.
"Tutma kendini bebeğim."
Burnunu çekti.
"Max onun için neler yaptığını biliyor. Seninle gurur duyduğuna, annesinin gelmiş geçmiş en muhteşem anne olduğunu düşündüğüne eminim..." Hıçkırdı ve omzunun üstünden bana baktığında, gözyaşlarını dudaklarımla yakaladım. Çok güzeldi. Rebel kahrolası Viperan...
"Ama onun gerçekten huzur bulmasını istiyorsan, kendini cezalandırmayı bırakmalısın. Kendini bağışlamalısın Rebel. İnan bana intikamın değil de, suçluluğun bir insanı nasıl içten içe çürüttüğünü çok iyi biliyorum."
Wren'in neden ağladığını bilmiyordum ama Rebel'a bakarken gözleri doluyordu. O ikisi arasında çok derin bir bağ oluşmuştu. Üzüntüsü kızımı da derinden yaralıyordu. Sarı saçlarını Rebel'ın kucağına sererek bacaklarının üstünde yattı ve minik elleriyle kıvırcık saçlarının ucuyla oynamaya başladı.
Rebel hıçkırdı. O ses, kadınımı daha sıkı tutmama, göğsümün içine sokarcasına kendime bastırmama sebep oldu.
"Seni seviyorum Max. Artık özgürüz bebeğim," dedi Rebel uzun bir nefes verirken, "Artık özgürüz."
Wren sessizce fısıldadı. "Seni seviyoruz Max."
Rebel daha çok ağlamaya başladı. Lanet olsun ki benim de gözlerim dolmuştu. Hemen boğazımı temizleyip gözlüğümü başımın tepesinden yüzüme indirdim.
Wren Rebel'ın alnındaki ve dudağının kenarındaki yaraya dokunup diğer eliyle kendi yüzündeki derin yaranın çizgilerini takip etti. Rebel onun elini tutup kalbinin üstüne götürdü.
"Ejderhalar değil mi?"
Wren o an, yarasına dokunurken her ne düşünüyorsa -ki bilmek istiyordum, o düşünceyi yok etmek istiyordum- çatılmış kaşları bir gülümsemeyle gevşedi. "Ben de bir ejderha mıyım?"
Bir ıslık çaldım. "Sen en fena ejderhasın ufaklık."
Hızla doğruldu ve Rebel'ın omuzlarına tutundu. "Yani ben de sırtıma ejderha dövmesi yaptırabilir miyim?"
Rebel onun saçlarını karıştırıp kahkaha atarken gülüşlerini içtim. Kollarımı ikisinin etrafına sarıp yüzümü Rebel'ın boynuna gömdüm.
Kızlarım benimleydi. Üçü de.
Hiç yaşama şansı olmamış bir çocuğu sevmek nasıl mümkün oluyordu bilmiyordum ama Max'in kaybını içimde yaşıyor, benimmiş gibi onu seviyordum. Adını vücudumda taşıyordum annesini de kahrolası hayatım boyunca kalbimde ve tüm hücrelerimde taşıyacaktım.
🐉
Riley ve Dez motosikletle birlikte Wren'i aldıklarında Rebel da arkama geçti.
Kasabayı turlayıp yemek yerken, kasabalıların ilgisi üstümüzdeyken, ikimizi de aynı saygı ve hayranlıkla bakıyorlarken kibirli bir pislik gibi gülümsemeden duramıyordum. İnsanlarım şaşkındı çünkü Logan Sin Gowan gülüşüyle tanınan bir adam değildi.
Ama damarlarımda kan yerine gurur akıyordu, elimde değildi.
Savaşı kazansak da benim zaferim en beklenmedik, en ateşli ve en tatlı olandı.
Kulüp evinden birkaç blok uzaklıktaki, verandası neredeyse büyük gölün başladığı yerde biten evime-evimize- yaklaşırken Rebel yine önümde oturuyor, dolgun dudaklarını ısırarak beni seyrediyordu.
Artık o Logan Sin Gowan'dım. Rebel Viperan'ı, düşmanını, parça parça, kanına karışarak; takıntısı yüzünden neredeyse aklını kaybederek fetheden adam.
Motosikleti bu şekilde sürmek zordu ancak sikimde bile değildi. Rebel gözlerindeki bariz hayranlık ve şehvetle beni izlerken, sinsice kalçalarını bana doğru iterken Harley'imi gözlerim kapalı bile sürebilirdim.
Mülküme girmek için hafifçe sola kırdım ve yavaşladım.
"Bana öyle bakmaya devam edersen, on kilometre hızla kaza yapan ilk başkan olarak tarihe geçeceğim."
Dilini şaklattı. "Dikkatini mi dağıtıyorum Başkan?"
"Motosiklet sürerken kucağımda oturuyorsun ve bana, lütfen beni sert bir şekilde becer bakışı atıyorsun tatlı yalancı, dikkatimi dağıtmaktan fazlasını yapıyorsun. Aklımı başımdan alıyorsun."
Belini doğrultup kollarını omuzlarıma doladı. Her zaman rekabetçiydi, her zaman bana meydan okuyor ve sınırlarımı zorluyordu. Hayatımı elinde tutan tatlı bir zehir gibiydi.
"Sadece seni özledim," diye fısıldadı kalçalarını bana doğru sürterek.
Zaten yarı sertleşmiş haldeydim ve onun küçük şeytani oyunu yüzünden artık aletim fermuarıma dayanmış, zonkluyordu.
Garajla olan kısa mesafe gözümde büyüyordu. Gaza yüklendiğimde küçük bir çığlıkla bana sıkıca tutunmak zorunda kaldı, göğsü göğsüme çarptı. Artık bacaklarını kalçama dolamış vücuduma yapışmıştı.
"Şimdi, bana yaptıklarını daha iyi hissedebiliyorsundur," diye mırıldandım.
Omuz silkti. "Eh, daha derinde hissetmeye hayır demezdim."
Bana bir soru sormamıştı, bir yanıt da beklemiyordu ama o kelimelere gırtladığımdan yükselen bir hırıltıyla tepki vermekten başka bir şey yapamadım.
Bu kadın...
Başını çevirip eve baktı sonra da garaja girerken iri gözlerini iyice açarak bana döndü. Mütevazı sayılan bir evim vardı. Ahşap, çatı örtüsü kiremitten, tek katlı, üç odalı, geniş mutfakla birleşik geniş salonu olan ancak neredeyse en büyük alanı garajın kapladığı bir evdi.
Rebel'ın ifadesinin sebebi evi beğenmesi ya da buraya ilk defa gelmesi değildi.
"Burası bizim evimiz," dedi usulca.
Bir sıcaklık göğsümü kapladı. Cebimden garaj kumandasını çıkarıp motosikleti garaja soktuğumda duvara dayalı ahşap tezgâhın üstündeki aletleri, diğer taraftaki büyük ses sistemini ve tavanı inceledi. Daha çok dağınıklığı.
"Evet bebeğim, bizim evimiz."
Motoru kapattığımda gidona doğru yaslandı, bir eli tembelce göğsümde, deri ceketimin yamalarında ve tişörtümün altındaki piercinglerde dolaşıyordu. "Hoşuma gitti."
Evet, bu kadar yeterdi.
Onu belinden kavrayıp ereksiyonuma bastırdığımda hevesli bir çığlık attı. Çenesini öptüm, yavaşça boğazına indim ve o üstümde kıvranırken dişlerimi tişörtünün üstünden memelerine geçirdim. "Seni bu evin her köşesinde becermeyi planlıyorum Rebel..." Yüzümü vücuduna sürterek tekrar boynuna çıktım ve dilimi teninde dolaştırdım. "Garaj iyi bir başlangıç olur, ne dersin? Hım..."
Kotunun düğmesini açıp, vajinasını ıslak dantelin üstünden avuçladım. Arsızca sızlayan sertliğime doğru sürtünürken, sırtı yay gibi gerildi.
"Logan..." Adımı yakarırcasına inledi.
Çenesini tuttum ve onu gözlerime bakmaya zorladım. "Ağrın var mı?"
Başını hızla iki yana salladığında ona uyaran bir bakış attım.
"Tanrı aşkına, ağrım yok, dedim. Beni istediğim gibi becermen için kaç kez söylemem gerekecek."
Tek kaşımı hafifçe kaldırdığımda bileğimi tutup elimi bacaklarının arasına bastırdı.
"Ahlaksız tatlı yalancı..." diyerek dudaklarına saldırdım. Kollarına boynuma dolayıp ağzını benim için açarak karşılık verdiğinde hırıltım nefeslerimizin arasında yankılandı. "Kotundan kurtulacağım sonra da külotundan. Motosikletimi, giysilerimi ve garajımın zeminini sırılsıklam edene kadar seni parmaklayacağım. İstediğin bu değil mi?"
Yüzümü tutup dudaklarıma karşı çaresizce, bir kedi gibi mırladı. "Seni istiyorum bebeğim."
Tanrım...
Kolumu beline sarıp onu hafifçe havaya kaldırdığımda tek elimle çizmelerinden, kotundan ve iç çamaşırından kurtulmama yardım etti. Aceleciydi, her hareketiyle onu mahvetmem için bana yalvarıyordu.
Motosikletimde biraz daha geriye kayıp ıslak bir rüya gibi görünen kadınıma baktım. Altında hiçbir şey yokken, üstünde deri ceketi ve memelerinin üstüne kadar sıyrılmış tişörtünün olması çıplaklığından daha erotikti.
Bacaklarının arasındaki ıslaklığa gözlerimi diktiğimde tenini yakan bakışlarımdan kaçmak yerine topuklarını kıçıma bastırarak dizlerini iyice araladı. Kıvırcık saçları yüzüne düşüyor, arzu dolu gülümsemesini sıyırıyordu.
Karnındaki dövmede ve yara izlerinde dudaklarımı dolaştırarak kasıklarına indim. Küçük öpücükler... Bunların onu çıldırttığını biliyordum. Beklentinin heyecanıyla altımda kıvranmasına bayılıyordum.
Orta parmağımla vajinasının dudaklarını araladım ve şişmiş tomurcuğun üstüne bastırdığımda ağzı zevkle açılırken kısık bir iniltiyi yuttu. Ona olan açlığıma daha fazla direnemeden, sırılsıklam ettiği elimi bir diğeriyle değiştirdim ve aynı anda kadınlığını yalayıp yutmaya başladım.
"Aman Tanrım..." Nefessiz bir çığlık kopardı.
Bir parmağımı içine sokarken klitorisine dilimle fiske atıyordum.
Tanrım. Rebel olgun sulu bir meyve kadar tatlıydı.
Hâlâ çığlığıyla aralık olan dudaklarına bakmak bana olması gerekenden daha fazla haz verdi ve onu her yerinden kuşatmak istediğim için elimi karnından, memelerinin arasına sürüdüm. Boğazını birkaç saniye hafifçe sıktığımda aynı anda dilimin alaycı darbelerini bıraktım ve her yönden yalamaya, dilimi yuvarlamaya başladım.
Kendi tadını alabilmesi için parmağımı ağzına soktuğumda direnç göstermedi. Dilini parmağımın etrafında döndürüp emdiğinde bacaklarının arasına doğru hırladım.
Konuşmak, aletimin onun için nasıl kalınlaşıp şiştiğini anlatmak, beni nasıl kendine bağımlı hale getirdiğini söylemek istesem de tadını almayı bir saniye bırakırsam ölecekmiş gibi hissediyordum.
Dizleriyle başımı sıkıştırdığında sırıttım. Kasılıyor, içindeki parmaklarımın etrafında gittikçe daralıyordu.
"Sikimi de böyle sıkı sıkı saracak mısın Rebel?"
Başını sallamaya çalıştı ama teni ve yanakları öyle kızarmıştı ki konuşamadığını anlıyordum.
"Logan. Lütfen. Boşalacağım..." Kesik, nefes nefese, öyle tatlı bir yakarıştı ki...
Parmaklarımı hızlandırdım, ağzımı yarığına gömdüm ve hırıltıyla konuştum. "Biliyorum, bebeğim. Yüzüme boşal."
Sözlerim onu uçurumun kenarından itmeye yetti. Bir çığlıkla, bacakları ve karnı titrer bir halde, ağzıma gelmeye başladı.
Kadınımın arzusunun sıvılarını son damlasına kadar yalayıp yutmazsam nasıl bir adam olurdum?
Yüzüme karşı gevşeyene kadar onu içmeye devam ettim.
Yanakları ve bedeni kızarmış, suratında tembel bir gülümsemeyle, bir kedi gibi motosikletimin üstünde kıvrılırken kalçalarını kavradım. Onu kucağıma aldığım gibi bacaklarını kalçama doladı ve dudaklarımı öpmeye başladı.
Kotumun altında can çekişen aletimi kadınlığına bastırdığımda, "Beni yatağımıza götür bebeğim," diye sızlandı.
Yatak. Ev. Çıplak Rebel.
Onu yere indirirken homurdandım. "Siktir..."
Kotunu tekrar giymesini sabırsızca izledim. Kucağıma zıpladığında garajdan çıkıp onu eve taşırken, boynumu diliyle ıslatıp ıslattığı yerlere öpücükler kondururken, beni çıldırtmaya çalışarak aletime sürtünürken, kahrolası anahtarı kapının deliğine sokmaya çalışırken sabırsızlıktan kıvranıyordum.
Koridoru geçerken yüzüme dökülen kıvırcık saçlarından önümü zar zor görüyordum. Kaldı ki, dağılmış, muhtaç görüntüsü bile tek başına beni şehvetten kör etmeye yetiyordu.
Yatak odamızın aralık kapısını tekmeleyerek ittim. Kapı duvara çarparken onu tam karşımdaki büyük yatağa taşıdım. Hiçbir ışığı yakmaya zahmet etmedim.
Vücudu lacivert örtüye değmeden kotundan sıyrılmaya başladı. Elini incitmemesi için aceleyle ona yardım ettim. Ardından ceketi, tişörtü ve sutyeni yere düştü. Kadınım açtı ben de onu doyurmak için buradaydım.
Evimizde, yatağımızda, kıvırcık saçları örtünün üzerine yayılmış, parlak gözleri ve kıvrımlı vücuduyla sere serpe yatar; yatak başlığının iki yanındaki pencerelerden içeriye sızan sarı ışıklar mükemmel tenini benim için aydınlatırken bir süre sadece onu izlemek istiyordum.
Âşık olduğum kadının yanımdaki daimi varlığının tadını çıkarmak istiyordum.
Onu sadece gözlerimle becermek için kendime izin vermek istiyordum.
Gözlerini gözlerimden ayırmadan dizlerinin üzerinde doğruldu. Sertleşmiş meme uçları tişörtüme sürtündü ve ceketimi kollarımdan indirirken memelerini göğsüme bastırdı. İnlememek için poposunu tutup sertçe sıktım.
Tişörtümü yavaşça çıkarırken kollarımdaki ve göğsümdeki dövmelerin üstünde tırnaklarını dolaştırdı.
Bana bakış şekli aklımı başımdan aldı. Hayatım boyunca, bana şehvetle bakan pek çok kadın olmuştu.
Ama hiçbiri bununla kıyaslanamazdı.
Hayranlık, adanmışlık, aidiyet, arzu, sahiplenme... Rebel'ın gözlerinden pek çok duygu akıyordu. Ve hepsi benimdi. Rebel benimdi.
Sırtına dökülen saçları avcuma toplayıp, bileğime doladım, ağzı benim için açılana kadar başını geriye çektim. Kısık iniltisiyle beraber harekete geçtim.
Rebel'ı öperken asla nazik olamazdım. Dilim diline dolanırken, dolgun dudaklarını dişleyip yalarken kendimi kontrol edemezdim. Tadı ve kokusuna direnemezdim.
Karın kaslarımı arsızca okşarken kıkırdadığında, en ilkel, en dip ihtiyaçlarımın yanında, bana neredeyse kalp krizi geçirtecek duygu yüzeye çıktı.
Aşk.
Bu kadına olan saplantılı aşkım.
"Hoşuna mı gitti?" diye mırıldandım.
Başını aşağı yukarı sallarken dudakları benimkilere sürtünüyordu. "Oldukça fazla."
Kotumun üstünden aletimi okşadığında alt dudağına dişlerimi geçirip tısladım. Tek eliyle kemerimi açtı. Ardından fermuarımı indirdi, kotumu çekiştirirken, gözleri arzuyla irileşmiş bir şekilde serbest kalan kaya kadar sert aletime bakıyordu.
Sargılı elini tutup dudaklarımı bileğine bastırdım. "Eğer ağrın olursa bana söyleyeceksin değil mi Rebel?"
Cevap olarak sadece gözlerini devirdi ve göğsümü, piercingimi, dövmelerimin çizgilerini öpmeye daha da aşağıya inmeye başladı. Öptüğü yerler cayır cayır yanıyordu. Aletimin ucundaki sıvıyı yayarak beni bir kere sertçe okşadığında nefesim boğazıma dizildi. Eğilmeye, beni ağzına almaya yeltendiğinde onu durdurdum.
"Bugün değil bebeğim," diye fısıldadığımda şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Sırtı üstü yatağa uzanmasını sağlarken tamamen soyundum. Kadınımın tenine dokunmak, tenini üstümde ve altımda hissetmek istiyordum.
Dizlerinden tutup yavaşça bacaklarını ikiye ayırırken bana sunduğu manzarayla bile boşalabilirdim.
Rebel'ın üzerimdeki tesirinin bir ölçüsü yoktu.
Derin ve sonsuzdu.
Vücudunun üzerine uzanıp, saçlarını suratından çektim, güzel yüzünün her köşesinde parmaklarımı dolaştırdım. Sikimi ıslaklığına sürterken içine girmedim ancak o sabırsızlıkla beni kalçalarını yukarı kaldırarak karşıladı.
Sadece sürtündüm. Bacaklarını belime sarıp topuklarını kıçıma bastırırken baştan sona, aletimin ucundan hayalarıma kadar kendimi ona bastırdım.
Dudağının kenarındaki beni öperken göz gözeydik.
Rebel beni en sarsıcı ve en muhteşem şekilde tüketiyordu.
Sargılı elini başının üstüne kaldırıp bileğine baskı uygulamadan tuttum. Kalçalarını bir kez daha yukarıya ittiğinde kısık bir sesle inliyor, omzunu, boynunun kıvrımını öperken kulağıma doğru kesik nefesler veriyordu.
"Aman Tanrım..." diye inleyerek fısıldadı.
Kurnaz bir gülümsemeyle yüzüne baktım. Gözleri irileşmişti. Kızarmıştı. Tatlı bir şekilde dehşet içindeydi.
"Lütfen Logan..."
Ağzımı dudaklarına sertçe bastırırken, aletime sürtünerek gelmesi için de vücudumu ona doğru ittim.
Memesini avuçlayıp, meme uçlarını parmaklarımın arasında döndürdüğümde titremeye başladı ve ağzımın içine uzunca, soluksuzca inledi.
Sarsıntıları, orgazmının artçıları dinmeden dizlerinin arkasından tutup bacaklarını omzuma yerleştirdim. Aletimin ucunu darlığına doğru hizaladım ve yavaşça, sıcaklığının içine daldım.
"Siktir..."
Sağ memesinin ucunu emip dilimi etrafına döndürürken tenine karşı hırladım.
Darbemi karşılamak için çırpınıyor, aletimin etrafında tekrar sıkılaşmaya başlıyordu. Yavaşça, usulca, her saniyenin tadına vararak derinlere kaymaya, onu esnetmeye devam ettim.
Göğsünü yalayarak boynuna doğru tırmandım. Poposunun altından tutup tamamen darlığına gömülürken iç kasları etrafımda kasıldı. Ağır bir tempoyla içine girip çıkıyor, klitorisine sürtünüyordum.
Öyle ıslak, öyle sıcak, benim için öyle hazırdı ki şimdiden orgazm içimde dalga dalga yükselmeye başlamıştı.
Kulağına eğilip, kulak memesini dişlerimin arasın aldığımda omzumu ısırıp fısıldıyordu.
Lütfen. Logan. Boşalt beni. Becer beni.
Tanrı biliyor ya, hayatım boyunca onun arzularının önünde eğilecektim ama şu anda... kalp atışlarımın hızından onu duymakta zorlanıyordum.
Kendimi tamamen geri çekip, kalçalarına çarparak tekrar içine girdim. "Tanrım... seni çok özledim bebeğim." Dudaklarını buldum ve kalçamı döndürürken yalvararak inlemesini sağladım. "Hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum Rebel... Titriyordum bebeğim, korkudan geberiyordum..." Darbelerim hızlı değildi ama tenlerimizin arasında ıslak, güçlü sesler çıkaracak kadar sert ve acımasızdı "Senin için tüm bir eyaleti yakmaya hazırdım..."
Dünyanın sonu gelmiş gibi dolgun dudaklarında kaybolurken yanaklarımda bir ıslaklık sezdiğimde kaşlarımı çatarak doğruldum. "Ne yapıyorsun Logan?" diye fısıldadı.
Onu tamamen doldurmuş bir haldeyken durdum. "Sende boğuluyorum Rebel," diye cevap verdim. Gözyaşlarını dudaklarımla silerken, yavaş, tutkulu ve zihnimi zevkten karartan bir ritim tutturdum. "Ve buna bayılıyorum. Seni asla kaybetmeyeceğim, gitmene izin vermeyeceğim. Sen benimsin."
Hoyratça, açgözlülükle biraz da bencilce itişlerle kendimi içine gömerken çığlık atacağını anladım.
Kendi boğuk iniltimi ve onun çığlığını şişmiş dudaklarını öperek bastırdım.
"Senin sevişmediğini sanıyordum Başkan," diye soluk soluğa, güçlükle fısıldadı. Ağzının kenarında muzır bir kıvrım vardı.
Hayalarım gerilmeye, omurgamda bir gerilim birikmeye başladı. Göğsümdeki kükremeyi zapt ederek hızla içinden çıktım, kızgın bir çığlıkla beni azarlayamadan tüm ağırlığını taşıyarak onu kalçalarından tuttum ve karnının üstüne çevirdim.
Saçlarını savurarak yüzüme baktığında gülümsemesi göğsüme bir yumruk gibi indi. Dizlerimle bacaklarını araladım. Kalp şeklindeki dolgun poposunu havaya kaldırıp aletimi köküne kadar ait olduğu yere gömmem için beni kışkırttı.
"Âşık olmam sanıyordum Rebel," dedim bakışlarım, sırtındaki dövmede, acı verici güzelliğinde yakıcı izler bırakırken. "Senin gibi bir kadının var olduğunu bilmiyordum." Saçlarını bileğime doladığımda, zonklayan aletimin ucunu şişmiş kadınlığına dayadım. "Beni bir manyağa çevirmeni beklemiyordum."
Elimi boğazına dolayıp sırtını göğsüme doğru kaldırdım. Kolunu geriye atıp ensemi yakaladığında ve dudaklarımı arayarak başını çevirdiğinde zincirlerimi serbest bıraktım.
"Ama sikilmek istiyorsan, sana istediğini vermek zorundayım bebeğim."
Aletim bacaklarının arasındaki sıcaklıkta en derinlere kadar saplanıyor, her darbede, her çarpışmamızda vücudunu daha çok kendime bastırıyordum. İnlemeleri beni bir sarhoşluğa sürüklüyordu. Görüşümde yıldızlar yanıp sönüyor, kanım uğulduyor, tenlerimizin arası terle ıslanıyordu.
Karnına doğru uzanıp elimi aşağıya kaydırdım ve içine girip çıkarken, klitorisini sıktım.
Memeleri önümde sallanır, vücudu şiddetli hamlelerimle sarsılırken, tenlerimiz birbirine çarpıyor ve lanet olası adımı bile unutmaya başlıyordum.
"Tanrım... Tanrım... Logan!"
Tüm bedenim kasıldı, Rebel beni iç kaslarıyla sarmalayıp sıkarken hayalarım gerildi.
"Siktir!"
Boynunu dişlerimle damgalayıp, tenini emdim.
Adımı tekrar, tekrar ve tekrar inlediğinde çenesini tutup dudaklarına uzandım.
Rebel boğuk bir çığlık atıp aletimin üstüne boşalırken gözlerim karardı ve orgazm bana çarptığında bedenim seğirirken, ikimizi de sabit tutmak için kolumu karnına doladım.
Menimi en derinlerine dökerken aletim zonkluyordu. Lanet olsun, resmen zevkten çıldırmışçasına patlarken onu bırakmıyor, içinden çıkamıyordum.
Sonunda, odada sadece kalp atışlarımız ve düzensiz nefeslerimiz yankılandığında Rebel'ı örtünün üstüne yatırdım.
Çıplak bedenlerimiz birbirine dolanırken bir süre sadece bakışlarımızla birbirimizi içtik. Konuşamadık.
Dudaklarını ıslattı, dağılmış saçlarımı alnımdan çekti.
Çenesini tutup dudaklarını baş parmağımla okşadım, vahşi saçlarına parmaklarımı doladım.
Aramızdaki havada huzur veren bir ağırlık vardı. Bu hayatım boyunca hiç tatmadığım, bölmek istemediğim bir sessizlikti.
Sadece nefeslerini dinledim. Hâlâ bir romantik değildim. İçeride ve dışarıda, aynı acımasız adamdım. Ama o ne isterse o olmaya da hazırdım.
Yan dönerek yatağa uzandım ve Rebel'ı sırtını göğsüme yaslayıp, vücudunu kollarımın arasına çektim.
İç geçirdi ve "Seni seviyorum," diye fısıldadı karanlığa, benim karanlığıma doğru.
Hafifçe duruşumu değiştirip ejderha dövmesinin üzerinden tenini öptüm. "Seni seviyorum Rebel."
Her şeyi başlatan, aramızdaki her şeyi neredeyse bitiren ve bizi yeniden bir araya getiren o dövmeydi.
Logan'ın benim için aldığı gıcır gıcır karıştırıcımı birkaç kez daha çalkalarken artık en sevdiğim yerlerden biri olan barın içinde hafifçe kalçalarımı sallayarak dans ediyordum.
Güzel bir geceydi. Savaştan sonra bizler gibi Sinner da yenilenmişti. Tıklım tıklım doluydu, tüm Mahşer Sürüsü üyeleri ve kasabanın yarısı buradaydı. Cilalanmış ahşabın, sigaranın ve alkolün kokusu duyularımı uyandırıyor bana farklı bir huzur veriyordu. Arkamdaki duvara monteli içki raflarının arasına eklettiğim ejderha şeklindeki kırmızı tabelanın ışıkları barın loş ışıklandırmasına tezat oluşturuyordu.
Karıştırıcımın kapağını açtım, köşedeki bilardo masasında adamların canına okuyan Sawyer ve Morgan'a gözümün ucuyla bakarken, önümdeki bardakları doldurdum.
Müziğe rağmen sürü üyeleri içeriye girip çıktıkça chopper'ların tanıdık, güçlü seslerini duyabiliyordum.
Bardakları Seth, Axel, Fay, Cleo, Dez ve Riley'nin önüne ittim. Riley, dirty martinisine daha zeytini eklerken bardağı havada kapıp içmeye başladı. Hazırladığım kokteyllere düşkünlüğü vardı.
Ama limon dilimlerini ve zeytinleri diğer bardakların içine atarken diğerleri dudak büküyor, suratsız görünüyordu.
"Yaşlı ve yorgun bir adamım, sadece kahrolası biramı içmek istiyorum," diye homurdandı Axel.
Cleo içkisini koklayıp bana bir tanrıçaymışım gibi bakarken Dez de ağzının kenarıyla mırıldandı. "Viski istiyorum mıcır."
Oflayıp gözlerimi devirdim. "Deneyin, seveceksiniz."
Tamam, anlıyordum. Onların "kokteyl adamı" olmadığını biliyordum. -Seth hariç, o halinden memnun görünüyordu-
Axel pes edip yudumladı.
Dez zeytiniyle oynadı. "Bu lanet şeyi içmeyeceğim."
"Motosikletinin tekerini patlatmamı mı istiyorsun?"
Cleo ıslık çalarak keyifle mırıldandı. "Anneyi kızdırma Dez."
Anne... Evet, bana taktıkları lakapların yanında buna da alışmaya başlıyordum.
"Lanet olsun, iyi," diyerek bir yudum aldı sonra da gözleri irileşti. Boğazını temizleyip bar taburesindeki oturuşunu düzeltti. "Pekâlâ, fena değilmiş..."
Kaşlarımı kaldırdığımda Axel iç geçirdi. "Adı ne demiştin?"
Sırıttım. "Dirty martini."
Başını yavaşça salladı ve koca ellerinde kırılgan duran bardağı tepesine dikip tezgâha çarptı. "Bir tane daha istiyorum!"
Yumruğumu havaya savururken Cleo ve Fay alkışlıyordu.
"Hey güzelim!" Riley'nin tam yanına, yanındakilerin onu dürtüp yaptıkları uyarıyı algılamayacak kadar sarhoş olan bir adam geçti. Dirseğini tezgâha yaslarken, siyah, kalçalarımın tam altında biten elbisemi, Logan'ın Sinner'dayken-ve bazen yatakta- başımdan çıkarmadığım kovboy şapkasını ve çizmelerimi bariz bir ilgiyle izliyordu. İçerisi sıcak olduğu için ceketimi çıkarmıştım.
Karıştırıcımı tekrar, cin, vermut ve zeytin suyuyla doldururken devam etmesini işaret ettim.
"Bir martini de ben alacağım!" derken beni tekrar baştan aşağıya süzdü. Müziği bastırmak için bağırıyordu, yakınımızdaki herkesin onu duyduğuna emindim. "Çok lezzetli görünüyor!"
Aniden önümdeki dört baş birden ona döndü. Hatta arkasındaki birkaç masadan sürü üyelerinin ayağa kalktığını görebiliyordum. Riley bardağına karşı sinsi sinsi sırıtıyordu. Yanındaki adam bana özür dileyen bakışlar atarken arsız pisliği kaburgalarından dürtüyordu.
Onun varlığının tenimde yarattığı elektriği hissettim. Omurgam boyunca bir ürperti. Kahretsin, beni kemiklerime kadar titretmeyi hiç bırakmayacağını biliyordum. Aynı zaman da bara girmek üzere olduğunu ve arkamdan yaklaştığını da.
Dudaklarım kıvrıldı. Bara doğru eğilirken omzumun üstünden arkama doğru bir bakış attım. İşte oradaydı. Serseri koyu sarı saçları, karanlık viski rengi gözleri, keskin yüz hatları ve onu her zaman öfkeli bir tanrı, acımasız bir canavar gibi gösteren çarpıcı dudaklarıyla âşık olduğum adam.
Bir süredir ofisinde bir avukatla görüşüyordu, işlerle alakalı bir şeyse bile bana bilgi vermemiş ve benimle ilgilenmemişti. Öfkeliydim. Ödeşmeye hazırdım.
"İstediğin gerçekten bir martini mi?" diye mırıldandım adama.
Tüm dişlerini göstererek gülümserken, keyfi çok uzun sürmedi. Logan'ın bedeninin sıcaklığını sırtımda hissettim. Adamın bakışları ona kayarken ağır ağır yutkundu.
Garsonlardan biri tezgâha tepsisini bırakıp, "Bana dört margarita hazırlayabilir misin anne? O yaşlı piçler bokunu çıkarmaya başladı artık..."
Adamın ikiyle ikiyi toplaması biraz yavaş oldu ama sonunda aydınlandığı anı gördüm. Geriye doğru giderken neredeyse tabureyi devirecekti. "Ben... Ah, Tanrım. Üzgünüm," diye bir şeyler geveledi.
Evet, zaferimizden bu yana üç hafta kadar geçmişti. Ve Helbarvest'e bir kere adım atıp da, benim adımı işitmeden ayrılan pek insan yoktu.
Logan'ın sıcak avuçları kalçama sürtündü, bedenini arkama bastırırken, eli de karnıma dolandı. Sertçe, sahiplenircesine ve beni memnun eden bir öfkeyle vücudumu kendine çekti.
"Barımdan siktir olup gitmen için sana beş saniye veriyorum yoksa kahrolası kafanı buz kıracağı olarak kullanırım."
Adam aceleyle Sinner'dan çıkarken yakın masalarda oturan sürü üyeleri ona kapıya varana kadar tehditkâr bakışlar attılar.
Logan'ın gözleriyle denk gelebilmek için omzumun üstünden yukarıya baktım. "Müşterilerimize böyle davranamazsın."
Çenemi tutup dudaklarıma eğildiğinde Riley'nin, "işte başlıyoruz" diye homurdandığını duydum.
"Sen bir adamın uğruna ölümü göze alabileceği, parmağında kahrolası bir yüzük olsa bile dizlerinin üstüne çöküp yalvarabileceği bir kadınsın tatlı yalancı..." Karnımdaki eli kalçamın yanından aşağıya kayıp elbisemin eteğinin ucuyla oynadı. Hem bir uyarı hem de bir vaatti. "Bu, sana karşı şansını deneyen piç kurularına yapabileceğim en merhametli uyarıydı."
Korkutucu bir görkemliliğe sahip bedeni, acımasız bakışları, tüm o dövmeleri ve karanlık ifadesiyle tepemde dikilirken dizlerimin titrememesi mümkün değildi. "Onun kıçına tekmeyi basabilirdim..."
"Ama yapmadın," dedi tek kaşını kaldırarak, daha çok bir soruydu.
Dilimi şaklattım. "Beni dışarıda bırakmamayı zor yoldan öğrenmeyi seçmenin sonuçları."
Ağzının kenarı çarpık bir ifadeyle kıvrıldı. Bakışları aşağıya kaydı. Gözleri, içine mürekkep damlatılmış bir kadeh viski gibi yavaşça karardı. "Muhteşem görünüyorsun bebeğim ama içeride beni zor bir duruma soktun. Arkadaki kameradan sürekli seni izlediğimi, sana dokunma isteğiyle işkence çekeceğimi biliyordun."
"Kolay etkileniyorsun," diyerek göz kırptım.
İç geçirdi. "Ah, hiçbir fikrin yok."
Sinner'daki müzik değiştiğinde bunu hemen fark ettim. Çalma listemizde bulunmayan, anılarla beraber anında tanıdığım bir şarkıydı.
Logan'a şüpheyle baktığımda yüzünde benim çözemediğim ama her şeyin bilinçli olduğunu belli eden bir ifade vardı.
James Brown – It's A Man's World çalarken elimi tuttu ve göğsüm göğsüne çarpana kadar beni çevirdi. "Benimle dans et."
Kaşlarım alnıma kadar yükseldi. Pek dans edilebilecek bir şarkı değildi. Ama içimde yarattığı duygular bir fırtına gibi ruhuma çarpıyordu. "Neyin peşindesin?"
Hiçbir şey söylemedi. Beni, onun gibi iri bir adamdan beklenmeyecek şekilde akıcı bir hareketle kolunun altından hızla döndürürken nefesim kesildi. İnsanlar ıslık çalıyor ikimize tezahürat yağdırıyordu.
Kalçamı tutup bedenimi tekrar kendisine çektiğinde başımı arkaya atarak kahkaha attım. Logan Sin Gowan'ın, derisi kan ve kinle kaplı bir canavar olduğunu biliyordum. Öfkeli bir düşman gibi sevişen, keyifli olduğunda sevdiği şarkıları mırıldanan, onu olduğundan daha fazla seksi gösteren kıvrak hareketlerle dans edebilen bir canavar.
Kollarını kalçama doladığında ben de boynuna sarıldım. Yüzünü boynumla omzum arasındaki kıvrıma gömerken olduğumuz yerde birbirimizin kıyafetlerini yırtma isteğine karşı koymaya çalışarak salındık. Bir eli aşağıya doğru kayıp popomu sıktı. Birkaç kişinin daha yüksek sesle bağırıp alkışladığını duyduğumda tenime karşı kıkırdadı.
Koluna vurup ondan uzaklaştım ama yüzümdeki gülümsemeyi silemiyordum. Mutluydum. Hiç olmadığım kadar. Buradakiler bizim insanlarımızdı. Bu kasaba ve bu eyalet bizimdi, bu adam benimdi.
Diğer elinin kalçamdan uzaklaşıp tam yüzümün yanında bir dosya tuttuğunu gördüğümde durdum.
"Bu nedir?"
Dudaklarıma kısa ama saniyeler içinde beni içten dışa yakan bir öpücük kondurdu. "Neden kendin bakmıyorsun?"
Şarkı çalmaya devam ederken belgenin ilk sayfasını açtım.
This is a man's World...
James söylemeye, kulağıma adeta sözlerini bağırmaya devam etti.
But it wouldn't be nothing, nothing without a woman or a girl
Okuyabilmek için Logan'a arkamı döndüğümde o da kollarını bana sarıp başımın yanından eğildi.
Bir sözleşmeydi.
İş ortaklığı sözleşmesi.
Ağzımdan küçük hayret dolu bir nefes kaçtı.
"İmzanı bekliyor. Sinner zaten senin, payımı sadece bu kahrolası insanlara acıdığım ve menüyü tamamen değiştirme isteğine müdahale edebilmek için tutuyorum."
Ona gözlerimi kırpıştırarak baktığımda sırıttı. "Kokteyllerine bayılıyorlar ama arada bir sert yakıta da ihtiyaçları var bebeğim. İtibarımı ve kendimi korumalıyım."
Beni Sinner'a ortak yapıyordu. Her şeyde olduğumuz gibi barın da ortakları olacaktık.
Yüksek bir kahkaha atarak boynuna atladım. Bacaklarımı beline dolarken geriye doğru sendelemesine sebep oldum. "Aman Tanrım! Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum."
Daha çok uluma, ıslık ve kahkaha Sinner'ı doldurdu.
"Sen benimsin," dedi Logan. "Ve benim sahip olduğum her şey de senin. Üstelik bu sadece başlangıç..."
Kelimelerindeki gizli yemin tüylerimi diken diken etti. Hâlâ Logan'ın kucağındayken kolumu arkama doğru bir şov yapar gibi savurdum. "Tüm içkiler benden! Bu gece kutlama yapıyoruz!"
Bu tüm mekânı gürültülü bir coşkuya sürükledi.
Logan gülüyor bir yandan da kaşlarını çatıyordu. "Kararımı sorgulamaya başlıyorum..."
"Kes sesini ve beni öp," diyerek kollarımı boynuna sardım.
Dilini ağzımdan içeriye sokarken mırıldandı. "Siktir, beni öldürüyorsun."
🐉
Eh, benim ortaklığım işin sadece bahanesiydi. Mahşer Sürüsü Yedi, kutlama yapmaya bayılıyordu. Gökyüzü aydınlanana kadar Sinner'dan ayrılmadık. Alkolü sistemimizden tamamen atmamıştık ama sürebilecek kadar ayıktık.
Sinner'ın önünde bir kortej oluşturduğumuzda, neredeyse tüm caddeyi motorları çalışan ve uyumsuz bir şekilde mırlayan chopperlar kaplıyordu. Günün ilk ışıkları siyah, gri, kırmızı ve daha pek çok renk metalin üstünde parlarken kalbim hızla çarpıyordu.
Gözlerimi yaşartan, göğsümü gurur ve heyecanla kaplayan bir tatmin hissiyle dolup taşıyordum.
Kırmızı Harley Davidson Softail Slim altımda beklentiyle çalışırken kaskımı başıma geçirdim ve gözlüklerimin ardından arkama baktım.
Seth ve Sawyer kuyruk kaptanları olarak kortejin en arkasındaydı. Dez, Riley, Cooper, Cleo, Emerson, Morgan, Axel ve Fay sağ ve sol kanatlardan ortalara doğru yerini almıştı. Bolin ve Liena Wren'le birlikte oldukları için bu sürüşü kaçırdıklarını öğrendikleri an bizi haşlayacaktı.
Kızlarıma bakıp gülümsediğimde aynı anda gürültülü sessizliği bozmak için gaza yüklendiler. Motosiketlerinin bağırtıları beşimizin arasında dolaşan bir zafer narası ve keder fısıltısıydı. Kaybettiklerimize yas tutuyor ve kazanmayı başardığımız her şeyi kutluyorduk. Daha çok yolumuz vardı ama birlikteydik... Onlarlaydık.
Başımı Logan'a çevirdiğimde o utanmaz bir hayranlıkla beni izliyordu. Kaskı başında, deri ceketi üzerinde, deri eldivenli elleri gidonlardaydı. Gözlüklerinin ardındaki gözleri yüzümün her karışında dolaşıyordu.
Benden vazgeçmediği için minnet doluydum. Ona inandığım için içgüdülerime teşekkür ediyordum.
Gözlüklerimi burnuma kadar indirip göz kırptığımda başını geriye atarak inledi.
"Sikerler," diye mırıldanırken motosikletlerimiz arasındaki azıcık mesafeyi kapatıp yüzüme uzandı.
Tek eliyle, çenemi ve boynumu aynı anda kavrayıp beni kendine çekti.
Hırlayarak dudaklarımı dudaklarına yapıştırdı. Arkamızdakilerin gürültülerini, özellikle de Dez'in itirazlarını işitmiyordum.
Dilini dilime dolarken, dişleri dudaklarımı sıyırırken bana tapınıyordu. Öpüşündeki saygıyı, tutkuyu ve aşkı her hücremde hissediyordum.
"Sür ya da öl," diye fısıldadım nefes nefese.
Gözlerimin içine baktı. "Sür ya da öl."
"Yolun sonuna kadar," dedim yutkunarak.
Başını iki yana sallayıp motosikletine yerleşirken ne söyleyeceğini adım gibi biliyordum.
"Bizim için yolun sonu yok Rebel. Sana yetişmesin diye her zaman ölümden daha hızlı süreceğim."
Sözlerinin, dünyamızda edilen tüm yeminlerden daha gerçek olduğunun bilinciyle gaza yüklendim.
Logan Sin Gowan benim canavarımdı.
Ben ise ateşi artık sevdiği adam ve sahip olduklarını korumak için yanan bir ejderhaydım.
EPİLOG
2 ay sonra
Akşam boyunca çok asabi ve huzursuzdum. Beş Halka'yı dağıtmıştık ve bu birçok problemi de beraberinde getirmişti. Müşteriler gergindi, işleri rayına oturturken, teslimatlar gerçekleştirilir ve yeni anlaşmalar yapılırken bir yandan o kahrolası pislikleri idare etmeye çalışıyorduk.
Carltown, Arlanwood, Eastharm ve Valstanhill bölgelerine birkaç isim atamış ve chapter'lar oluşturmuş olsak da tüzük hâlâ Mahşer Sürüsü'ne bağlıydı. Bizim altımızda başka şubeler işimizi kolaylaştırıyor, müşterileri iş birliğiyle yatıştırmamızı sağlıyordu.
Yine de stresliydim. Savaştan sonra müşteriler benden daha çok çekinse bile aksilik yaratabiliyorlardı çünkü henüz devreye girmemiş, rahatsızlık veren bir sessizlik içinde kabuğuna çekilmiş bir tehdit varlığını koruyordu. Redemorte'yi bekliyorduk. Bir yerde ortaya çıkacaklarını biliyorduk.
Ancak bugünkü gerginliğimin sebebi hiçbiri değildi. Ya da akşamki buluşmada neredeyse bir iş adamının kafasını uçurmamın sebebi...
Rebel hiçbir buluşmayı ve toplantıyı kaçırmazdı. Benden daha ılımlı ve kesinlikle daha kurnazdı, tatlı dille milyonlar değerinde anlaşmaları kolaylıkla bağlıyordu. Bu akşam yorgun olduğunu söyleyerek gelmeyi reddetmişti, onunla kalmak istesem de itiraz etmişti.
Mesajlarımı yanıtlamaması da buluşma boyunca başıma ağrılar girmesine, endişeden kudurmama sebep olmuştu.
Anahtarlarımı çıkarırken tedirgindim. Eve dönmeyi iple çekmiş, dönüş yolunda kortejin ağzına sıçmıştım.
Wren evde değildi ama Sawyer yanındaydı. Evde yatak odamız ve tam karşısındaki banyo dışında hiç ışık yanmıyordu.
Kapıyı arkamdan kapatıp karanlığa doğru seslendim. "Bebeğim?"
Banyoda bir şeyler yere düştüğünde orada olduklarını anladım. Koridorda yürürken Sawyer gözlerinde yaşlarla dışarıya fırladı.
Tanrım...
Adımlarımı hızlandırdım, kalbim deli gibi çarpıyordu.
Bunun nasıl bir şey olduğunu anlamıyordum ama kendimi birkaç kez bu konumda bulmak canımı sıkıyordu. Rebel banyoda ağlıyor. Ben ona yaklaşmaya çalışırken, bir sebepten kızlar bana izin vermiyor...
"Bebeğim..." diye tekrar, Rebel'ı göremeden seslendim. "İyi misin?"
Sawyer göz yaşlarını silerken omzunun arkasından banyoya baktı. "Ona birkaç saniye ver."
Boğazımdaki hırıltıya ve midemdeki bulantıya engel olamadım. "Rebel, bana ciddi bir kalp krizi geçirteceksin... İçeriye geliyorum ve sakın-"
Sarı saçlı küçük baş belası bana kaşlarını çattı. "Sana birkaç saniye, dedim."
"Sawyer..." Sert uyaran bir homurtuyla adını andım. "Beni durdurmaya niyetin varsa artık bu haltlara doydum. Yolumdan çekil."
Rebel'ın burnunu çekişi ve kırılgan sesini duyduğumda bir parça rahatlamayla daha büyük bir endişe göğsüme çöreklendi. "Sorun yok. Gelebilirsin."
Sawyer'ın tekrar gözleri dolduğunda yüzümü buruşturdum ancak ben banyoya giremeden kollarını omuzlarıma doladı. Şaşkınlıkla donup kaldım. "Neler oluyor?"
Gülümsemekle ağlamak arasında gidip gelirken parmağını bana doğru salladı. Her ne söyleyecekse bir süre düşündü sonra da yanımdan geçerken omzumu sıktı. "Sen hayatımda tanıdığım en şanslı pisliksin."
Beni kafa karışıklığıyla açık kapının önünde bırakıp evden çıktı.
Yutkundum, birkaç kez, üst üste. Kapının çerçevesini kavrarken tereddütle banyoya girdim.
Rebel küçük banyomuzdaki küvetin kenarında oturuyordu. Altında iç çamaşırı üstünde kısa bir grup tişörtü vardı. Saçları darmadağınıktı ve yumruk yaptığı ellerini kucağında tutarken bacaklarına doğru bükülmüştü.
Kulaklarımdaki uğultu düşüncelerimi de bulandırıyordu. Ne olmuştu? Yine neden banyoda perişan bir halde dikiliyordu? Benden neden bir şeyler gizliyordu?
Başını kaldırıp bana baktığında kızarık burnu, yanakları ve gözleri kalbimi delik deşik etti.
Göz göze geldiğimizde kurumuş gözyaşlarına yenisi eklendi ve yüzü buruşurken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Nasıl ona koştuğumu, aramızdaki mesafeyi kapatırken dizlerimin üstünde düştüğümü, önünde, yere otururken ne fısıldadığımı algılayamıyordum. Her şey silikti.
"Bebeğim... Bana ne olduğunu söyle?"
Saçlarını geriye yatırdım, yüzünü tuttum, dudaklarımı teninin her karışına bastırdım.
"Rebel, lütfen. Beni öldürüyorsun, lütfen bir şey söyle..."
Oturduğu yerden eğilip kollarını boynuma sardığında onu sımsıkı tuttum. Hıçkırıkları dinerken, toparlanması için zaman tanıdım ama ciğerlerimdeki nefesler neredeyse tükeniyordu.
"Tamam... tamam..." diye kendi kendini telkin edip burnunu çekti.
Saçlarımı okşarken başımı çevirip avcunu öptüm. Karşılığında alnını alnıma bastırdı ve gözlerini kapatıp soluklanırken, yüzüme çarpan nefesini dinledim.
"Beni banyoda ağlarken bulduğun günü hatırlıyor musun?"
Başımı salladım. "Hiç unutmadım ki. Bana ne olduğunu hiç söylemedin."
Yüzümü küçük ellerinin arasına aldığında dudaklarını sertçe ısırıyordu. "Söylemedim çünkü hazır değildim. Seni ya da kendimi ümitlendirmek istemedim. Umut beni mahvedebilirdi. Ufacık bir şeyde yeniden inanmaya başlarsam ve hata etmiş olursam bunu kaldıramazdım..."
Yanaklarındaki yaşları sildim. Güzel yeşil gözlerinin etrafını saran gür kirpikleri parmağımın ucuyla okşadım. "Bebeğim anlamıyorum..."
Yavaşça yutkundu. Tavana baktı sonra da derin nefesler çekti. "O gün kanamam oldu," dediğinde gözlerim irileşti. "Aylar sonra... işlemden sonra ilk defa regl oldum. İmkansızdı Logan. İmkansızdı..."
Nasıl nefes alınacağını unuttum. Gözlerimi kırpmayı bile aklıma getiremedim. Kalbimin atışı bedenimi sarsıyordu.
"Kanaman oldu," diye tekrarladım.
Başıyla onaylarken dudaklarını ısırdı.
"Regl oldun," diye yine tekrarladım.
Başını daha hızlı salladığında, o gözyaşlarını tamamen yanlış anladığımı fark ettim.
Rebel'ın gözleri parlıyordu. Işıldıyordu. Hem ağlıyor hem de hıçkırıkları arasında gülüyordu artık.
Başımı hafifçe yana eğerken, kafamın içindeki düşünceler kahrolası bir hız treni gibi geçip gidiyordu.
Ağzımı açtım ama hiçbir kelime dökülmedi. Bileklerini nazikçe tuttum ve alnımı tekrar alnına bastırırken gözlerimi kapattım. "Soramıyorum, sormaya cesaret edemiyorum ama lütfen bana işkence etmeye son ver ve söyle bebeğim..."
Elimi tuttuğunda titrediğimi fark ettim. Avcuma bir şey bırakırken aynı anda elimi karnına indirmişti. Bu sırada ikimiz de göz gözeydik. Başka bir yere bakamıyordum. Kadınımdan, yeşil gözlerindeki parıltıdan, sevinçten ve mutluluktan başka bir şeye odaklanamıyordum.
Başımı yavaşça eğerken boğazım kurumuştu.
Avcumu açıp parmaklarımın arasına bıraktığı gebelik testine bakarken nefesim kesildi.
Çift çizgi.
Rebel aynı anda hıçkırdı. "Hamileyim."
"Aman Tanrım," diye fısıldadım. Sesimi tanıyamadım. Öyle çatlak, öyle duyguyla doluydu ki, güçlükle boğazımdan dökülüyordu. "Aman Tanrım..."
Gözlerimin arkası yanmaya, vücudum kaynamaya, göğsüm daralmaya ve aynı anda kalbimin çırpınışlarıyla genişlemeye başladı.
Rebel elini yanağıma sürttüğünde parmak uçlarındaki ıslaklığı gördüm. Yanaklarını sıkı sıkı tuttum. "Hamilesin..."
"Evet..."
"Karnında benim bebeğimi taşıyorsun. Benim bebeğim..."
Bir kahkaha atarken başını hızla aşağı yukarı salladı. "Evet."
Kahretsin. Lanet olsun. Tanrım...
Artık onları tutamıyordum. Gözyaşları lanet olası bir okyanus gibi yanaklarımdan çeneme damlıyordu. "Baba olacağım. Rebel beni baba yapacaksın..." Durdum. Yüzünü, boynunu ve saçlarını tekrar ve tekrar okşadım. "Bebeğim... anne olacaksın."
Sesi çatladı ve ağlarken gözlerini kapattı. "Anne olacağım Logan." Yüzü acıyla kaplı gibi görünüyordu ama öyle olmadığını biliyordum. İçinden geçenleri kendi kalbimde hissediyordum.
Kadınımı, bebeğimin annesini tutkuyla, yüreğimde yeşeren tüm lanet olası mükemmel duygularla öperken ikimiz de ağlıyorduk. "Seni seviyorum. Tanrım. Seni çok seviyorum," diye fısıldadım dudaklarına karşı.
O bana karşılık veremeden bedenim iflas etti. Duygular o kadar kuvvetliydi ki gücümü tüketmişti. Tamamen yere oturdum ve kollarımı beline sarıp yüzümü kucağına gömdüm.
Kaç saat öyle kaldığımızı bilmiyordum. Kaç saat, Rebel bana sarılırken, karnını öperken ikimizin de ağladığını...
Rebel'ı yatağımıza taşıyıp çırılçıplak kalana kadar soyarken, içine girip yavaşça, tutkuyla, kemiklerimi titreten aşkımla ona tapınırken kafamdaki hayaller birbirini kovalıyordu.
Bu insanı tüketen bir tatmindi. Bir adamın tüm kaidelerini silip gerçek bir amaç veren yolculuğun başlangıcıydı.
Bana ait olan bir aile.
Mucize ya da değildi. Hiçbir fikrim yoktu. Ama onları korumak için her şeyi yapacaktım.
5 ay sonra
"Bu sefer gerçekten abarttın."
Karanlık locada yanımda oturan Logan, gözleriyle neredeyse aynı renk olan viskisinden bir yudum aldı. Kadehindeki buzlar birbirine çarparken masaya bıraktı ve eğilip -oraya yapışmış gibi asla elini ayırmadığı- büyük karnımı sonra da dudaklarımı öptü. "Sadece gerekli birkaç düzenleme yapması için kardeşimi tehdit ettim, hepsi bu."
Gözlerimi devirdim. Bazen hangimizin hamile olduğunu unutuyordum. En azından vücudumdaki değişimleri dikkate almadığım zamanlarda.
Logan hamileliğimi öğrendiğimiz günden beri benim için fazlasıyla tatlı, etrafımızdaki herkes için tamamıyla çekilmez bir adam haline gelmişti. Aşırı korumacı, aşırı sahiplenici ve ah... aşırı ilgiliydi. Bu mucizenin mutluluğunu paylaşıyor olmak, bebeğimizin doğumuna gün sayarken her an onun gözlerindeki heyecanı görüyor olmak zaten hassas olan sinirlerimi alt üst ediyordu.
Ben ayaklı bir tehlikeydim. Logan ise kahrolası bir yıkımdı. Bazen durup dururken ağlıyordum, yaşadıklarım aklıma geliyordu, acılarımı düşünüyordum, Max'i hatırlıyordum ve şimdiki hayatıma duyduğum şükranla dağılıyordum. Logan da hemen arkamdan geliyordu, ona hamile olduğumu söylediğim gece ilk defa ağladığını görmüştüm. Bazen, benim görmediğimi sandığı zamanlarda da gizli gizli gözyaşı döküyordu.
Bir gece onu garajda, elinde bir adet bira motosikletine bakıp gözlerini silerken bulmuştum. Asla dile getirmeyecekti, kırılgan yanını ve minnettarlığını asla göstermeyecekti. Bana teşekkür ediyordu, her seviştiğimizde ya da her yeni güne başladığımızda karnımı okşayıp, bana teşekkür ediyordu. Ama kafasından geçenleri itiraf etmesini beklemiyordum.
Hayal kuruyordu, kendine izin vermediklerini yeniden yeşertiyor ve nasıl bir baba olacağını tartıp biçiyordu. Wren'le bunu en iyi şekilde deneyimlemişti, ona karşı muhteşem bir baba ve arkadaş olmuştu. Ama benim hamileliğim farklıydı. Hassastı. Beklenmedikti.
Bu gece White Rabbit'e gelmiştik. Riley kaybettiğim iddia yüzünden yeniden Dez'in mekânında sahne almaya başlamıştı. Sadece arkadaşımı dinlemek istesem de Logan epey yaygara koparmıştı.
Benim buraya geldiğim gecelerde içeride sigara içilmesini yasaklatıyordu. Ve evet, ben içmediğim için o da beş aydır ağzına sigara sürmemişti.
Toplantılarda nikotin ihtiyacıyla kıvrananlara ise cehennemi yaşatıyordu.
"Eğer hamile kadınımın, bebeğimin yakınlarında sigara içecek olursan soluk borunu ezerim..." Bu kelimeleri Axel için kullanmıştı.
Sawyer ellerini çırptı. "Ah, çıkıyor! Kahretsin Riley'i dinlemeye bayılıyorum."
Arkadaşımın heyecanıyla hepimiz başımızı dansçıların çekildiği, ışıkların tek bir noktaya döndüğü sahneye çevirdik. Seth hariç. Ürpertici bir dinginlikle sadece Sawyer'ın gülüşünü izliyordu.
Riley sivri topuklu ayakkabılarının bileklerine dolanan incecik, her adımında vücudunun hatlarına dökülen kırmızı bir elbise giymişti. Askıları gevşekti, göğüs ve sırt dekoltesi muazzamdı. Dudaklarına kıpkırmızı bir ruj sürmüştü ve koyu saçları esmer tenine zarif dalgalarla dökülüyordu.
Elindeki kadehi locamıza doğru kaldırıp açılış parçası olarak, These Boots Are Made For Walkin' şarkısını, bizim şarkımızı söylemeye başladığında gülümsedim.
Riley'nin sesi büyüleyiciydi, hep öyle olmuştu.
"Tanrım... O muhteşem," diye iç geçirdim, ekibimizin en sert kadınıyla gurur duyuyordum.
Logan parmaklarını karnımın üstünde burnunu da boynumda dolaştırırken anlamsız bir şeyler mırıldandı.
"Aranız düzeldi sanıyordum, en azından ona iltifat ettiğimde bunu kabul edebilirsin."
Güldüğünde dişleri tenime değdi. Meme uçlarım anında sertleşti. Tüylerim diken diken olmuştu. Lanet olası hormonlar.
"Bunu yapamam çünkü yalan olur Rebel. Buradaki en muhteşem kadın benim kollarımda duruyor."
Yüzümü çevirdiğimde burun buruna geldik. Bedenimle ilgili herhangi bir güvensizliğim yoktu, hamile olmaya bayılıyordum, belki de sebebim mutluluğumdu bilmiyordum ama hiçbir şeyi bir olumsuzluk olarak görmüyordum.
"Hamile bir kadın," diye alay ettim, aslında ne karşılık alacağımı biliyordum. Ancak şımartılmayı da seviyordum.
"Ah... Benim hamile bıraktığım kadın." Dilini şaklattı. "Vücuduna her zaman bayılıyordum ama şu an... sana her baktığımda çıldırıyorum. Ve itiraf etmeliyim, seni sürekli hamile bırakmayı planlıyorum."
Koluna vurup güldüm. "Kendine hâkim ol pislik herif."
"Yapamam," diyerek omuz silkti.
Riley şarkıyı bitirdiğinde bir alkış tufanı koptu. Emerson ve Morgan ıslık çalıyordu. Gözlerim Dez'i aradı.
Ve onu her zamanki yerinde buldum. Genelde bizimle ya da ofisinde olurdu ancak Riley sahneye çıktığında en köşede, karanlık bir locada tek başına oturuyordu.
Riley Feeling Good şarkısına geçerken onu izliyordu.
Dirseklerini dizlerine yaslamış, viski kadehini parmaklarının arasında döndürürken, arkadaşımın sahnedeki her adımını, müzikle birlikte kıvrılan vücudunu takip ediyordu.
Nefes aldığını bile sanmıyordum. Bu ürkütücü bir dikkatti. Dez Gowan, serseri çekiciliğinin yanı sıra abisinden daha farklı şekilde tehlikeli bir adamdı.
"Neler oluyor?" diye sordum Logan'a. Benim gördüğümü gördüğünü biliyordum.
Birkaç aydır Riley ve Dez arasında bir şeyler oluyordu, gergin, düşmancıl ama bir şekilde bir arada olduğumuzda hepimizi kan ter içinde bırakan bir çekim...
Ateşle barut gibilerdi.
Kulüpte aynı rütbeyi paylaşıyorlardı. Herkese kök söktürüyorlardı.
White Rabbit'te Dez, Riley'nin patronuydu.
Etrafta kimse olmadığında ne olduklarını bilmiyordum.
Bu konu hakkında konuşmuyorlardı.
Logan iç çekti. "Bilmiyorum ama bir haltlar döndüğü kesin."
Aralarında bir şey olduğunu düşünemiyordum. Dez yüzünden değildi, hayır. Dez'in Riley'e olan gizli düşkünlüğü neredeyse tehditkâr boyuttaydı ama Riley...
Durumunu düşündüğümde Dez'e asla yaklaşmayacağını biliyorum. Onun bir daha hiçbir erkeğe yaklaşmayacağını düşünüyordum.
Riley şarkının sonuna yaklaşırken, başını mikrofonla birlikte geriye attı ve tüylerimi diken diken eden son sözlere geldi. Ciğerlerindeki güce hayret ediyordum.
Bir eliyle tuttuğu eteği de onun hareketiyle baldırından yukarıya sıyrılırken Dez'in oturduğu koltukta dikleştiğini gördüm. Sahneye atlamak istiyor gibiydi. Gözünü kırpmıyordu.
Riley'nin tam önündeki boş masaya birkaç adam geldiğinde Dez'in dikkati oraya kaydı. Bizim de öyle.
Bir fedai Dez'in yanına gelip kulağına bir şeyler söyledi. Ayağa kalktığında kaşları çatıktı. Burun delikleri genişlemişti.
Logan sadece, "Seth," dediğinde kulübümüzün Çavuş'u ayağa kalktı.
Elini tutup sıktım. "Neler oluyor?"
Riley'nin sesi aniden kesildiğinde başımı hızla sahneye çevirdim.
Mekânda içimi huzursuzlukla kemiren bir sessizlik oldu. Herkes birbirine bakıyordu. Hayır, herkes Riley'e bakıyordu.
Dez sahnenin kenarında yumrukları sıkılı, bedeninden dalga dalga öfke yayılır bir halde bakışlarını bir Riley'nin bir de tam önündeki masaya rahatça yerleşen takım elbiseli adamların üzerinde dolaştırıyordu.
Riley'e köpekbalığı diyordum. Asla ağlamayan, asla sızlanmayan, asla duygularını ortaya koymayan; sert, çetin ceviz, öfkesi korkutucu ve neredeyse taş kalpli olan arkadaşım.
Ama şu an bambaşka bir Riley görüyordum.
Sahnede gözleri irileşmiş, mikrofonu göğsüne bastırmış, rengi atmış ve titreyen bir Riley.
Gözlerini o masadaki adamlardan ayıramayan Riley.
SON
(Şimdilik)
Evet... Bir sessizlik oldu sanki.
Ben Rebel ve Logan'ın hikayesini geçen sene yazmaya başlamış ama destek göremediğim için bırakmıştım. Sonra onları gerçekten çok özledim ve yeniden yazmaya başladım. Sonra SİZ GELDİNİZ. Nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Bu yolda, bu uzuuuun sürüşte bana destek olan, hikayenin büyümesi için, hikayemizin duyulması için, Logan ve Rebel için çabalayan herkese minnettarım. Biz gerçekten acayip bir ekip olduk. Ve kendimi sizin gibi yol arkadaşlarım olduğu için çok şanslı hissediyorum.
Mutlu sonu hep böyle planlamıştım. Rebel çok fazla kayıp verdi ve Logan'ın telafi edemeyeceği tek şey bir çocuktu. Onlara bunu vermezsem kendimi asla affetmezdim sanırım. Epilog kısmını yazarken hüngür hüngür ağladım. O kadar yaşamışım ki onları parçalandım resmen.
Of hislerimi dökemiyorum. Duygusal olarak da yıpranmışım bir yandan çünkü zor bir hikayeydi onlarınki.
Siz olmasaydınız da buraya kesinlikle gelemezdik. İyi ki tanıştık. İyi ki onların hikayesine dahil oldunuz. Her şey için çok teşekkür ederim. Yer yer bölümleri birlikte toparladık, yer yer onlara epey kızdık ama her şeyiyle çok güzel, çok özel bir yolculuktu.
Elbette, daha bitmedi.
Epilog ikinci kısımdan anlayacağınız üzere Dez ve Riley'nin hikayesi başlıyor. Ay, hem de ne hikaye...
Asla kıyas yapmam ama onların kitabı çok farklı, çooooook manyak olacak.
Biraz daha devam edersem buradan ayrılamayacağım. O yüzden kaçıyorum. ŞİMDİLİK.
Sizi çok fazla seviyorum.
Kendinize bebek gibi bakın.
Dez ve Riley'nin hikayesi için diğer kitaba geçebilirsiniz. (Bu ne resmiyet kız hjejjdjr)
Görsele hazır mısınız bir daha ağlatıcam sizi. (Karakterler tam olmadı hiç olmadı hatta akjsdaksd ama banyodaki o anı yakalayabildiğimizi düşünüyorum ajdhajsd)